Hukuk olmayınca zaten "kimse" olmaz.
Hukuk'un alanı sosyalizasyonun, yani, toplumsallaşmanın alanıdır.
Kişilik, kimlik edinme sürecinin bir adı da "toplumsal dayanışma"dır. Dayanışmanın lağvedildiği, yani artık selamlaşmayan, selamlaşmamasında karar kılınmış bir toplum insan kimse yetiştiremez.
Hukukun silindiği bir toplum haksız ve hakikatsiz bir toplumdur.
Gerçekliğinin hakikatinden bile sürülmüşlük budur.
Sokaklarında artık insan avlanılacaktır!
Zevrâk-ı Derun'umuzdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zevrâk-ı Derun'umuzdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Kasım 2015 Pazar
Kimsenin Bir Gün Hukuka İhtiyacı Olmaz!
Etiketler:
Karar Perdesinden,
Sessiz Kalınmayacak Yerde,
Ustaların Ağzından,
Yetti Artık,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
6 Ağustos 2013 Salı
Söylenen Boş, Arifler Sahtekâr, Meclis Şen Değil!
Başka bir şey mi bekliyordun Ey Sesini Arayan?
İrem Bahçelerine kızdın durdun.
Dünyada cennetini kurma nafile de gelse hoş bir çaba idi.
Bu dünyada cehennemi kurmaya kalkışanları, yakanları, yıkanları, tutuşturanları gördükten sonra anlaşılır oldu ütopya, umut, iyimserlik.
Naif olmayan karamsardır, öyle mi?
Direnişin etiği, estetiği var da neş'esi yok öyle mi?
Kapısını çalıp buyur edilebileceğimiz bir meclis yok belki. Eskiden var mı idi? Yüzümüzü ağartmış faziletli insanlar hiç bir yere buyur edilmezler idi, en iyi günlerimizde de. Meclisini yanında götürüyorsan, içeri alınıp alınmamaları senin ufalanmayı, rendelenmeyi, törpülenmeyi göze alıp almamandan ibaret.
Bayram geldi neşen yok. Sevgili geldi düğün heyecanı yok. Burukluk, ait olmayış bir yokluk ya da eksiklik olarak varolan meclisin keşfediliş heyecanıdır da.
O meclis muhayyelede de olsa hayalî bir kıtada değil. Minderleri, iskemleleri boş kalmış bir meclis o: Herkesin işi var, herkes bir yerlerde.
Aşıklar meclisi boş ancak ıssız değil. Çığlıklar, kahkahalar, göz yaşları titreşiyor gök kubbemizde, rahmet evimizde.
İnsanlığı uyanık tutuyoruz, uyuyanların sırtlarını örtüyoruz. Bin bir uzaklıkta. Gecenin bu saatinde.
İnsan sikkenin, kavuğun, cübbenin, saçın sakalın altında aranmaz. Bir eksiklik olarak, yeri doldurulamaz bir eksiklik olarak mevcuttur özlenen insan.
İrem Bahçelerine kızdın durdun.
Dünyada cennetini kurma nafile de gelse hoş bir çaba idi.
Bu dünyada cehennemi kurmaya kalkışanları, yakanları, yıkanları, tutuşturanları gördükten sonra anlaşılır oldu ütopya, umut, iyimserlik.
Naif olmayan karamsardır, öyle mi?
Direnişin etiği, estetiği var da neş'esi yok öyle mi?
Kapısını çalıp buyur edilebileceğimiz bir meclis yok belki. Eskiden var mı idi? Yüzümüzü ağartmış faziletli insanlar hiç bir yere buyur edilmezler idi, en iyi günlerimizde de. Meclisini yanında götürüyorsan, içeri alınıp alınmamaları senin ufalanmayı, rendelenmeyi, törpülenmeyi göze alıp almamandan ibaret.
Bayram geldi neşen yok. Sevgili geldi düğün heyecanı yok. Burukluk, ait olmayış bir yokluk ya da eksiklik olarak varolan meclisin keşfediliş heyecanıdır da.
O meclis muhayyelede de olsa hayalî bir kıtada değil. Minderleri, iskemleleri boş kalmış bir meclis o: Herkesin işi var, herkes bir yerlerde.
Aşıklar meclisi boş ancak ıssız değil. Çığlıklar, kahkahalar, göz yaşları titreşiyor gök kubbemizde, rahmet evimizde.
İnsanlığı uyanık tutuyoruz, uyuyanların sırtlarını örtüyoruz. Bin bir uzaklıkta. Gecenin bu saatinde.
İnsan sikkenin, kavuğun, cübbenin, saçın sakalın altında aranmaz. Bir eksiklik olarak, yeri doldurulamaz bir eksiklik olarak mevcuttur özlenen insan.
29 Mart 2013 Cuma
"Ne Dediyse Odur!"
"Ne dediyse odur!" imanın değil, (hakikate) sadakatın göstergesidir.
Sadık olmayanda bilgi de olmaz. Söylediğinin arkasında duran, söylediğini kast eden, kast ettiğini söyleyen insan konuşabilirliğin, tartışabilirliğin, söyleşebilirliğin, aktarabilirliğin koşuludur!
"Ne dediyse odur!"da ben bir belâyı paylaşırım, itilip kakılışı.
"Ne dediyse odur!" söylenenin hakikati üzerine bir iddia değildir. Söyleyenin, söyleyişin, söyleyen duruşun hakikatliliği üzerine bir iddiadır, deklarasyondur.
Söylenenin anlaşılması, söylenene hakikat iddialarıyla gitmeyi gerektirir. Söyleneni didiklemek inkâr değil anlama çabasıdır. Opponent ve proponent buluşturulmadan düşünce, fikir, hikmet üzerine konuşulamaz. Muteriz anlama çabasının içinde yerleşiktir.
Söylenenin hakikati ile buluşmak, tekrarda bir hikmet olsa da, söyleneni tekrarla değil, söyleneni kendi ufkuyla karşılamadan geçer.
İtiraza itirazdan onay çıkar. Onaya onaydan ezber dışında hiç bir şey.
Bilim tartışır. İman eden henüz bilmediğinin, bilmeyebileceğinin de olduğuna inanır, bilime pusu kurmaz.
"Ne dediyse odur!" söylenenin ilerisinin de olduğunu farkediştir. Arif sözü kesmez, diskuru açık tutar; söyleyene de siper olur, itiraz edene de.
Sadık olmayanda bilgi de olmaz. Söylediğinin arkasında duran, söylediğini kast eden, kast ettiğini söyleyen insan konuşabilirliğin, tartışabilirliğin, söyleşebilirliğin, aktarabilirliğin koşuludur!
"Ne dediyse odur!"da ben bir belâyı paylaşırım, itilip kakılışı.
"Ne dediyse odur!" söylenenin hakikati üzerine bir iddia değildir. Söyleyenin, söyleyişin, söyleyen duruşun hakikatliliği üzerine bir iddiadır, deklarasyondur.
Söylenenin anlaşılması, söylenene hakikat iddialarıyla gitmeyi gerektirir. Söyleneni didiklemek inkâr değil anlama çabasıdır. Opponent ve proponent buluşturulmadan düşünce, fikir, hikmet üzerine konuşulamaz. Muteriz anlama çabasının içinde yerleşiktir.
Söylenenin hakikati ile buluşmak, tekrarda bir hikmet olsa da, söyleneni tekrarla değil, söyleneni kendi ufkuyla karşılamadan geçer.
İtiraza itirazdan onay çıkar. Onaya onaydan ezber dışında hiç bir şey.
Bilim tartışır. İman eden henüz bilmediğinin, bilmeyebileceğinin de olduğuna inanır, bilime pusu kurmaz.
"Ne dediyse odur!" söylenenin ilerisinin de olduğunu farkediştir. Arif sözü kesmez, diskuru açık tutar; söyleyene de siper olur, itiraz edene de.
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Gelen Sorular,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
Karar Perdesinden,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
14 Kasım 2012 Çarşamba
YER DE GÖK DE YERİDİR İNSANî ANLAYIŞIN
Yerin doğrusu ile göğün doğrusu çelişmez.
Yer ve gök mecazdır, kelimedir o kadar.
Yeri göğü anlayış; gökten yağan ve yerden biten işaretleri, kitabı ve dünyayı, insanı ve hayvanı, maddeyi ve kavramı anlayış kendini hakikate açış işidir.
Hakikate hakikatten itirazla, yani hayatın söylediklerinden itirazla açılırız. Ezberlenmiş tecrübe ya da yorum ile değil.
Yorum yorumlara ışık tutar, yol açar. Hayat itiraz eder: Düzeltirsin. Düzelttiğin yine bir yerde takılır.
Bu iş böyle. Kolayı yok.
Hayatsızlık hiç mi hiç hakikatlilk değil!
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Gelen Sorular,
İtiraz Notu,
Kenardan Geçerken,
Mesneviyi Okumak,
Sessiz Kalınmayacak Yerde,
Sıkça Sorulan Sorular Üzerine Düşünürken,
Yetti Artık,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
6 Mayıs 2012 Pazar
Ezber Hırkasının Dikişini Sök, Terbiye Edilmiş Keçeye Bürün! Karşında Olanın Derdinden Konuş!
"Doğu, kurumuş ırmağına bir dil ararken"
Enis Diker ("Kum Hep Kum")

Doğunun dili de gönlü de kayıp.
"Çağımızın Mevlânâları"na bakıyorum: Ne cihanşümûller, ne de karşılarında olanın dili gönüllerinde.
Kendi ızdıraplarından konuşuyorlar, düşmanlarının ızdıraplarından bile değil.
Doğu dilini bulacak: Olan'ı büyüterek değil, ufkunu büyütüp genişleterek.
Muhafazakârlığımız mazbut değil, kaptığını götürüyor, estetiksiz, başkasız, geçmişi ihalede.
Fütüvvet çekilince yeni solcular bile yetiştiremez oldu memleket.
Aydın yok, insan yok oluyor, dağın taşın, kurdun kuşun hakkı yeraltına veriliyor.
Çölleşen nehir yataklarından, deryalardan, ovalardan savrulan kum soframızda, yüzümüzde. Lokmamızda çıtırdayan kum.
Gün gelmiştir, artık, "yeni şeyler söylemek lâzım!". Eskisiz, geçmişsiz, geleceksiz; kendisi gibi olanlardan ibaret bir dünya kurmuşluklarda dilini yitirmişlikten değil; karşındakinin gönlünde gölgeleneni, yeşeremeyeni de ufkuna alarak, ufkunda açarak!
Etiketler:
Deneme,
Karar Perdesinden,
Kenardan Geçerken,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Sessiz Kalınmayacak Yerde,
Sıkça Sorulan Sorular Üzerine Düşünürken,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
10 Nisan 2012 Salı
Ölüm Kavuşmadır!
Ölüm kavuşmadır.
Ölüm, hayatla sınanmanın sona ermesidir.
Ölümle gelen, sınavları başarmış olmanın sevinci değil, tüm sınanmaların içinden başarıyla çıkışın olmadığını kavramışlığın sınırlarından, sonluluğundan, çaresizliğinden ürkmeyi bırakmışlığın sevincidir.
Ölümü kavuşma gören için vaad edilmiş adalet yanlışının gösterilmesi, hatadan vazgeçebilme, yanlışını gizlememeyi kabulleniş kapısıdır.
Öbür dünya bir ihtiyaçtır da: Hesabını verebilme, kibirini kırabilme hesap sorma talebi değildir.
Hesap sormaktan vazgeçmiş, hesabını kendisine vermiş insanın adâlet duygusunu sınama, keyfi olmama dileğidir öbür dünya. Hesabını kendisine vermişlik hesabını vermişlik, muhasebe defterini kapatmışlık değildir.
İnsan yanlışsız, incitmeden, zarar vermeden yaşamış olunmayacağını bilmenin nemelâzımcılığı ile değil tevâzûsu ile beklentisizdir. Beklenti bir kesinleştirmişlik, güvence almışlık olarak anlaşılacaksa.
Rahmet, şevkât, affediliş tevâzûnun beklentisidir. Hep haklı ve hep doğru oluş iddiasında bulunmamış bir titizliğin, inceliğin, dikkat edişin insanî sınırlarda eylemiş ve yaşamış olarak kabul edilme dileğidir.
İnsanın adâlet duygusunun sınanması kendi talebi de olduğunda; adâlet talebi kendisi ile mutabakatı olmayanın hakkını gözetme ve önerilebilecek duruş olarak duruşunun muhakemesi olduğunda insan yeterince toplumsallaşmıştır. Bir insanın insan olma yolundaki başarısı ve başarısızlığı bir noktadan sonra insanlığın kendisi ile hesaplaşmasıdır da.
Bildiklerini öğretmiş olmak, insan yetiştirmek sadece ve sadece teskin edici, vicdân rahatlatıcıdır. Hakîkat gizlenemez. Aklın yolu birdir. Öğretemediklerimiz bulunacaktır. Öğrettiklerimizin hakîkatini bulmak yorumlayanın işidir. Yorumlayan bizim de sağlamamızı yapar. Bizi de geliştirir, hayatta olsak da olmasak da. Bir hakîkatin parçası olarak bizi. Yanlış yorum, anlaşılamama hakîkatin imtihanı değildir. Doğru yorumun da hakikatin kendisi olmadığı, bir gerçekliğin hakikati olduğundaki gibi.
Öğrenciler teselli eder. İrfan teselli edilmiş, korkuyu neyi kurtarıp neyi kurtaramayacağından çıkarmış bilgidir.
Korku, adil olmama kaygısına yöneldiğinde insanın teskin edilmişliği hayatının sahibi olma vehminden sorumluluğunun sorunlarına yol alır.
Korkusuzluk yoktur, teslim olmuşluk değildir, bir eksikliktir. Korku, kaygı, endişe kazanacağı veya kaybedeceğinden kurtulmuş bir hesaplaşmanın, bırakılacak mirasın kendisini gözden geçirmesindedir.
Ölüm, hayatla sınanmanın sona ermesidir.
Ölümle gelen, sınavları başarmış olmanın sevinci değil, tüm sınanmaların içinden başarıyla çıkışın olmadığını kavramışlığın sınırlarından, sonluluğundan, çaresizliğinden ürkmeyi bırakmışlığın sevincidir.
Ölümü kavuşma gören için vaad edilmiş adalet yanlışının gösterilmesi, hatadan vazgeçebilme, yanlışını gizlememeyi kabulleniş kapısıdır.
Öbür dünya bir ihtiyaçtır da: Hesabını verebilme, kibirini kırabilme hesap sorma talebi değildir.
Hesap sormaktan vazgeçmiş, hesabını kendisine vermiş insanın adâlet duygusunu sınama, keyfi olmama dileğidir öbür dünya. Hesabını kendisine vermişlik hesabını vermişlik, muhasebe defterini kapatmışlık değildir.
İnsan yanlışsız, incitmeden, zarar vermeden yaşamış olunmayacağını bilmenin nemelâzımcılığı ile değil tevâzûsu ile beklentisizdir. Beklenti bir kesinleştirmişlik, güvence almışlık olarak anlaşılacaksa.
Rahmet, şevkât, affediliş tevâzûnun beklentisidir. Hep haklı ve hep doğru oluş iddiasında bulunmamış bir titizliğin, inceliğin, dikkat edişin insanî sınırlarda eylemiş ve yaşamış olarak kabul edilme dileğidir.
İnsanın adâlet duygusunun sınanması kendi talebi de olduğunda; adâlet talebi kendisi ile mutabakatı olmayanın hakkını gözetme ve önerilebilecek duruş olarak duruşunun muhakemesi olduğunda insan yeterince toplumsallaşmıştır. Bir insanın insan olma yolundaki başarısı ve başarısızlığı bir noktadan sonra insanlığın kendisi ile hesaplaşmasıdır da.
Bildiklerini öğretmiş olmak, insan yetiştirmek sadece ve sadece teskin edici, vicdân rahatlatıcıdır. Hakîkat gizlenemez. Aklın yolu birdir. Öğretemediklerimiz bulunacaktır. Öğrettiklerimizin hakîkatini bulmak yorumlayanın işidir. Yorumlayan bizim de sağlamamızı yapar. Bizi de geliştirir, hayatta olsak da olmasak da. Bir hakîkatin parçası olarak bizi. Yanlış yorum, anlaşılamama hakîkatin imtihanı değildir. Doğru yorumun da hakikatin kendisi olmadığı, bir gerçekliğin hakikati olduğundaki gibi.
Öğrenciler teselli eder. İrfan teselli edilmiş, korkuyu neyi kurtarıp neyi kurtaramayacağından çıkarmış bilgidir.
Korku, adil olmama kaygısına yöneldiğinde insanın teskin edilmişliği hayatının sahibi olma vehminden sorumluluğunun sorunlarına yol alır.
Korkusuzluk yoktur, teslim olmuşluk değildir, bir eksikliktir. Korku, kaygı, endişe kazanacağı veya kaybedeceğinden kurtulmuş bir hesaplaşmanın, bırakılacak mirasın kendisini gözden geçirmesindedir.
Etiketler:
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
Kenardan Geçerken,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Sessiz Kalınmayacak Yerde,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
22 Mart 2012 Perşembe
Rüzgârla Gelen Ses
Rüzgâr hep arkandayken gecikmiş bir başarı bile başarısızlıktı.
Kendini hiç bir yere önermek durumunda kalmıyordun.
Zamanlar zorlaştığında elde sen vardın.
Zamanlar geçti. Ve rüzgâr, hep ters esti. Dünyânın en güzel teknelerini inşa etsen de alabora oldun. Deniz çekildi. Toprak çöktü. Yer yerinden oynadı. Ancak uykunda yaprak yerinden kıpırdardı.
Ne yaparsan yap, ne olursan ol yolların kapalı, bahtın kara, yanında kimse yok sanmaktasın. Ne gönlün kalesine eşik olmayı hayâl edebilirsin, ne de kendini dalgaya vermiş gül yaprağında salınmayı.
Sana kendilerini siper eden dostların yok artık. Sırtını verebileceğin halkın, rüyâlarını okuyabileceğin çocuklar. Issız bir adada, tahliye edildiği sanılan bir zindanda, kimselerin bir işe yaradığını düşünmediği bir işte, müşterisi olmayan bir cevherin ocağında, seni içine kimsenin itmediği bir kuyuda, bütün gençlerin göç ettiği bir yerde olgun bir meyvesin dalında. Beklenmeyen bir bulutsun. Kızanın yok, senin için duâya çıkmış bir kimse bile.
Daha fazla bulabileceğin ne var karanlıkta, yolda, sorguda, mezarda, ayak altında?
Artık evine dön. Zamanı geldi daldan düşmenin.
Herşeyi unut, unutmuş gibi yap ve ilk dalgayla, ilk rüzgârla, ilk çırpan kanatla, ilk dönen tekerlekle evine dön. Beklenmediğin yere dön. Seni pazarda sattıkları yere dön. Sana siper oldukları yere dön.
Artık sokaklar evin, yoksulların sofrası sofran, itilmiş kakılmışların hikâyesi senin hikâyen, umutsuzların rüyâsızlığı rüyân, kuşların cıvıltısı cıvıltın, çocukların hayreti hayretin, sessizlerin sesi sesin.
Kimsesiz yattın, seni bekleyenler arasında uyandın. Yanılmayı göze alman cesarettendi. Beklentisizlik topladığına olmalı artık.
Sırtını halkına ver. Kendini kaderine emânet et. Ne gelecek düşün, ne de geçmiş. Sadece ol.
Aç bir köpek bile dolaşmadığına emin olduğunda sokağında, karnını doyur. Ve korkusuzca uyu.
Sen artık ne kimseyi yenersin, ne de yenilirsin!
Kendini hiç bir yere önermek durumunda kalmıyordun.
Zamanlar zorlaştığında elde sen vardın.
Zamanlar geçti. Ve rüzgâr, hep ters esti. Dünyânın en güzel teknelerini inşa etsen de alabora oldun. Deniz çekildi. Toprak çöktü. Yer yerinden oynadı. Ancak uykunda yaprak yerinden kıpırdardı.
Ne yaparsan yap, ne olursan ol yolların kapalı, bahtın kara, yanında kimse yok sanmaktasın. Ne gönlün kalesine eşik olmayı hayâl edebilirsin, ne de kendini dalgaya vermiş gül yaprağında salınmayı.
Sana kendilerini siper eden dostların yok artık. Sırtını verebileceğin halkın, rüyâlarını okuyabileceğin çocuklar. Issız bir adada, tahliye edildiği sanılan bir zindanda, kimselerin bir işe yaradığını düşünmediği bir işte, müşterisi olmayan bir cevherin ocağında, seni içine kimsenin itmediği bir kuyuda, bütün gençlerin göç ettiği bir yerde olgun bir meyvesin dalında. Beklenmeyen bir bulutsun. Kızanın yok, senin için duâya çıkmış bir kimse bile.
Daha fazla bulabileceğin ne var karanlıkta, yolda, sorguda, mezarda, ayak altında?
Artık evine dön. Zamanı geldi daldan düşmenin.
Herşeyi unut, unutmuş gibi yap ve ilk dalgayla, ilk rüzgârla, ilk çırpan kanatla, ilk dönen tekerlekle evine dön. Beklenmediğin yere dön. Seni pazarda sattıkları yere dön. Sana siper oldukları yere dön.
Artık sokaklar evin, yoksulların sofrası sofran, itilmiş kakılmışların hikâyesi senin hikâyen, umutsuzların rüyâsızlığı rüyân, kuşların cıvıltısı cıvıltın, çocukların hayreti hayretin, sessizlerin sesi sesin.
Kimsesiz yattın, seni bekleyenler arasında uyandın. Yanılmayı göze alman cesarettendi. Beklentisizlik topladığına olmalı artık.
Sırtını halkına ver. Kendini kaderine emânet et. Ne gelecek düşün, ne de geçmiş. Sadece ol.
Aç bir köpek bile dolaşmadığına emin olduğunda sokağında, karnını doyur. Ve korkusuzca uyu.
Sen artık ne kimseyi yenersin, ne de yenilirsin!
18 Aralık 2011 Pazar
Deprem Hadisi ve Çocuğu Yanan Ana
Oğlu İbrahim'e gözyaşı döken Peygamber'in kendisine cenazeye ağlamayı men etmişliğini hatırlatan Avfoğlu Abdurrahman'a verdiği cevaptaki hikmete dikkat etmeyenler yıkıntı altında kalanlara, din anlayışları üzerine bin bir yakıştırmada bulunulmuş birilerine yüzlerini dönerek: "Bu depremler muttakiler için bir nasihat, müminler için bir rahmet, kafirler için bir azaptır!" diyebiliyorlar.
Hadisten haberdar olmak her durumda ona başvurmak için yetmez. Bağlamı, kapsamı dışında ve temellendirici bilgilerden habersiz ortamlarda "yorumsuz" olarak alıntılamanın da bir yanlış yorum çeşidi olduğunu yorum geleneğimizin bir kriteri olarak akıldan çıkarmamamız lâzım.
"Yorumda yanlış yok, ben ne söylersem doğrudur, zaten kendim bir katkıda bulunmadım, olanı söyledim!" diyen hakikate zulm ediyor durumuna düşer!
Peygamber torunlarıyla oynarken, birilerini selâmlarken; insan gibi dertlenir, hüzünlenir, sevinirken kendi sözü önüne konulurdu bazan. Bunda bir kasıt da yoktu çoğu kez, çünkü söylenilenin hikmeti yoruma "yorumlananı söyleyen"in itirazında biraz daha açığa çıkar. Anlam konuşma, söyleşme, alışveriş içerisinde kendisini ele verir, sınırları belirir.
Deprem hadisinin kaydı, nakli, bağlamı hakkında uzmanları konuşur. Doğrudan kendisinden yola çıktığımızda tek bir konuya işaret etmediğini, bir yığın düşünce ve ilke yumağına, fikir yürütüm zincirlerine, hayata, kadere, sorumluluğa, hürriyete, sınırlılığa, kırılganlığa, faniliğe ve sonsuzluğa dair bin bir konuya gönderme yaptığını görüyoruz.
Eğer Peygamber yaşasaydı, evlâdı yananları kucaklamayı, evini onlara açmayı tercih ederdi kanısındayım. Söyledikleri acı çeken insana tepeden bakıcı değildir. Kendisi de acı çekmiştir, ve acı çekenlerin yanında yer almıştır.
Acıya takılıp kalmamayı, affetmeyi, ileriye bakmayı, bireysel sorumluluğu ve kaderi unutmadan hayata daha büyük bütünlüklerden de bakmayı işaret eden sözü ile insan incitmek ayıptır!
Düşmanın bile olsa karşındaki, acısı olan insan olarak kardeşin. Kalanda kabahat buluyorsan, ölenin sıfatını sen mi vereceksin? Senin acın varsa böyle konuşmazdın, onun acısı varsa böyle konuşamazsın.
Bu kadar çok alıntı ve gaf yine de birilerine "bu böyle değildir!" deme fırsatı verdiği için hayırlıdır. Hata ise büyüktür, kibir kaldırmaz. İnsan ancak yanlışını düzeltmeyi bilerek, duyarlılığını açık tutarak, tecrübeye açık durarak yorumunda yani sözünde ve alıntısında yerli yerinde davranıyor olabilir.
Uzatmamak için konuyu güncel bir eleştirime bağlayarak anlam alanlarından birisine daha kavuşturayım: Kimse kimseye "iyi ki başına bu felaket geldi, o sayede güzel okullarda okudun!" diyemez dedik, Dersim konusunda. Zulümden veya felaketten hayır çıkacağı üzerine dair gerekçe o felaketten, zulümden, zorluktan, yıkımdan çıkan insanın iç sesi, kainat anlayışı olarak başka; mazlumlara, kurbanlara, kazazedelere, felaketzedelere başlarına geleni bir haketmişlik gibi dayatan zalimin, zulüm avukatının, ihmali olanın, yardımda eksik kalan insanlığın iddiası olarak başkadır.
Rıza lokmasını bilene rıza dersi vermek de ayıptır gerçi. Rıza dersi almak için konuyu açarsın, açacaksan. Başkasının dile getirmek istediğini senin dile getirmen başkadır. Hasta bir arkadaşımın hastalığından kazandıklarını, onun söylemek istediklerini, söyleyebileceklerini dile getirmem farklıdır. Daha da ilerisini paylaşmış, selamlı salâvatlı insanların arasında konuşulması tabii ki başkadır. Bir hasımlıktan formule edilmesi başka.
Uyarılar? Tabii ki olacak. Ama, acı çeken insanın ufkuna bir kabus bulutu gibi çökmeden. Evet, bu dünya soğuyacak, dağılacak. Acısı olan bunu işitmek istemez değil, afra ve tafrayla söylenmesini işitmek istemez. Tepki insanın çiğliğine olduğunda, hakikat iddiasınaymış gibi mesele uzatılmamalıdır.
Sohbet hatip işi değil arif işidir. Hitabetin hakikat ile alaka kurucu yanları vardır, sohbetin ise karşılıklı anlaşma süreci içerisinde insanı değiştirerek, ufkunu genişleterek anlamaya ulaştırması. Hatibin arif olmaması, hitabeti de monoloğa çevirir, bu da başka bir sorun.
"Öldürmeyen güçlendirir!" derken Nietzsche benzer bir şeyden bahsediyor. Bize bir işkenceci bunu dediğinde de gücenmemiştik ama: İnsanî bir tecrübeyi bize açıp, kaybolup gitmişti ufkumuzdan.
Peygamber ise felaketler, belirsizlikler, sarsılan zeminde insan olarak ayakta kalmanın ufkunu konuşturuyor. Buruk, kindar, intikamcı bir ufku değil, herşeye rağmen insanca hayatı, dayanışmayı, iç huzuru ufuk olarak sunuyor. Ve elbette acısız, içi kıpırtısız insanlara değil. Ciğeri dişlenmiş Hamzanın ailesine, çocukları katledilecek kızına, hepimize insani vakarı ve tevazuyu, yarın ölecekmiş gibi ve hiç ölmeyecekmiş gibiliğin emeğini, çırpınmasını öneriyor.
Yerli yersiz alıntılar yerine birbirimizi şeytanlaştırmalarımıza itiraz geleneğin hakikatini daha doğrudan konuşturacaktır. Hayatı olmayan yorum zaten söz konusu bile olamaz!
Gücü olanı kimse eleştirmiyor artık eskisi kadar, biz gelenekten hoşnut olsak bile, gelenek bizden hoşnut mu emin değilim Efendim!
Hikmetin kürsüsüne çıkan konusuna da hakim olsun bir gün: Bu rüya da biz "Kenardan Geçenler"in!
Hadisten haberdar olmak her durumda ona başvurmak için yetmez. Bağlamı, kapsamı dışında ve temellendirici bilgilerden habersiz ortamlarda "yorumsuz" olarak alıntılamanın da bir yanlış yorum çeşidi olduğunu yorum geleneğimizin bir kriteri olarak akıldan çıkarmamamız lâzım.
"Yorumda yanlış yok, ben ne söylersem doğrudur, zaten kendim bir katkıda bulunmadım, olanı söyledim!" diyen hakikate zulm ediyor durumuna düşer!
Peygamber torunlarıyla oynarken, birilerini selâmlarken; insan gibi dertlenir, hüzünlenir, sevinirken kendi sözü önüne konulurdu bazan. Bunda bir kasıt da yoktu çoğu kez, çünkü söylenilenin hikmeti yoruma "yorumlananı söyleyen"in itirazında biraz daha açığa çıkar. Anlam konuşma, söyleşme, alışveriş içerisinde kendisini ele verir, sınırları belirir.
Deprem hadisinin kaydı, nakli, bağlamı hakkında uzmanları konuşur. Doğrudan kendisinden yola çıktığımızda tek bir konuya işaret etmediğini, bir yığın düşünce ve ilke yumağına, fikir yürütüm zincirlerine, hayata, kadere, sorumluluğa, hürriyete, sınırlılığa, kırılganlığa, faniliğe ve sonsuzluğa dair bin bir konuya gönderme yaptığını görüyoruz.
Eğer Peygamber yaşasaydı, evlâdı yananları kucaklamayı, evini onlara açmayı tercih ederdi kanısındayım. Söyledikleri acı çeken insana tepeden bakıcı değildir. Kendisi de acı çekmiştir, ve acı çekenlerin yanında yer almıştır.
Acıya takılıp kalmamayı, affetmeyi, ileriye bakmayı, bireysel sorumluluğu ve kaderi unutmadan hayata daha büyük bütünlüklerden de bakmayı işaret eden sözü ile insan incitmek ayıptır!
Düşmanın bile olsa karşındaki, acısı olan insan olarak kardeşin. Kalanda kabahat buluyorsan, ölenin sıfatını sen mi vereceksin? Senin acın varsa böyle konuşmazdın, onun acısı varsa böyle konuşamazsın.
Bu kadar çok alıntı ve gaf yine de birilerine "bu böyle değildir!" deme fırsatı verdiği için hayırlıdır. Hata ise büyüktür, kibir kaldırmaz. İnsan ancak yanlışını düzeltmeyi bilerek, duyarlılığını açık tutarak, tecrübeye açık durarak yorumunda yani sözünde ve alıntısında yerli yerinde davranıyor olabilir.
Uzatmamak için konuyu güncel bir eleştirime bağlayarak anlam alanlarından birisine daha kavuşturayım: Kimse kimseye "iyi ki başına bu felaket geldi, o sayede güzel okullarda okudun!" diyemez dedik, Dersim konusunda. Zulümden veya felaketten hayır çıkacağı üzerine dair gerekçe o felaketten, zulümden, zorluktan, yıkımdan çıkan insanın iç sesi, kainat anlayışı olarak başka; mazlumlara, kurbanlara, kazazedelere, felaketzedelere başlarına geleni bir haketmişlik gibi dayatan zalimin, zulüm avukatının, ihmali olanın, yardımda eksik kalan insanlığın iddiası olarak başkadır.
Rıza lokmasını bilene rıza dersi vermek de ayıptır gerçi. Rıza dersi almak için konuyu açarsın, açacaksan. Başkasının dile getirmek istediğini senin dile getirmen başkadır. Hasta bir arkadaşımın hastalığından kazandıklarını, onun söylemek istediklerini, söyleyebileceklerini dile getirmem farklıdır. Daha da ilerisini paylaşmış, selamlı salâvatlı insanların arasında konuşulması tabii ki başkadır. Bir hasımlıktan formule edilmesi başka.
Uyarılar? Tabii ki olacak. Ama, acı çeken insanın ufkuna bir kabus bulutu gibi çökmeden. Evet, bu dünya soğuyacak, dağılacak. Acısı olan bunu işitmek istemez değil, afra ve tafrayla söylenmesini işitmek istemez. Tepki insanın çiğliğine olduğunda, hakikat iddiasınaymış gibi mesele uzatılmamalıdır.
Sohbet hatip işi değil arif işidir. Hitabetin hakikat ile alaka kurucu yanları vardır, sohbetin ise karşılıklı anlaşma süreci içerisinde insanı değiştirerek, ufkunu genişleterek anlamaya ulaştırması. Hatibin arif olmaması, hitabeti de monoloğa çevirir, bu da başka bir sorun.
"Öldürmeyen güçlendirir!" derken Nietzsche benzer bir şeyden bahsediyor. Bize bir işkenceci bunu dediğinde de gücenmemiştik ama: İnsanî bir tecrübeyi bize açıp, kaybolup gitmişti ufkumuzdan.
Peygamber ise felaketler, belirsizlikler, sarsılan zeminde insan olarak ayakta kalmanın ufkunu konuşturuyor. Buruk, kindar, intikamcı bir ufku değil, herşeye rağmen insanca hayatı, dayanışmayı, iç huzuru ufuk olarak sunuyor. Ve elbette acısız, içi kıpırtısız insanlara değil. Ciğeri dişlenmiş Hamzanın ailesine, çocukları katledilecek kızına, hepimize insani vakarı ve tevazuyu, yarın ölecekmiş gibi ve hiç ölmeyecekmiş gibiliğin emeğini, çırpınmasını öneriyor.
Yerli yersiz alıntılar yerine birbirimizi şeytanlaştırmalarımıza itiraz geleneğin hakikatini daha doğrudan konuşturacaktır. Hayatı olmayan yorum zaten söz konusu bile olamaz!
Gücü olanı kimse eleştirmiyor artık eskisi kadar, biz gelenekten hoşnut olsak bile, gelenek bizden hoşnut mu emin değilim Efendim!
Hikmetin kürsüsüne çıkan konusuna da hakim olsun bir gün: Bu rüya da biz "Kenardan Geçenler"in!
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Gelen Sorular,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Kenardan Geçerken,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Yetti Artık,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
17 Aralık 2011 Cumartesi
Sıkça Gelen Sorulara Seyyarî Cevaplar
Sınanmak için ne yapabiliriz?
Aman sınanmayın derim. Sınanır da başarıyla çıkarsanız, kayıpsız olmayacak bu. Her sınanmadan başarıyla çıkılmaz. Her sınanmadan kendini toparlayarak çıkmak, kendi parçalarından bir ben kurup kendisine devam edebilmek yeterince başarıdır zaten.
Aşk'ı nasıl sınayabiliriz?
Herşeyi sınayın ama aşkı sınamayın. Bırakın aşk sizi sınasın.
Kamil Mürşit arıyorum, bir adres verir misiniz?
Kendinizi aramıyorsanız zaten mürşite ihtiyacınız yok demektir. Kendinizi arıyorsanız, zaten doğru yoldasınızdır, bize de bildiğinizi öğretirsiniz o halde.
Kamil insan yok mu da link vermiyorsunuz?
Ben tasavvufla ilgilenmiyorum, Mesneviyi okumaya hazırlanıyorum sadece. Yaşayan kamil insan da tanımıyorum sanırım. Ancak saf insanlar, bazan kedi köpek gibi munis mahlukat iyi insanları tanıyor, biliyor, farkediyorlar. Hayatta pişerek hanyayı konyayı anlama sürecinde ise insanı tanımak bilmek ömür ister. Birisine kâmil diyenin kemale erme, erdirme iddası vardır az çok. Bir de kıyasla, ömür boyu tanıdıklarımızı zihin karşılaştırarak bize bir şeyler söylüyor, eskilerde bizi yanına oturtan ve dinleyen yaşlı dosta galiba kamil insan diyorlar şimdilerde gibi kanaatleriniz oluşuyor. Her köşe başında var olduğunu sandığınız bir insan karakteri, aranıp da bulunamayan tecrübe ve irfan kapısı imiş geç anlıyorsunuz. Anlama hep geç anlamadır ama. Bunda sorun yok. Yeter ki anlayacak bir şeylerimiz olsun.
Olgunlaşan insan, olgunlaştırır da. İhtiyaç duymadan ad da konulmaz. Bildiğimiz bu kadar. Ben meselâ Makaalâtı okuyorum, bakıyorum bana hitap ediyor. Mesnevîyi okuyorum o da öyle. İnsan dostsuz kalmıyor. Söylenmemiş bir söz varsa, o da sizde konuşur zaten.
İhtiyacınız olacak ki, göreceksiniz.
Meseneviyi anlamak için ne yapmam lazım?
Anlamak ömür, tecrübe, açıklık, hakkat derdi vesaire ister. Anlamanın okulu yoktur. Yanlışlarından anlamak anlamanın en iyi netice veren kısmıdır. Buradaki anlama ancak, anlama kavramının tüm kapsamını yakalamaz. Tüm zamanlar için, tüm ömür için bir kerede ve bir kereliğine anlama yoktur.
Mesneviyi okumanın sakıncaları nelerdir?
Yorulursunuz, zahmet etmeyin Efendim.
Okumaya ihtiyacınız varsa bunu sormazdınız Efendim.
Mesneviyi okumak şart mı?
Değil. Hakikati olan br şey söylenmişse, bin bir biçimde karşımıza çıkar. Hakikati olan hiç bir şey kaybolmaz, silinmez, unutulmaz, akla gelmemezlik etmez.
Mesnevinin farkı ne?
Hikmetin güzel söz olması, hakikatinin okuyanın hakikatine karışması, Şık sözün ve lâf ebeliğinin hikmet diye önümüze sürülmemesi, bir diyalektiğinin olması. Zamanının öneriler olarak biliminin, bilgisinin, felsefesinin, yorumbilgisinin ve hikmetinin geleceğe açılmasıdır da.
Mesneviyi nasıl okuyacağız?
Atıp tutmayı, ezberi, övgüyü sövgüyü bir kenara bırakıp bir dertle, hakikat derdiyle size bir diyeceği olan metin, size hitap eden bir metin olarak okuyacaksınız mesela. İtiraz ederek, geri dönerek, çerçevesini ve çevresini gitgide dolaşarak. Bütün (büyük) metinler bir ilgiyle, bir dinleyeceği, öğreneceği olmuşlukla okunur. Özet çıkarmak için değil, söyleşe söyleşe okumak gerek, galiba.
Mesnevinin size katkısı?
Bir proje olarak doğu, geçmişimiz kapılarını açıyor size. Dünya hakkında ne kadar çok şey biliyorsanız, o kadar çok şey size konuşuyor. Ben Mesnevideki hakikat kaygısı ve vurgusunun dünya düşüncesi üzerindeki etkisine de hayran kaldım, gündelik anlamıyla okuyucusuyla dertleşen, şakalaşan bir metin olmasıyla da. Dost bir metin, bir sığınak, destek, hakikat için bir çağrı olarak bazan ben onu aramasam da o beni buldu. Altından kalkılmaz ne dertle boğuşsam. Mesnevi benim arkadaşım: Bana her daim bir şey söyleyen, kültürümüzün kapılarını bana açan eserlerden birisi. Yazarken bakıyorum bazan Mesneviyle şakalaşıyorum, söyleşiyorum. Hakikatle ne derece hemhal olursanız olun, söylenene ihtiyacınız bitmiyor. Bazan hikmet olarak. Bazan bir dünyanın bilgisi olarak. bazan daha daha başka biçimlerde.
Aman sınanmayın derim. Sınanır da başarıyla çıkarsanız, kayıpsız olmayacak bu. Her sınanmadan başarıyla çıkılmaz. Her sınanmadan kendini toparlayarak çıkmak, kendi parçalarından bir ben kurup kendisine devam edebilmek yeterince başarıdır zaten.
Aşk'ı nasıl sınayabiliriz?
Herşeyi sınayın ama aşkı sınamayın. Bırakın aşk sizi sınasın.
Kamil Mürşit arıyorum, bir adres verir misiniz?
Kendinizi aramıyorsanız zaten mürşite ihtiyacınız yok demektir. Kendinizi arıyorsanız, zaten doğru yoldasınızdır, bize de bildiğinizi öğretirsiniz o halde.
Kamil insan yok mu da link vermiyorsunuz?
Ben tasavvufla ilgilenmiyorum, Mesneviyi okumaya hazırlanıyorum sadece. Yaşayan kamil insan da tanımıyorum sanırım. Ancak saf insanlar, bazan kedi köpek gibi munis mahlukat iyi insanları tanıyor, biliyor, farkediyorlar. Hayatta pişerek hanyayı konyayı anlama sürecinde ise insanı tanımak bilmek ömür ister. Birisine kâmil diyenin kemale erme, erdirme iddası vardır az çok. Bir de kıyasla, ömür boyu tanıdıklarımızı zihin karşılaştırarak bize bir şeyler söylüyor, eskilerde bizi yanına oturtan ve dinleyen yaşlı dosta galiba kamil insan diyorlar şimdilerde gibi kanaatleriniz oluşuyor. Her köşe başında var olduğunu sandığınız bir insan karakteri, aranıp da bulunamayan tecrübe ve irfan kapısı imiş geç anlıyorsunuz. Anlama hep geç anlamadır ama. Bunda sorun yok. Yeter ki anlayacak bir şeylerimiz olsun.
Olgunlaşan insan, olgunlaştırır da. İhtiyaç duymadan ad da konulmaz. Bildiğimiz bu kadar. Ben meselâ Makaalâtı okuyorum, bakıyorum bana hitap ediyor. Mesnevîyi okuyorum o da öyle. İnsan dostsuz kalmıyor. Söylenmemiş bir söz varsa, o da sizde konuşur zaten.
İhtiyacınız olacak ki, göreceksiniz.
Meseneviyi anlamak için ne yapmam lazım?
Anlamak ömür, tecrübe, açıklık, hakkat derdi vesaire ister. Anlamanın okulu yoktur. Yanlışlarından anlamak anlamanın en iyi netice veren kısmıdır. Buradaki anlama ancak, anlama kavramının tüm kapsamını yakalamaz. Tüm zamanlar için, tüm ömür için bir kerede ve bir kereliğine anlama yoktur.
Mesneviyi okumanın sakıncaları nelerdir?
Yorulursunuz, zahmet etmeyin Efendim.
Okumaya ihtiyacınız varsa bunu sormazdınız Efendim.
Mesneviyi okumak şart mı?
Değil. Hakikati olan br şey söylenmişse, bin bir biçimde karşımıza çıkar. Hakikati olan hiç bir şey kaybolmaz, silinmez, unutulmaz, akla gelmemezlik etmez.
Mesnevinin farkı ne?
Hikmetin güzel söz olması, hakikatinin okuyanın hakikatine karışması, Şık sözün ve lâf ebeliğinin hikmet diye önümüze sürülmemesi, bir diyalektiğinin olması. Zamanının öneriler olarak biliminin, bilgisinin, felsefesinin, yorumbilgisinin ve hikmetinin geleceğe açılmasıdır da.
Mesneviyi nasıl okuyacağız?
Atıp tutmayı, ezberi, övgüyü sövgüyü bir kenara bırakıp bir dertle, hakikat derdiyle size bir diyeceği olan metin, size hitap eden bir metin olarak okuyacaksınız mesela. İtiraz ederek, geri dönerek, çerçevesini ve çevresini gitgide dolaşarak. Bütün (büyük) metinler bir ilgiyle, bir dinleyeceği, öğreneceği olmuşlukla okunur. Özet çıkarmak için değil, söyleşe söyleşe okumak gerek, galiba.
Mesnevinin size katkısı?
Bir proje olarak doğu, geçmişimiz kapılarını açıyor size. Dünya hakkında ne kadar çok şey biliyorsanız, o kadar çok şey size konuşuyor. Ben Mesnevideki hakikat kaygısı ve vurgusunun dünya düşüncesi üzerindeki etkisine de hayran kaldım, gündelik anlamıyla okuyucusuyla dertleşen, şakalaşan bir metin olmasıyla da. Dost bir metin, bir sığınak, destek, hakikat için bir çağrı olarak bazan ben onu aramasam da o beni buldu. Altından kalkılmaz ne dertle boğuşsam. Mesnevi benim arkadaşım: Bana her daim bir şey söyleyen, kültürümüzün kapılarını bana açan eserlerden birisi. Yazarken bakıyorum bazan Mesneviyle şakalaşıyorum, söyleşiyorum. Hakikatle ne derece hemhal olursanız olun, söylenene ihtiyacınız bitmiyor. Bazan hikmet olarak. Bazan bir dünyanın bilgisi olarak. bazan daha daha başka biçimlerde.
Etiketler:
Gelen Sorular,
Mesneviyi Okumak,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
Rindanelikle Neyi Kastediyor Her Kendisini Zahit Sanan?
"Ne gelirse Haktandır, şinanay yavrum şinanay nay" kastediliyor sanırım.
Halk hayatında izdüşümü ve nüktesi olmayan bir duruşun entellektüel hayatta gölgesi dahi okunmaz.
Zahit gölge olduğunu düşünmeyebilse, gölgesiz kalsa bile, rind halk olana gölge olduğunu bilir.
Halksız hakikat olduğunu düşünen insan uçukça uçar, rind halkın hayatta ve hayatla incelttiği üzerinde oynadığında, çalıştığında aklı başında ve kalbi göğüs kafesinde atarak hakikaten kanatlanır.
Kalp kafeste, akıl tastadır. Rind uçmayı sonsuzluk yaşantısı görür, kafesten çıkamadığını bile bile ve inkâr etmeden.
Rindi teneke kafese kapatmışlar, yine: "Evimdeyim!" demiş.
Rind hakikatten vazgeçemeyen uyurgezerdir.
Zahit uyarır ama uyuyamayan kendisine karşı uyanıksa rindin zahididir.
Halk hayatında izdüşümü ve nüktesi olmayan bir duruşun entellektüel hayatta gölgesi dahi okunmaz.
Zahit gölge olduğunu düşünmeyebilse, gölgesiz kalsa bile, rind halk olana gölge olduğunu bilir.
Halksız hakikat olduğunu düşünen insan uçukça uçar, rind halkın hayatta ve hayatla incelttiği üzerinde oynadığında, çalıştığında aklı başında ve kalbi göğüs kafesinde atarak hakikaten kanatlanır.
Kalp kafeste, akıl tastadır. Rind uçmayı sonsuzluk yaşantısı görür, kafesten çıkamadığını bile bile ve inkâr etmeden.
Rindi teneke kafese kapatmışlar, yine: "Evimdeyim!" demiş.
Rind hakikatten vazgeçemeyen uyurgezerdir.
Zahit uyarır ama uyuyamayan kendisine karşı uyanıksa rindin zahididir.
Etiketler:
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
29 Ekim 2011 Cumartesi
İyi Şey Düşünmek, İyi Şey Söylemek
Akıldan geçmeyecek şey yoktur. Yalnız olabileceği değil, olmayabileceği de düşünebiliriz.
Balıkları kavağa çıkartabilir, suaygırlarına gazel söyletebiliriz. Ne kadar çok şey mantıksal olarak mümkün. Mantıksal olarak mümkün olanı da düşünmek mümkün.
İyi şey düşünmek, olanı hayra yormak olabileceği görmemezlikten gelmek değil. İnsanın kendisine yalan söylemesi hiç değil.
Düşünmeyi, düşüncenin içeriğinin oluşumunu belirleyen insanın toplumsallaşması: Kişilik, kimlik, bireysellik edinme süreçleri. Bunun bir kısmı eskiden "terbiye"nin bir anlamını oluşturuyordu.
İnsanın toplumsallaşması oyun oynayarak, taklit süreçlerinden, terbiyeden ve eğitimden geçen karmaşık süreçlerin toplamı. Dil ediniyoruz, dil edimlerini [speech acts] ayrıştırarak kullanmasını öğreniyoruz. Kendi tecrübemizi edinirken insanlığın geçmiş tecrübesini de paylaşıyoruz az çok.
Ne dil bir insan ömründe gelişiyor, ne de dili tarihiyle öğreniyoruz. Dil hem tarihinsel derinliğini, imkânlarını kendi içinde taşıyor, hem de konuştuğumuz dil kendi becerebildiğimiz, edinebildiğimiz, içinde kendimizi ifade ettiğimiz, kendimizde konuşan ve kendimize malettiğimiz geleneğin bizim ile hareket eden zaman ve mekânda yerleşikliğinin dili.
Dünyada dilsiz düşüncenin, anlaşmanın mümkün olduğunu söylemek imkânsız. İnsanın anlaması, anlaşma, konuşma. Yani diskursif, "söylemsel".
"Ne düşündüğünü söyle, kim olduğunu söyleyeyim!" de diyebiliriz insana. Bu, düşüncenin tasavvûrun sansür filtrelerinden geçiyorluğundan değil: Hem işleniyor, eleştirel tepkiden geçiyorluğundan; hem de konunun hakîkatine, meseleye, konusuna gitgide daha yakınlaşıyor olduğundandır.
Hayâlgücü bir kapasitedir, vehim ise (çoğu anlamıyla) hoş değildir. İnsanın aklından geçenlerin meselenin hakikatînin ta kendisi olabildiği nadirdir. İnsanın aklına ne geldiğini işleyebilmesi, yönlendirebilmesi yargı/muhakeme gücünün işidir. İnsanın düşüncesi toplumsallaşmada geliştirilen ustalıkların, gitgide inceleştirilebilen dil hakimiyeti ve kültürel kapasitenin insanın gerçekliğinin hakîkatiyle yüzleşmesinde şekillenmektedir.
"Güzel düşünce", insanların iyiliğini isteyen, toplumsal dayanışmada kendisini bulmuş ve toplumsal dayanışmanın bir ifadesi olarak şekillenmiş, bireyselleşmiş insana yazdığımız düşünce.
İnsanın kendisine, başkalarıne, dostlarına, düşmanlarına yönelik niyet ve tavrı "şekillendirici toplumsal dayanışmanın", yani toplumsallaşmanın da (bir anlamıyla) kendisini ifadesi.
Güzel düşüncenin etrafa umut saçıcılığı farkedilemeyecek bir şey değil. Hakîkati dile getirmenin her daim kaçınılamayacak can acıtıcılığı da. Mesele olanı olmamış, olmayanı olmuş yapıp yapmamak değil. Mesele şerden hayır çıkarabilen, zûlme direnmeyi tavır edinmiş, kapıların kapılara açıldığını kavrayabilmiş; tarihin ve ömürlerin başını sonunu, nihaî anlamını bilir geçinmeyen bir hakîkatlilikten bakışı edinmeyi bilmek.
Umut şen şakrak duruştan gelmiyor. Umut ileriye bakabilirlikten, sorumluluğunu bilişten, çare arayıştan, hakîkî çaresizlikten, direniş geleneğinden geliyor.
İyimserliğin hâli inkâr olarak itici gelebildiği, geleni farketmenin ise karamsarlık olarak damgalandığı yılları dünya az yaşamadı.
İnsanı bugün gülümseten yarın insanların kanını dondurabilir; insanı bugün ürküten, yoran hakîkat iddiası yarın bir çıkış yoluna yönelmemizi sağlayabilir.
İyimserlik daha hoş gelse de, karamsarlığın da bazan lâtif, ince ve umut verici olabildiğini görebiliyoruz.
İnsana baktığımızda ne olabileceğini, kapasitesini görmemiz gerekiyor, insanın bugünü sorunluysa. Herkese böyle bakmak da yetmiyor. Kendisi açısından dahi geleceği karanlık bir insanın bugününde ve bir geçmiş olarak edindiklerindeki güzelliği de görmemiz, gösterebilmemiz gerekebiliyor. Bazan görmeden geçmemiz de.
"İyi, has, halis, munis" düşünce gerçeği eğip bükmekten değil, insanın iyiliğini, dünyanın esenliğini istemekten, her insana, ülkeye, millete, halka aynı insanî kapasite ve imkânları yazabiliyor olabilmekten geçiyor.
Bir kısmı öğrenilebilir olsa da, arkasında durabiliyor olmadıkça, temellendirebiliyor olmadıkça ilk sınanmada buharlaşıp gidebilecek öğrenmişlikler bunlar.
Toplumsallaşmanın doruk noktası da buralarda zaten: Geneli temsil ediyor olabilmemizi, geneli eleştirebiliyor olma kapasitesiyle aşmakta!
Balıkları kavağa çıkartabilir, suaygırlarına gazel söyletebiliriz. Ne kadar çok şey mantıksal olarak mümkün. Mantıksal olarak mümkün olanı da düşünmek mümkün.
İyi şey düşünmek, olanı hayra yormak olabileceği görmemezlikten gelmek değil. İnsanın kendisine yalan söylemesi hiç değil.
Düşünmeyi, düşüncenin içeriğinin oluşumunu belirleyen insanın toplumsallaşması: Kişilik, kimlik, bireysellik edinme süreçleri. Bunun bir kısmı eskiden "terbiye"nin bir anlamını oluşturuyordu.
İnsanın toplumsallaşması oyun oynayarak, taklit süreçlerinden, terbiyeden ve eğitimden geçen karmaşık süreçlerin toplamı. Dil ediniyoruz, dil edimlerini [speech acts] ayrıştırarak kullanmasını öğreniyoruz. Kendi tecrübemizi edinirken insanlığın geçmiş tecrübesini de paylaşıyoruz az çok.
Ne dil bir insan ömründe gelişiyor, ne de dili tarihiyle öğreniyoruz. Dil hem tarihinsel derinliğini, imkânlarını kendi içinde taşıyor, hem de konuştuğumuz dil kendi becerebildiğimiz, edinebildiğimiz, içinde kendimizi ifade ettiğimiz, kendimizde konuşan ve kendimize malettiğimiz geleneğin bizim ile hareket eden zaman ve mekânda yerleşikliğinin dili.
Dünyada dilsiz düşüncenin, anlaşmanın mümkün olduğunu söylemek imkânsız. İnsanın anlaması, anlaşma, konuşma. Yani diskursif, "söylemsel".
"Ne düşündüğünü söyle, kim olduğunu söyleyeyim!" de diyebiliriz insana. Bu, düşüncenin tasavvûrun sansür filtrelerinden geçiyorluğundan değil: Hem işleniyor, eleştirel tepkiden geçiyorluğundan; hem de konunun hakîkatine, meseleye, konusuna gitgide daha yakınlaşıyor olduğundandır.
Hayâlgücü bir kapasitedir, vehim ise (çoğu anlamıyla) hoş değildir. İnsanın aklından geçenlerin meselenin hakikatînin ta kendisi olabildiği nadirdir. İnsanın aklına ne geldiğini işleyebilmesi, yönlendirebilmesi yargı/muhakeme gücünün işidir. İnsanın düşüncesi toplumsallaşmada geliştirilen ustalıkların, gitgide inceleştirilebilen dil hakimiyeti ve kültürel kapasitenin insanın gerçekliğinin hakîkatiyle yüzleşmesinde şekillenmektedir.
"Güzel düşünce", insanların iyiliğini isteyen, toplumsal dayanışmada kendisini bulmuş ve toplumsal dayanışmanın bir ifadesi olarak şekillenmiş, bireyselleşmiş insana yazdığımız düşünce.
İnsanın kendisine, başkalarıne, dostlarına, düşmanlarına yönelik niyet ve tavrı "şekillendirici toplumsal dayanışmanın", yani toplumsallaşmanın da (bir anlamıyla) kendisini ifadesi.
Güzel düşüncenin etrafa umut saçıcılığı farkedilemeyecek bir şey değil. Hakîkati dile getirmenin her daim kaçınılamayacak can acıtıcılığı da. Mesele olanı olmamış, olmayanı olmuş yapıp yapmamak değil. Mesele şerden hayır çıkarabilen, zûlme direnmeyi tavır edinmiş, kapıların kapılara açıldığını kavrayabilmiş; tarihin ve ömürlerin başını sonunu, nihaî anlamını bilir geçinmeyen bir hakîkatlilikten bakışı edinmeyi bilmek.
Umut şen şakrak duruştan gelmiyor. Umut ileriye bakabilirlikten, sorumluluğunu bilişten, çare arayıştan, hakîkî çaresizlikten, direniş geleneğinden geliyor.
İyimserliğin hâli inkâr olarak itici gelebildiği, geleni farketmenin ise karamsarlık olarak damgalandığı yılları dünya az yaşamadı.
İnsanı bugün gülümseten yarın insanların kanını dondurabilir; insanı bugün ürküten, yoran hakîkat iddiası yarın bir çıkış yoluna yönelmemizi sağlayabilir.
İyimserlik daha hoş gelse de, karamsarlığın da bazan lâtif, ince ve umut verici olabildiğini görebiliyoruz.
İnsana baktığımızda ne olabileceğini, kapasitesini görmemiz gerekiyor, insanın bugünü sorunluysa. Herkese böyle bakmak da yetmiyor. Kendisi açısından dahi geleceği karanlık bir insanın bugününde ve bir geçmiş olarak edindiklerindeki güzelliği de görmemiz, gösterebilmemiz gerekebiliyor. Bazan görmeden geçmemiz de.
"İyi, has, halis, munis" düşünce gerçeği eğip bükmekten değil, insanın iyiliğini, dünyanın esenliğini istemekten, her insana, ülkeye, millete, halka aynı insanî kapasite ve imkânları yazabiliyor olabilmekten geçiyor.
Bir kısmı öğrenilebilir olsa da, arkasında durabiliyor olmadıkça, temellendirebiliyor olmadıkça ilk sınanmada buharlaşıp gidebilecek öğrenmişlikler bunlar.
Toplumsallaşmanın doruk noktası da buralarda zaten: Geneli temsil ediyor olabilmemizi, geneli eleştirebiliyor olma kapasitesiyle aşmakta!
24 Ekim 2011 Pazartesi
13 Yaşındaki Çocuk İçin "Keşke Kurtarmasaydınız!" Demek
Yıkıntı altında bekleyen 13 yaşındaki çocuk için "büyüyünce devlete kurşun sıkar, orada kalsın!" diyebilenler var.
Bunu içimizden bir kişi bile söyleyebiliyorsa ne bu dünyada, ne de öbür dünyada yerimiz vardır.
Enkaz altında kalanlarda devlet memuru, öğretmen ve öğrenci oranı nüfusa oranlarından daha yüksek. Bunun kamu kuruluşlarının ruhsatsız bina yaptırabilme imkânları ve hukuksuzluğu işbitiricilik görme eğilimi yüzünden olup olmadığını zamanla göreceğiz. Kurtarılacakların kimler olduklarını, nerede doğup büyüdüklerini bilebilmemiz ne mümkün, ne de gerekli.
Kerbelâda, Çanakkalede, Medine Müdafaasında, Kuttül Ammarede, İstiklâl Harbinde en büyük kayıpları vermiş ailelerin evlâtları vatandaşlarımızı insafa ve insanlığa çağırıyorlarken, Vatan için hiç bir fedakârlıkta bulunmamış magazinciler, tatlısu vatanperverleri, sosyalmedya şımarıkları ahkâm ve kin kusup duruyorlar.
Ahlâksızlık ve insafsızlık bu kadar pervasız olabiliyorsa, toplum olarak geleceğimiz karanlıktır.
Hapishaneye itfaiyeci, acil servise hekim olarak gidiyorsan, dostun da düşmanın da bir: Yangın, kanayan yara yüz göz olacağın şey.
Esirine yediğinden yedirmeyen, aç ve açık bırakan dahi bizden değilken, kim hangi cüretle bizim adımıza konuşabiliyor ve insanların geleceklerini düşmanlıkla itham ediyor?
Dostluk da düşmanlık da geçer. Kardeşin kardeşe karşı olduğu olur. İnsaf, ahlak ve hukuk ise her daim bayrağımız olmalıdır! Dostsuz olur, adaletsiz olmaz. Kardeşsiz olır, insafsız olmaz.
Yusufu kuyuya atan kardeşleriydi. Kurtaranlarsa belki bir zamanki düşmanları.
"Bırak çıkarma!" diyen o zaman da olmuştur. Çıkarsa da çıkarmasa da, kalan ve gidenin hesabı kalmadı bitti.
Kuyudan canavarları bırakmaya kalkarsın, adına da hukuk dersin, ama, komşunun kuzusunu da yangından kurtarmazsın. Komşu düşman diyelim, kuzu da mı düşman?
Bataklıktaki kanlına el uzattığında dahi, sana yaranmasını beklemediğinde dost bulursun kendine.
Yani yaptığını yapman gerektiği için yaptıkça, insanlar da kendi yapmaları gerekenleri yaptıkça dünya dünyalığını bulur.
Sırta inen hançer de, sırtına siper oluşlar da sırtını güvenle insana dönebilenin yaşayabileceği bir şey.
Bir kazada "neredensin hemşerim, sabıka kaydın var mı?" diye soracaksak, kazanın ta kendisi oluruz.
Suçsuza zulüm önereceğine, onun masum ya da masum olmamaya gidebilecek hayatına, bir özgürlük olarak insanlığına izin ver, bu iznin senden geldiğine inanıyorsan, bu kadar kadirsen, çok bilmişsen, güçlüysen.
Bu kadar güçlüysen, kararlıysan kendini insan et, sana bakan gözle bak kendine!
.....
(İnna lillah ve inna ileyhi raciun. Yakınlarına ve canı yanacak insanlara sabır kendisine rahmet diliyorum. Sabah ölüm haberini aldım. Yazık! Onun kurtarılmamasını savunan gaddar alçaklara karşı fazlasıyla yumuşak davrandığımız kanaatindeyim! Daha kararlı olmak, daha tavizsiz olmak durumundayız, bir insanlık ülkesini ayakta tutacaksak!)
Bunu içimizden bir kişi bile söyleyebiliyorsa ne bu dünyada, ne de öbür dünyada yerimiz vardır.
Enkaz altında kalanlarda devlet memuru, öğretmen ve öğrenci oranı nüfusa oranlarından daha yüksek. Bunun kamu kuruluşlarının ruhsatsız bina yaptırabilme imkânları ve hukuksuzluğu işbitiricilik görme eğilimi yüzünden olup olmadığını zamanla göreceğiz. Kurtarılacakların kimler olduklarını, nerede doğup büyüdüklerini bilebilmemiz ne mümkün, ne de gerekli.
Kerbelâda, Çanakkalede, Medine Müdafaasında, Kuttül Ammarede, İstiklâl Harbinde en büyük kayıpları vermiş ailelerin evlâtları vatandaşlarımızı insafa ve insanlığa çağırıyorlarken, Vatan için hiç bir fedakârlıkta bulunmamış magazinciler, tatlısu vatanperverleri, sosyalmedya şımarıkları ahkâm ve kin kusup duruyorlar.
Ahlâksızlık ve insafsızlık bu kadar pervasız olabiliyorsa, toplum olarak geleceğimiz karanlıktır.
Hapishaneye itfaiyeci, acil servise hekim olarak gidiyorsan, dostun da düşmanın da bir: Yangın, kanayan yara yüz göz olacağın şey.
Esirine yediğinden yedirmeyen, aç ve açık bırakan dahi bizden değilken, kim hangi cüretle bizim adımıza konuşabiliyor ve insanların geleceklerini düşmanlıkla itham ediyor?
Dostluk da düşmanlık da geçer. Kardeşin kardeşe karşı olduğu olur. İnsaf, ahlak ve hukuk ise her daim bayrağımız olmalıdır! Dostsuz olur, adaletsiz olmaz. Kardeşsiz olır, insafsız olmaz.
Yusufu kuyuya atan kardeşleriydi. Kurtaranlarsa belki bir zamanki düşmanları.
"Bırak çıkarma!" diyen o zaman da olmuştur. Çıkarsa da çıkarmasa da, kalan ve gidenin hesabı kalmadı bitti.
Kuyudan canavarları bırakmaya kalkarsın, adına da hukuk dersin, ama, komşunun kuzusunu da yangından kurtarmazsın. Komşu düşman diyelim, kuzu da mı düşman?
Bataklıktaki kanlına el uzattığında dahi, sana yaranmasını beklemediğinde dost bulursun kendine.
Yani yaptığını yapman gerektiği için yaptıkça, insanlar da kendi yapmaları gerekenleri yaptıkça dünya dünyalığını bulur.
Sırta inen hançer de, sırtına siper oluşlar da sırtını güvenle insana dönebilenin yaşayabileceği bir şey.
Bir kazada "neredensin hemşerim, sabıka kaydın var mı?" diye soracaksak, kazanın ta kendisi oluruz.
Suçsuza zulüm önereceğine, onun masum ya da masum olmamaya gidebilecek hayatına, bir özgürlük olarak insanlığına izin ver, bu iznin senden geldiğine inanıyorsan, bu kadar kadirsen, çok bilmişsen, güçlüysen.
Bu kadar güçlüysen, kararlıysan kendini insan et, sana bakan gözle bak kendine!
.....
(İnna lillah ve inna ileyhi raciun. Yakınlarına ve canı yanacak insanlara sabır kendisine rahmet diliyorum. Sabah ölüm haberini aldım. Yazık! Onun kurtarılmamasını savunan gaddar alçaklara karşı fazlasıyla yumuşak davrandığımız kanaatindeyim! Daha kararlı olmak, daha tavizsiz olmak durumundayız, bir insanlık ülkesini ayakta tutacaksak!)
Etiketler:
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Yetti Artık,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
22 Ekim 2011 Cumartesi
Mekânsızlıktan Bakmak
Mekânsızlık, mesnevînin diyalektiğinde mekânlılığımıza da işaret ediyor.
Gerçekliğimizin hakikatinden hakikate yönelme bilip bilmeyeceği üzerine bilinciyle el ele hakikate yüzünü çevirmeye giden bir olgunlaşma talebi. Faniliğimizin ilerleyen hayat içinde anlamayı hep geride/geçmişte kalmış bir şey olarak bırakışını kavrayış. Halinden anlamayı bir elde tutmuşluk yapmayacak halini bilmeye varış.
Ölmeden ölme kavramı burada yeniden devreye giriyor. Anlama dilsiz, zamansız, mekânsız bir alana yönlendirildiğine göre, diskursif de değil, bir hakikatte erime, hakikatle erime gibi birşey.
Makaalattaki (ciddi bir tefsir çalışmasının, hakikat ve insan üzerine düşünmenin sonucu olan) öbür dünyanın zamansız, mekânsız ve dilsiz olması sorununu dünyanın, zamanlılığı, dilliliği ve mekanlılığı ile bir arada ele alırsak, dilde sabitleştirilmiş, tüm zamanlar için dogmatize edilmiş bir anlama veya yorumun önerilmediğini de kavrarız.
Her anlama geç anlamadır ve geride kalmıştır. İlerideki her hale, duruma cevap verecek, insanî çabayı, emeği, gayreti boşa çıkaracak bir kavrama, yakalama yoktur. Bu ileriye dönük bir şey söylenmeyeceği, gelecek nesillere hitap edilmeyeceği anlamını da taşımaz. Ancak, söylenen, yorumlanan sadece ışık tutar. Değişmez bir hakikat sunulmuşsa yorumda, bu sunuşun değil hakikatin değişmezliğindendir, yeniden anlaşılmadıkça anlaşılmaz. Yani, ben anlamışsam ve anlatmışsam, dediğimin içindeki hakikatin var olmak için benim anlatmama ihtiyacı yoktur. Söylediğim yeniden anlaşıldığında anlatmış olabilirim. Emeğim değersiz de değildir. Söylediğim için işitilmiştir ama, söylemesem de hakikatinden okunabilirdi, bazan daha büyük bir gayret ile, bazan hakikatin kapıya dayanmasıyla.
Mekânsızlık derdi, sınırsız sonsuzun sahibi oluş değildir. Tersine, sınırlı sonluluğunu kabul edişten geçer. Mekânsızlık, ufuk kaynaştıra kaynaştıra yola devam edişin eseridir. Kendisi oluşu kendisinde bırakmayıştır. Bir yanıyla da kendisinde kalıştır: Kendi sorumluluğunda.
Mekânsızlık tepeden bakış değildir. Kendisinde hapsolmayış, tevazuyu bilgi edinme eyleminde yoldaş edinmektendir. Tevazu, biliniz (şüphe etmeyiniz) ile bir kereliğine ve bir kerede her şeyi anlamışlıktan konuşmamanın kardeşliğindedir. Hem bildiğinin sorumluluğunu taşır insan, hem de bilinebileceği kadarı bilmenin bir süreç olduğunun sorumluluğunu.
Bilmek bildiğine esir olmak, bildiğini esir etmek değildir. Bilmek yolda olmaktır. Yolda kalmadan, yolu kesilmeden yolculuk ummamaktır. Bilebildiğini, kavradığını sandığını kavranılan ve bilinecek olan ile eş görmemektir. Söylediğinin içeriğini kendi esiri sanmamaktır.
Mekânsızlık gerçekliğinin hakikatinden hakikatinin hakikatine yönelmişliktedir ama, hakikati dünyası yapabilmişlik de değildir. İnsan en fazla hakikatli olur, hakikatine teslim olur. Hakikatle düzelmeye açık olur. Elindeki hakikat gerçekliğinin hakikati ise de, gönlündeki hakikat, hakikatin kendisidir. Gerçekliğinin hakikati indirgenmiş, küçümsecek bir hakikat değildir. Kendisine açık olan budur. Kendisine açık olmayanı ise açılmayacak kapılardan zorlamaz hikmete açık duran, biroluşun kapısını arar.
Biroluşun kapısında bekleyiş ise tanrısallık iddiası değildir, öncesini ve sonrasını kabulleniştir, teslim oluştur, rızadır, ihtimamdır, emek vermeyi ve çabalamayı ömür boyu bırakmamaktır. Hırssızlıktır hakikat hırsızlığı ve çokbilmişlik değil.
Zamanımız bu kadardı. Arzeyleriz, gece hayalimizden, gündüz düşümüzden.
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
Mevlânâya Yönelik Eleştirilere Dair,
Şems-i Tebrizî,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
11 Ekim 2011 Salı
Melâmet Babadan Oğula, Ustadan Çırağa Geçmez!!
Melâmet hırkasını kendin giyersin!
Kültürümüzde melâmî bir yan vardır, kalender(î] bir yan vardır; fütüvvet vardır. Bunları sevmemek, biz olmayı da sevmemektir.
Melâmet kendi eleştirisini önceler. Eleştiri ve yergi düşmanlık olarak algılanmaz. Hüsn-ü niyeti varsa önyargılı veya ukalâ da utandırılmaz.
Melâmilerin tasavvuf düşmanı olduklarını kim iddia ediyor bilemiyorum. Bu dayanaksız ve dayanıksız bir iddia. Tekke zâviye hayatına düşman oldukları iddia ediliyorsa, Şeyh Gâlib'i hatırlatırım. Mevlânâ'yı ve Şems'i de. Eleştiri başkadır, kurumları yüceltmemek, öncelememek başka. Şemsde hür, dik duruşlu, bağımsız bir insandır derviş. Bireyciliğin değil, bireyselliğin önemsenmesidir söz konusu olan. Dervişin toplumsallaşması, insanın toplumsallaşması asla küçümsenmez. Mesafelilik düşmanlık; yüceltmeme yerin gibine geçirme değildir.
Mevlânâ kendisini abdal olarak görür, arka saflarda yer tutardı. Arkadaşları çalışan, düşünen, üreten insanlar; eski mahkûmlar; işlerinin ustası esnaflardandı. Bir yere gittiğinde, yanlarında durmazsa arkadaşlarının içeri alınmayabileceklerini bilirdi.
Eski melâmet bugün olmasa da, onu reddettiğini düşünenlerin terbiyesinde bile yaşıyor. Gelenek "attım kurtuldum; kendimi öyle tanımladım; böyle tanımladım"larla kenara itilemez. Çattığına esir düşersin. Kendisinden kaçtığın ayağına pranga olur.
Melâmeti bir kaç yüz yıldır isteyenin istediği gibi tanımlamasının meseleye yönelik hakîkat ihtiyacını canlandırdığı kanaatindeyim. Hakîkat boşluğu da hakîkati çağırır.
Akşemseddin'in köpeklerin çanağındakini üleşmeden, dahi onların rızasını görmeden mecliste yerini alamaması kâinatın, kurdun, kuşun, dağın, taşın hakkından konuşur olacaklığından.
Aç komşuya yal sunulmaz. Ulu kişi yalı yüzünü ekşitmeden, fedakârlık gösterisine düşmeden tattığında ihvândan olur, tevâzuda ululaşır, kendini aşağılamada değil.
Aşağılanacak hâl, aşağı çekilecek hâldir de.
Melâmet kardeşliğin, gelip geçiciliğin, fanîliğin, insanlığa yatkınlığımızın dillerindendir. İster anlayanı, ister eleştireni olalım: Eleştirdiklerimiz yüklerini bizim için taşımış insanlardır. Dedelerimiz, ninelerimiz olduklarını unutsak bile, iddiada ve iddiayla uçarken.
Kültürümüzde melâmî bir yan vardır, kalender(î] bir yan vardır; fütüvvet vardır. Bunları sevmemek, biz olmayı da sevmemektir.
Melâmet kendi eleştirisini önceler. Eleştiri ve yergi düşmanlık olarak algılanmaz. Hüsn-ü niyeti varsa önyargılı veya ukalâ da utandırılmaz.
Melâmilerin tasavvuf düşmanı olduklarını kim iddia ediyor bilemiyorum. Bu dayanaksız ve dayanıksız bir iddia. Tekke zâviye hayatına düşman oldukları iddia ediliyorsa, Şeyh Gâlib'i hatırlatırım. Mevlânâ'yı ve Şems'i de. Eleştiri başkadır, kurumları yüceltmemek, öncelememek başka. Şemsde hür, dik duruşlu, bağımsız bir insandır derviş. Bireyciliğin değil, bireyselliğin önemsenmesidir söz konusu olan. Dervişin toplumsallaşması, insanın toplumsallaşması asla küçümsenmez. Mesafelilik düşmanlık; yüceltmeme yerin gibine geçirme değildir.
Mevlânâ kendisini abdal olarak görür, arka saflarda yer tutardı. Arkadaşları çalışan, düşünen, üreten insanlar; eski mahkûmlar; işlerinin ustası esnaflardandı. Bir yere gittiğinde, yanlarında durmazsa arkadaşlarının içeri alınmayabileceklerini bilirdi.
Eski melâmet bugün olmasa da, onu reddettiğini düşünenlerin terbiyesinde bile yaşıyor. Gelenek "attım kurtuldum; kendimi öyle tanımladım; böyle tanımladım"larla kenara itilemez. Çattığına esir düşersin. Kendisinden kaçtığın ayağına pranga olur.
Melâmeti bir kaç yüz yıldır isteyenin istediği gibi tanımlamasının meseleye yönelik hakîkat ihtiyacını canlandırdığı kanaatindeyim. Hakîkat boşluğu da hakîkati çağırır.
Akşemseddin'in köpeklerin çanağındakini üleşmeden, dahi onların rızasını görmeden mecliste yerini alamaması kâinatın, kurdun, kuşun, dağın, taşın hakkından konuşur olacaklığından.
Aç komşuya yal sunulmaz. Ulu kişi yalı yüzünü ekşitmeden, fedakârlık gösterisine düşmeden tattığında ihvândan olur, tevâzuda ululaşır, kendini aşağılamada değil.
Aşağılanacak hâl, aşağı çekilecek hâldir de.
Melâmet kardeşliğin, gelip geçiciliğin, fanîliğin, insanlığa yatkınlığımızın dillerindendir. İster anlayanı, ister eleştireni olalım: Eleştirdiklerimiz yüklerini bizim için taşımış insanlardır. Dedelerimiz, ninelerimiz olduklarını unutsak bile, iddiada ve iddiayla uçarken.
04.10.2011, 17:53
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Yakarış
Bizi insanların zulmünden, zanlarından, çok bilmişliklerinden; insanları bizim zulmümüzden, iyi niyetimizden, zamanlı zamansız ayarlarımızdan, nasihat ve çıkışlarımızdan koru.
Bizlere özenenleri haksız hukuksuz bırakma. Bizlere inanıyor gibi yapanları utandırma, bilmediklerini ve kendilerini bulmalarını nasip eyle.
Hakikatsizliğimizi övdürme, bir doğrumuzun ilelebet doğru görülmesini nasip eyleme. İnsanlığın çaba ve gayret olduğunu ifade edebilenlerden kıl bizleri.
Hatalarımızdan öğrenmemizi, aynı hataları tekrarlamamamızı, yanlışı olanları küçümsemememizi nasip eyle.
Başkalarının acı ve felâketlerinden faydalanmamayı, bir yanlışa yardım için kapımızı çalanları avutup hatalarından çevirmeyi, kendimizi başkalarının sıkıntılarından arınmış ve ayrıcalıklı görmemeyi nasip eyle.
Dostlarımızı dostluklarında, insanları insanlıklarında, aşıkları yollarında sınayıp duranlardan eyleme bizleri. Yolda kalmayacak hiç bir insan yok, "bana olmaz, başıma gelmez!" diyebileceğimiz hiç bir şey yok, itilip kakılmamanın, yalnız bırakılmamanın hiç bir güvencesi yok.
Yaptıklarımızın yanlış anlaşılmasına, kötülüklerimizin iyilik bilinmesine, iyiliklerimizin kötülük kapısını açmasına dayanma, karşı durma gücü ver. Hatalarımızdan dönebilmeyi, zarar verdiklerimizi tazmin edebilmeyi, bizim yüzümüzden bir kedinin dahi insanlıktan umudunu kesmesine yol açmamayı nasip eyle.
Yaptıklarımızın yanlış anlaşılmasına, kötülüklerimizin iyilik bilinmesine, iyiliklerimizin kötülük kapısını açmasına dayanma, karşı durma gücü ver. Hatalarımızdan dönebilmeyi, zarar verdiklerimizi tazmin edebilmeyi, bizim yüzümüzden bir kedinin dahi insanlıktan umudunu kesmesine yol açmamayı nasip eyle.
Beni, arkadaşlarımı, yakınlarımı, tüm insanlığı intikam, kin ve nefretten arındır. Kaza, belâ ve acıya düşmanlık, haset ve kinden bakmamayı nasip eyle.
Yanlışsızlık için sorumluluk almayanlardan; hep doğru tarafta , hep kazananların yanında yer alanlardan bizi uzak tut. Haklıya haklı, haksıza haksız diyebilenlerden, sözünün arkasında durabilenlerden, düşmanlarının saygısını kazanabilenlerden eyle bizleri.
Güce, hükümrana değil hakka, hakkaniyete, anlayışa, tevazuya meyillendir bizleri. Şüphesiz ki senin gücün herşeye yeter.
Başkalarının kusurlarını tamir edebildiğimiz ölçüde bizim de kusurlarımızı ört, tecessüsten, meraktan, gevezelikten uzak tut. Bizi kusurlarına yapışan, hatalarının estetiğini kuran, insanlığı kendi faydası etrafında şekillendirenlerden kılma.
Başkalarının çocuklarını kendi çocuğu, başkalarının mutluluğunu kendi mutluluğu, başkalarının huzurunu kendi huzuru olarak bilenler arasına al bizleri.
Bizi bizden zayıf, güçsüz ve daha kısıtlı imkânlara sahip olanlar karşısında eşit ve kardeşçe durabilenlerden eyle.
Başkasını evinden yurdundan edeceksem evsiz barksızlardan; başkalarının lokmalarını kapacaksam lokmasızlardan; başkalarının sözünü kapacaksam suskunlardan; başkalarının mutluluğunu çalacak, emeğini, gayretini boşa çıkaracaksam beni kimsesiz ve yalnızlardan eyle.
Yanında durulabilir insanlardan olmamızı nasip eyle. Kinsizlerin yoluna layık olanlardan eyle bizi.
Dosta ve düşmana aynı insanî duruşla bakabilecek gücü ver bize, bir güç nasip olacaksa.
Sözünü söyleyemeyenlerin emanetini ver bize. Hayrını dağıtamayan, varlığı talan edilenlerin emanetini ver bize. Yeni bir şey söylemenin sorumluluğunu ihsan eyle.
Bizi komşusunda, eşine dostuna, ailesine, halkına, insanlığa kuşkuyla bakacak insanlardan eyleme. İnsana tereddüte saplananlardan eyleme.
Bizi temenni ve dualarının karşılığını bekleyenlerden eyleme. Ne gelirse haktandır. Hayra ve şerre insanca duranlardan eyle. İnsan kadar dayanıksız, insan kadar dayanıklı kıl bizi.
Öfke ve incinmişliğin körlüğünü bizden esirge. Anlayış ve direniş gücü nasip eyle. Malda, fikirde, yargıda, iddiada cömert ve sadık eyle bizi.
Bizi sadakatle, insaf ile, yoksunluğun en zor halleri ile sınama, düştüğümüz kuyuları aydınlık eyle.
Bizleri sadakatin, insanlığın, hakkaniyetin, aşkın yolundan ayırma. Bizi emin, gözütok insanlardan eyle.
Arkamızda viraneler ve göz yaşı bırakmayı nasip eyleme. Hayreden, tevazuda ve hayrette kalan, herşeyin en güzelini başkalarına dileyen, bildiklerini zulme dönüştürmeden öğretebilen insanlardan eyle.
Kötü yanları yüzüne vurulup da düzeltebilenlerden eyle bizleri. Yarın hakkın divanında, sevdiklerimizin karşısında daha az mahçup olmamızı nasip eyle.
Şüphesiz ki sen cömertlerin cömerdi, iyilerin iyisisin. Senden iyilik dileyen aklı, gönlümüzden eksik etme.
23 Temmuz 2011 Cumartesi
Adam Olamayan Aşık Olamaz, Aşık Olamayan Adam Olamaz!
Aşkı haketmek, aşıklığı haketmeden sonra gelir.
Aşkın aşığa dönüşü, oluşun tevazuya dönüşüdür de.
Aşkın aşığa dönüşü, maşuktan gelen bir hareket değildir.
Kendine saygının, kendisini ayaklar altına alabilişten geçmesidir.
Bir tevazu olarak saygıdır, kendine saygı.
İnsanın kendisine saygısı, artık kendisinden ibaret olmayışın kapı aralamasıdır.
Başkalarına olan bitenle, başkalarının kaderleriyle kardeşlik kuruşun kapısıdır aşk.
Ne adam olarak yola çıkarsın, ne de aşık olarak adamlıktan ibaret olursun. Aşk da adamlık da ömür ister, karar ister, başka türlüsünü yapamazlık ister.
Gerisi kader, kısmet ama bir o kadar da emek, çırpınma, kibri lağıma dökme, burun sürtme; yanlış ile yaşamayı yani yanlıştan öğrenmeyi öğrenme; başkalarını öncelemenin silikleştirmediğini, alçaltmadığını, yükseltmediğini ama insanın kendisine giden yol olduğunu farketme işi.
16 Şubat 2011 Çarşamba
HAKİKAT MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HER ŞEY TEFERRUATTAN İBARETTİR!
Korkmaya hakkınız olduğunda korkun.
Çekinmeye hakkınız olduğunda çekinin.
Konuşmaya zorlandığınızda becerebiliyorsanız susun.
Ama ağzınızı açarsanız bir kez, hakikatten başka ses çıkmasın sizden.
Korkmak, çekinmek insanîdir.
Ateşle oynadığının farkında olmak, avamı ürkütür, ip cambazını ipten düşürür.
İp cambazı, ateş yutan, çember yırtan aslan bilir ve unutur.
Bilmek sarsar, bilmek ürkütür, bilmek sorumlu kılar. Bildiğini eliyle, gözüyle, nefesiyle bilen bildiğinde ustadır.
Usta okçu nişan almayı unutur. Attan ata atlayan hesap yapmaz, gözünü dört açar
Hesap yapacaksan attan ata atlarken yapman gereken hesabı yap. Yapılmamışı yaparken, ne yapılırsa yapılsın işlemeyeceğini bilenin ve yere çakılana kadar çare arayanın hesabını yap. Yere çakılmaman atın seni misafir etmeye gönüllü olmasından ve hesaplılığı öncelememenden. Düşe kalka büyüdün. Başka çaren kalmadığında, yere çakılırken, aslan ağzını açtığında, havaya fırladığında düşündüğün yapılabilecek bir şey aramaktan ibaret. Dişin de tırnağın da bunu aramakta. Ya düşüşe razı ol, aslanın ağzına kafanı sok, bazan en doğrusu budur, ya da tecrübe altındaki tecrübeden ol.
Gördüğün yapacağın,. Gördüğün düşündüğün. Gördüğün imkanın.
Sen susanlardan değil konuşanlardan olduğunda sana geveze diyecekler belki, ”konuşmam göz gezdirmekten ibaret ”de. Sustuğunda ”susturduk” da diyecekler, ”pısırık” da, ”tenezzül etmiyor” da. Aynı kişiden, aynı kişilerden hepsini birden duyduğunda de ki, biz gördüğümüzde karar vermiş oluruz. Söylediğimizde yapıyor oluruz.
Kaçınamayacağın bir şey var Ey Talip:
Haklıyı haksız, mazlumu zalim, yalanı doğru yapamazsın. Bunlar zıddına da dönüşür, ama, buna sen karar veremezsin. Bir söylediğin bir söyleyeceğini tutmayacak olduğunda dahi olanı söyleyeceksin. Önce kendine, önce talibi olana.
Önce başkalarına söyleyen ya gevezedir gerçekten, ya da kendinden geçmiş bir kişi. Kendisinde saklayacağı bir şey kalmamıştır, söyler. Dağdan, taştan ayırd edemez de söyler. Düşündüğünü herkesin bildiğini göstermek ister de söyler.
Söyleyeceğin şey zaten herkesin bildiği bir şey. Suskunluğu, konuşmuşluğu abartma!
Kapını çalan hakikat ise, kalacak bir yer arıyorsa, bu kalbin kendi yuvası olduğunu bilir de kapını vurur.
Hakikate sırt döndüğünde, hakikatinin hakikatine sırt döneceksin, bundan büyük yitirilecek hiç bir şey yok!
Kapıyı açamaman son şansı kaçırman da değil. Sana uğrayacak olan, çaresiz olsa bacadan girerdi. Sen kararını vere dur, ben kapıma bekçiler koymaktayım. Kapılarımı sökmekteyim. Kapının önünde yatmaktayım. Sen yolundan çıkmışlarla kendini aynı taşa vurma.
Hakikat mevzubahis olduğunda, başka her şey teferruattan ibarettir.
İster sus, ister konuş, ister ustalarını hatırla: Gördüğün ve işittiğin her şey sana emanet.
Üstünü örtmek ya da aydınlığa kavuşturmak hakikatlilik işi.
Gece gibi karanlık ve şefkatli ol örttüğünde.
Pırıl pırıl güneşli bir gün gibi aydınlat karanlıkta kalanı, herkese ait olanı, söylemen için senin kapını çalanı.
Sırrı olan konuşur. Susan konuşur.
(Çarşamba, 01:43)
Çekinmeye hakkınız olduğunda çekinin.
Konuşmaya zorlandığınızda becerebiliyorsanız susun.
Ama ağzınızı açarsanız bir kez, hakikatten başka ses çıkmasın sizden.
Korkmak, çekinmek insanîdir.
Ateşle oynadığının farkında olmak, avamı ürkütür, ip cambazını ipten düşürür.
İp cambazı, ateş yutan, çember yırtan aslan bilir ve unutur.
Bilmek sarsar, bilmek ürkütür, bilmek sorumlu kılar. Bildiğini eliyle, gözüyle, nefesiyle bilen bildiğinde ustadır.
Usta okçu nişan almayı unutur. Attan ata atlayan hesap yapmaz, gözünü dört açar
Hesap yapacaksan attan ata atlarken yapman gereken hesabı yap. Yapılmamışı yaparken, ne yapılırsa yapılsın işlemeyeceğini bilenin ve yere çakılana kadar çare arayanın hesabını yap. Yere çakılmaman atın seni misafir etmeye gönüllü olmasından ve hesaplılığı öncelememenden. Düşe kalka büyüdün. Başka çaren kalmadığında, yere çakılırken, aslan ağzını açtığında, havaya fırladığında düşündüğün yapılabilecek bir şey aramaktan ibaret. Dişin de tırnağın da bunu aramakta. Ya düşüşe razı ol, aslanın ağzına kafanı sok, bazan en doğrusu budur, ya da tecrübe altındaki tecrübeden ol.
Gördüğün yapacağın,. Gördüğün düşündüğün. Gördüğün imkanın.
Sen susanlardan değil konuşanlardan olduğunda sana geveze diyecekler belki, ”konuşmam göz gezdirmekten ibaret ”de. Sustuğunda ”susturduk” da diyecekler, ”pısırık” da, ”tenezzül etmiyor” da. Aynı kişiden, aynı kişilerden hepsini birden duyduğunda de ki, biz gördüğümüzde karar vermiş oluruz. Söylediğimizde yapıyor oluruz.
Kaçınamayacağın bir şey var Ey Talip:
Haklıyı haksız, mazlumu zalim, yalanı doğru yapamazsın. Bunlar zıddına da dönüşür, ama, buna sen karar veremezsin. Bir söylediğin bir söyleyeceğini tutmayacak olduğunda dahi olanı söyleyeceksin. Önce kendine, önce talibi olana.
Önce başkalarına söyleyen ya gevezedir gerçekten, ya da kendinden geçmiş bir kişi. Kendisinde saklayacağı bir şey kalmamıştır, söyler. Dağdan, taştan ayırd edemez de söyler. Düşündüğünü herkesin bildiğini göstermek ister de söyler.
Söyleyeceğin şey zaten herkesin bildiği bir şey. Suskunluğu, konuşmuşluğu abartma!
Kapını çalan hakikat ise, kalacak bir yer arıyorsa, bu kalbin kendi yuvası olduğunu bilir de kapını vurur.
Hakikate sırt döndüğünde, hakikatinin hakikatine sırt döneceksin, bundan büyük yitirilecek hiç bir şey yok!
Kapıyı açamaman son şansı kaçırman da değil. Sana uğrayacak olan, çaresiz olsa bacadan girerdi. Sen kararını vere dur, ben kapıma bekçiler koymaktayım. Kapılarımı sökmekteyim. Kapının önünde yatmaktayım. Sen yolundan çıkmışlarla kendini aynı taşa vurma.
Hakikat mevzubahis olduğunda, başka her şey teferruattan ibarettir.
İster sus, ister konuş, ister ustalarını hatırla: Gördüğün ve işittiğin her şey sana emanet.
Üstünü örtmek ya da aydınlığa kavuşturmak hakikatlilik işi.
Gece gibi karanlık ve şefkatli ol örttüğünde.
Pırıl pırıl güneşli bir gün gibi aydınlat karanlıkta kalanı, herkese ait olanı, söylemen için senin kapını çalanı.
Sırrı olan konuşur. Susan konuşur.
(Çarşamba, 01:43)
Etiketler:
Deneme,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Sessiz Kalınacak Yer,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
23 Aralık 2010 Perşembe
MAHCUP AŞIK KİME SORAR Kİ?
Aşık mahçupsa aracı koyar yar ile arasına. Aşık mecnunsa derdini kapı kadar sağır bir kulağa söyler. Ali’nin kuyuya haykırdığını.
O kör, paslı kapıyı aşıklar divanının kapısı eyler söyleyen.
Aşığın doğrudan söyleyemezliğinde kabahat arayan, sen de haklısın, o da.
Yarin gözünün içine bakamayan, araya koyduğunun gözüne bakar mecnun değilse. Mecnun ise ne görür, ne de bakar. Boynunu eğdiren yarin düşüncesi. Konuşan, susan aşkın ta kendisi.
Mecnun yare hitap mı etmiyor? Yar zaten onda, ama kendisine değil aşkı, yare. Yarin kendisinde oluşu, tek yare boyun eğişi, yarsiz kendisini bulamayacağını bilişi. Yar, hakikati. Gerisi yalan, ama yalanı değil.
Ey Sevgilinin karşısına çıkmaya utanan Aşık, Ey aşıklar divanında yeri boş kalan! Sevgili seni çağırdığında ”yüzüne nasıl bakacağım, nasıl halden şikayet edeceğim bu çiğlikle” diye çöle kaçan dost! Bilmezler ki sen nereye gitsen, ona gidersin. Onunla gidersin.
Ey yarini kalbinde taşıyan kişi! Araya aracılar soktun diye lanetlenen aşık! Ey yarden bir şey isteyemeyenlerin padişahı! Ey karşısında mahcup olabileceği tek bir varlık olan kişi, ey aşk sahibi, ey kendisiyle kendini ölçemeyeceğin bir aşkı kalbine sığdırmamazlıkla sığdırabilen!
Aşığın dediğinde kabahat aranmaz! Aşığın yanlışı yanlış, doğrusu doğrudur. Ama aşıktır eğrisine de, tek tük doğrusuna da yapışmayan. Sürekli yolda olan. Sürekli mahçup kalan.
Bütün dünya hakikatle yüzleşiyor da bir o mu hakikatinden kaçmakta? Yüz yüze gelmeye cesaret edemediğini sevmeye cesaret edebilenin cesaretini kaç Kelile ve Dimne anlatabilir?
O boyun eğişin, selam verişin aslanını kim anlatabilir?
Anlatmanın aslanları anlatabildikleri kadar anlatır, susmanın aslanları susabildikleri kadar susar.
O çığlık Yusuf’un zındanınaydı ki, ney’e su verdi.
Konuşan kim, yare koşan kim, bu ses kimin sesi bilmezmişim.
Derdi anlatman mı gerek anlamam için? Aşkla bakamasak da aşıklara bakıyoruz. Aşk okumak çileyi çekmek değil ey dost, çileyi görmek. Çile gören çileyi görmez bazan, bu aşkı görenin aşığı görmemesi gibi bir şey de.
Dediklerimizde bir hakikat var, ama, onun da ötesi var, berisi var.
Herkesin haklılık payı ne hakkı tüketir ne de hukuku.
Aşık ise hukuksuzdur, ama itip kaksan da itilip kakılamaz.
Ham aşık sevilmeyi bekler. Aşkla pişen, aşkta pişen bir şey beklemez, bekleyemez, kendini bulmayı bile.
23 Aralık 2010, 08:05
(düzeltilmedi, taslak)
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
İtiraz Notu,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Sessiz Kalınacak Yer,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
23 Şubat 2010 Salı
Kuyudan Güneş Çıkarmak
Her kim Mevlânânın Şemsin kuyuda olduğundan haberi yok derse, onun o hikaye edilişten, Yusuf'tan haberi yok.
Şimdi bana yusufluktan haber ver de, Şems'i kuyuda unuttuk de.
Güneşe hançer mi saplanabilir a canım? Sırtımızda hançerle dolaşmaktayız sadece.
Yusufu kardeşleri kuyudan çekmediler ki, gecelerini gündüz etmediler ki, gün ışıklarına kavuştular, ay ışıklarına kavuştular, suyun evini mühürlemeden kurtuldular, suya kavuştular.
Yusuf o kuyuda mıydı? Kuyudan Yusufu çıkaranlar kuyuya atanlar mıydı? Yusuf'un kuyuya yusufluktan başka yol alma kapısı var mıydı?
Güneş kuyuya hapsolsa, aksi bile çukurda kalmaz. Güneş kuyudaysa hapseden kim, hapsolan ne sual olmaz.
Şems dedi ki: Taşı yuvarladığınızda da ben Güneşimi kuyuda gördüm. Dışarısı ne karanlıktı, karanlığı görmediniz.
Hikmet güneşine yüzümü döndüm, gölgeyi dahi seçemez oldum. Ne karanlığı görebildim, karanlıkta görebildim ne de aydınlıkta.
A kuyunun ağzını balçıkla sıvayan kardeş, gördüğün ne, görmediğin ne? Ne karanlığı seçebilmektesin ne de aydınlığı.
Sırtında gecenin hırkası yok, gündüzün yeşerten nefesi. Hançeren kimin sırtının hançeri?
Kuyuya inen kendisini bulur, kuyudan kovayla güneş çıkartan da hiç değilse rahmeti. Sana az gelen bana ne kadar çok.
Güneşi gören sırtıyla da görür, sırt dönmez sırtını veren. Yüzünü döndüğün, baktığın herşey gördüğün değil.
Yusuf'u kuyuya yazan, Şems için kuyular kurutmaz. Kuyuya atılmayan dahi Yusuf m'olur diyelim de kenardan geçelim.
Şimdi bana yusufluktan haber ver de, Şems'i kuyuda unuttuk de.
Güneşe hançer mi saplanabilir a canım? Sırtımızda hançerle dolaşmaktayız sadece.
Yusufu kardeşleri kuyudan çekmediler ki, gecelerini gündüz etmediler ki, gün ışıklarına kavuştular, ay ışıklarına kavuştular, suyun evini mühürlemeden kurtuldular, suya kavuştular.
Yusuf o kuyuda mıydı? Kuyudan Yusufu çıkaranlar kuyuya atanlar mıydı? Yusuf'un kuyuya yusufluktan başka yol alma kapısı var mıydı?
Güneş kuyuya hapsolsa, aksi bile çukurda kalmaz. Güneş kuyudaysa hapseden kim, hapsolan ne sual olmaz.
Şems dedi ki: Taşı yuvarladığınızda da ben Güneşimi kuyuda gördüm. Dışarısı ne karanlıktı, karanlığı görmediniz.
Hikmet güneşine yüzümü döndüm, gölgeyi dahi seçemez oldum. Ne karanlığı görebildim, karanlıkta görebildim ne de aydınlıkta.
A kuyunun ağzını balçıkla sıvayan kardeş, gördüğün ne, görmediğin ne? Ne karanlığı seçebilmektesin ne de aydınlığı.
Sırtında gecenin hırkası yok, gündüzün yeşerten nefesi. Hançeren kimin sırtının hançeri?
Kuyuya inen kendisini bulur, kuyudan kovayla güneş çıkartan da hiç değilse rahmeti. Sana az gelen bana ne kadar çok.
Güneşi gören sırtıyla da görür, sırt dönmez sırtını veren. Yüzünü döndüğün, baktığın herşey gördüğün değil.
Yusuf'u kuyuya yazan, Şems için kuyular kurutmaz. Kuyuya atılmayan dahi Yusuf m'olur diyelim de kenardan geçelim.
Etiketler:
Deneme,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Şems-i Tebrizî,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
21 Ekim 2009 Çarşamba
"İlim Kendin Bilmektir" de Ne mi Var?
"Bunda ne var diyor" birisi. "Şairdir, hissidir, fazla birşeyler arama!"ya getiriyor öteki, yarım ağız savunmasında. "Şairdir!" diye kimlerin aşağılanmaya çalışıldığını unutmuş görünerek.
Bunda ne mi var? Söylenebilecek herşeyin özeti var. Felsefenin, tasavvufun, yorumbilgisinin kovaladığı herşeyin. Ve Mesnevinin.
Yunanistanda tapınak kapısında şiar "Kendini Bil!". Bizde "yeni zamanlara" kadar şiirde, hayat tarzında, insan duruşunda şart koşulan şey, kendini bilmek. Bir duruşun, birbirinden kopyalanmamış iki ayrı kolu. İki ayrı bahçecilik.
Tasavvuf, insan olma, kendini bilme çabasının dillerinden birisi. Dinin kendisi değil. Felsefe de değil. Oluşun, oluşmanın praksisteki düşüncesi.
Ne bizimle başlayan, ne bizde biten, insan olmanın yükümlülüklerinden, derdinden ve imkanlarından yola çıkan insanın sesi. Çarpılabileceği zemini unutmadan doruklarda gezinebilenin işi. Neşeyi, sevinci, aşkı "görmeme, farketmeme ve unutkanlık" üzerine kurmama.
"Kendini bilme"yi küçümseyenin ilmi nedir, ilim bilmek ise?
Yunusun, ilim bilmeyi kendini bilmeye, praksis'e, fronesis'e bağladığı şiir okunarak bunda ne derinlik var şimdi diye alay ediliyor. Savunulan da sanırım felsefe, düşünce, kelam olmalı. Onları "bildikten" sonra söylenmiş bir şiir olduğunu okuyamadıktan sonra?
...
Yunus tek bir kişi mi değil mi bunların burada pek önemi yok. Bir Yunustan yirmi Yunus çıkarsak ne değişecek? Derin, çetrefilli bir sorunun hazmedilmiş, kavranmış, farkedilmiş şiiri. Ne güzel şeyler söylenmiş insan dilinde!
...
Yunus, Rabia Hatun "cahil" olsalardı, ümmi anlamında ne önemi olurdu? Hayata hakkaniyetle, hakikatlilikle, riyasız, yalansız, kibirsiz bakan insanın kendisini diğerlerinin tecrübesine ve tecrübesini de diğerlerinin tecrübelenmesine açması sıradan bir iş mi? Hayat sahibi insan, tecrübenin yetersizliğini, bilginin körleştiriciliğini görecek kadar tecrübe ve bilgi sahibi olmuş insana kim cahil diyeblir?
Birilerinin dediklerini, halk nezdindeki yerlerini savunur gibi yapmak için şairliklerinden dem vurmak pek hoş değil. Şairdir, hamdır. Molladır, hamdır. İnsandır, hamdır.
Pişkindir, hamdır. Pişmekte oluş, pişkin olmak değildir, ateşte, tavda, yolda, gayrette, ter dökmede oluştadır. Pişmek devam eden bir iştir, beşikten mezara. İnsan oluş, terbiye ömür boyu devam eder.
Halk bunu seçmişse, bu halka avam diyen avamdır.
Olgunlaşmak soyluluktur. Soyluluk miras edinilmez. Geleneğin sorumluluğu üstenilirse, içi doldurulur.
Aşk, düşüncenin düşmanı, rakibi değildir. Aşksızlık, sorumsuzluk da bilmeyeni bilir yapmaz.
Sen bilmiyorsan, anlamıyorsan, senin bilmediğin, anlamadığın söz konusu ettiğin. Meselenin aslı değil.
Eleştiri, anlama, kavrama çabasının içindedir. Aşk işidir, hakikat işidir, ezber tanımaz. Sen istersen yine de anlamaya çalışmadığını yaftala dur.
(İleride "Yorumbilgisi"nde "kendini bilmek, had bilmek" gibi kavramları ele almaya çalışacağız)
Bunda ne mi var? Söylenebilecek herşeyin özeti var. Felsefenin, tasavvufun, yorumbilgisinin kovaladığı herşeyin. Ve Mesnevinin.
Yunanistanda tapınak kapısında şiar "Kendini Bil!". Bizde "yeni zamanlara" kadar şiirde, hayat tarzında, insan duruşunda şart koşulan şey, kendini bilmek. Bir duruşun, birbirinden kopyalanmamış iki ayrı kolu. İki ayrı bahçecilik.
Tasavvuf, insan olma, kendini bilme çabasının dillerinden birisi. Dinin kendisi değil. Felsefe de değil. Oluşun, oluşmanın praksisteki düşüncesi.
Ne bizimle başlayan, ne bizde biten, insan olmanın yükümlülüklerinden, derdinden ve imkanlarından yola çıkan insanın sesi. Çarpılabileceği zemini unutmadan doruklarda gezinebilenin işi. Neşeyi, sevinci, aşkı "görmeme, farketmeme ve unutkanlık" üzerine kurmama.
"Kendini bilme"yi küçümseyenin ilmi nedir, ilim bilmek ise?
Yunusun, ilim bilmeyi kendini bilmeye, praksis'e, fronesis'e bağladığı şiir okunarak bunda ne derinlik var şimdi diye alay ediliyor. Savunulan da sanırım felsefe, düşünce, kelam olmalı. Onları "bildikten" sonra söylenmiş bir şiir olduğunu okuyamadıktan sonra?
...
Yunus tek bir kişi mi değil mi bunların burada pek önemi yok. Bir Yunustan yirmi Yunus çıkarsak ne değişecek? Derin, çetrefilli bir sorunun hazmedilmiş, kavranmış, farkedilmiş şiiri. Ne güzel şeyler söylenmiş insan dilinde!
...
Yunus, Rabia Hatun "cahil" olsalardı, ümmi anlamında ne önemi olurdu? Hayata hakkaniyetle, hakikatlilikle, riyasız, yalansız, kibirsiz bakan insanın kendisini diğerlerinin tecrübesine ve tecrübesini de diğerlerinin tecrübelenmesine açması sıradan bir iş mi? Hayat sahibi insan, tecrübenin yetersizliğini, bilginin körleştiriciliğini görecek kadar tecrübe ve bilgi sahibi olmuş insana kim cahil diyeblir?
Birilerinin dediklerini, halk nezdindeki yerlerini savunur gibi yapmak için şairliklerinden dem vurmak pek hoş değil. Şairdir, hamdır. Molladır, hamdır. İnsandır, hamdır.
Pişkindir, hamdır. Pişmekte oluş, pişkin olmak değildir, ateşte, tavda, yolda, gayrette, ter dökmede oluştadır. Pişmek devam eden bir iştir, beşikten mezara. İnsan oluş, terbiye ömür boyu devam eder.
Halk bunu seçmişse, bu halka avam diyen avamdır.
Olgunlaşmak soyluluktur. Soyluluk miras edinilmez. Geleneğin sorumluluğu üstenilirse, içi doldurulur.
Aşk, düşüncenin düşmanı, rakibi değildir. Aşksızlık, sorumsuzluk da bilmeyeni bilir yapmaz.
Sen bilmiyorsan, anlamıyorsan, senin bilmediğin, anlamadığın söz konusu ettiğin. Meselenin aslı değil.
Eleştiri, anlama, kavrama çabasının içindedir. Aşk işidir, hakikat işidir, ezber tanımaz. Sen istersen yine de anlamaya çalışmadığını yaftala dur.
(İleride "Yorumbilgisi"nde "kendini bilmek, had bilmek" gibi kavramları ele almaya çalışacağız)
Etiketler:
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








