Şems-i Tebrizî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şems-i Tebrizî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2012 Salı

Mevlevî Hoşgörüsü: Nerede ve Ne Zaman?

Makaalâtta Tebrizli Şemsin insanı tanrılaştırabilecek her türlü kavrama; tasavvufun, vahdet-i vücut'un radikalleştirilmesine, hulûl düşüncesine; insanlaşmayı, olgunlaşmayı hedeflemeyen çokbilmişliklere; ayrımcılıklara, düşüncesizliklere, çarpıtmalara bırakın hoşgörü göstermeyi tahammül dahi etmediğini görüyoruz. Derhal karşı çıkar, konunun üzerine gider. Hüküm vermekten, haklıyken ağır yargıda bulunmaktan çekinmez. Tartışma konusunun dışındaki alanlarda ise eleştirdiklerinin haklarını verir, istedikleri yola gitmelerini hakları olarak görür.

Ayrım noktalarını net koyar, her düşünceyi aynı potada eritmez, tasavvufun hakikatle eleştirilmekten bağımsızlaşıp uçmasına izin vermez. Kopup gideni yargıladıktan sonra, ayrım noktalarını vurgulayarak biraradalığın, dostluğun, insanca ilişkilerin devam etmesine özen gösterir.

Burada dikkati çekmek istediğim bir nokta var. Eleştirisinde nettir. Hakikatî bile bile çiğnediğini gördüğü ululanan, büyüklenen kişileri takipçilerinin yanında ayak altına aldığı da olmuştur, örtbas etmeyelim. Ancak ikna olmayanı susturma gibi bir yolu seçmez, ikna ettiğini de, kendisini de her sorundan kurtulmuş görmez. Tartışmanın içerisinde, eleştiriyi ayrıntılı ve ciddi argümanlarla göğüsleyerek, eleştirerek, fikirleri değişik alanlarında takip edip analiz ederek öğretir, düşüncesini canlı tutar.

O dönem ilginçtir. Entellektüel (temellendirici, tartışmaya açık) duruşlar ile düşünceyi işine geldiği gibi götürüyor görünen duruşlar yanyanadır. Aklı başında insanları çıldırtan fikirlerle bunları düzeltip derslerini verenlere ders verecek kadar derin ve temelli fikirler bazan aynı kişilerce geliştirilmektedir.

Tebrizli Şems insanların haklarını vermeye gayret eder. Başkaları için selâm sabah kesmeyi gerektirecek ayrımlar onun için konunun hakikatine sadakatten, hakikatliliğe davetten ibarettir. İnsana, emeğe, düşünceye saygısızlık değildir.

O dönemde ortak nokta insanların hakikatle kendilerini düzeltmeyi reddetmemeleridir. Birisi yanlışlarını gösterdiğinde kabul ederler ve belki de daha sonra bildiklerini okumaya devam ederler. Hakikat iddiasında bulunanı yalncı çıkarmazlar. Genellikle.

Tartışmalarda bir otorite kabul edildiğini kendisi gibi düşünen, düşünmeyen insanların Tebrizli Şemsin tasarımları, önerileri, geleceğe yönelttiği tanımlamalarına kendi projelerinde bildiklerini okusalar da, çatmadıklarını gözlemliyoruz.

Tebrizli Şems ve Mevlânânın Gazalî ile ortak yanları o dönemde ulaşılmış bir konsensusa da işaret ediyor. Bu konsensusun bir diğer ayağının oluşturulmasında Hacı Bektaş-ı Velî'nin insiyatif üslendiğini, yetmiş kişiden oluşan bir meclisin toplandığını Evliya Çelebiden öğreniyoruz. Ev sahibi Koyun Baba'dır. Toplantının sonuçlarını yedi yüz derviş her bir yöne iletir, rivâyetlere göre.

Şemsin rolünün bir konsensusta ifadesini bulan, bulacak düşünceler, temeller sunmaktan ibaret olduğunu düşünmüyoruz. Gelecek bin sene şekillendirilmektedir. Tartışma ortakları bir yasaktan, merkezî otoriteden korkuyla değil büyük bir uzlaşmanın şartlarının oluşmasının sonucu olarak,  özlemini duyarak Tebrizli Şems'e dikkat etmekte, kendilerini ve duruşlarını izah etmek için gayret göstermektedirler.

Açık bir diskur söz konusudur, tehdit, korku, baskı söz konusu değildir. Tartışmaya açıklık kendisini her alanda sarsıntıya açma anlamına da gelmez. Temel hassasiyetler üzerinde uzlaşılmıştır, dikkat gösterilmiştir, en azından karşı durulmamıştır.

Zamanla uzlaşma konuları sislenmiş, temellendirici tartışmaların hakikat iddiaslarını buluşturan diskuru kaybedilmiştir. Şemsin itiraz ve farklılıkla birarada yaşama ve tartışarak ayrımlar getirme, uyanık tutma, sohbet veya konuşma diyalektiğinde temel ayrımlar üzerine farkındalıkları aralıksız açık tutma tavrı geçerliliğini yitirmemiştir.

Tebrizli Şemsin yeni bir bin yılın temellendirilmesinde emekleri büyüktür. Ekzantrik bir seyyah değildir! Moğol istilalarıyla Cumhuriyet arasındaki dönemi belirleyen tavrın, duruşun, projenin temellendiricilerindendir.

...

Mevlânanın "avam" konusundaki tavrını hatırlayalım. Çalışanları, meslek sahiplerini, halktan insanları faziletli insanlar olarak görmeyen, avam ilan eden anlayış karşısında sinirlendiğini, bu düşüncelerin sahiplerine hakaret ettiğini Eflâkiden okuyoruz. Menkıbelerde abartma olabileceği düşünülebilir. Ancak, hem sözlü gelenek hem de eserleri bu tavrını destekliyor. Gazalî ile beraber iktidar sahiplerine eleştirel, mazlumları sahiplenici bir tavrı var.

Hayat kadınlarını, mahkûmları, itilmiş kakılmışları selamlayışları, her çiğliği mesele etmeyişi, eleştiriye açık oluşu her daim öfkesiz ve diplomatik kılmıyor Mevlânâyı. Bir adı zaten Celâl'dir, celâl'liğinin hakkını vermeye de çalışmıştır.

...

Affedebilmek, insanların farklarını, yanlışlarının olabileceğini, hayatların ve fikirlerin ömür/ömürler boyu şekilleneceklerini kabul etmek ile topluma öneriler, toplumun geleceğine öneriler olarak fikirlerin, yargıların, hakikat iddialarının arkasında duruş arasında bir çelişki, zıtlık yok.

...

"Katılmıyorum, bunu kasd etmedim, buradan bu çıkarılamaz" gibi iddialar her daim tartışma gerekmese de tartışmaya açık duruşun ifadesidir. İnsan, söylediğinin arkasında duruyorsa tartışabilir. Hakikatle kendisini düzeltiş iddiasızlık değildir. İddianın temellerinin sarsılması, daha farklı bir düşüncenin geçerliliğinin söz konusu olması gerekir.

Mevlananın yaşadığı dönemde ona birisi "Düşünce Senin ve Gazalinin yüzünden yok oldu!" dese "yanlışın var!" dermesi daha büyük olasılık. Susması, gülümsemesi, hatta konunun tartışılamayacağı birisi ise "haklısın!" demesi de küçümseme işi olmazdı. Nasreddin Hocanın sen de haklısın hikayesindeki gibi.

Tartışmaya açık durma eşitleme, eşit görme işi. İnsanın canının istemesi, zaman bulması bulmaması işi değil, bir sorumluluk işi.

Geçiştirme tartışmanın hayırlı olmaması ile alâkalı. Karşı tarafın haklılığının ifadesi değil.

"Sen de haklısın!" meselesi uzlaşmazlıktan hikmet çıkarma, perspektif açma işi. tartışmanın kendisi değil.

...

Refi Cevat Ulunay'ın 18 Aralık'ı cüzdan boşaltma olarak görüşe tepkisi çok ağırdı. O o tepkiyi verene kadar konuya aynı zamanda hem gülümsemiş, hem de üzülmüştür birileri. O tepki verilmese, "verilsin!" ya da "niye verilmedi!" demezlerdi. Verilince de "yanlış oldu!" demezler. Haklı olmak, eleştirinin hakkani olması her zaman konuşma tepki verme anlamına gelmez.

İnsan kendisini öldürmeye kalkışmış kişiyi affeder, hatta dost edinir, ancak, öbür dünyanın dili şu dil, bu dil, zaman ve mekan reel olarak mevcut diyene tepki gösterebilir. Birisi adaleti karşılıklılık ve intikam olmadan çıkartma işi, insanın değişmesini isteme, değişecek olanı ezmeme, insanlığı başa kakmama işi; diğeri hakikat üzerine iddia. Hakikat üzerine, insan hakkı hatta bir kedinin, kuşun hakkı üzerine suskun kalmama ayrı bir konu.

...

Günümüzde mevlevî olduğu düşünülenlerin hakikat konusunda yanlışa tavizkar olacaklarını düşünmüyorum, ifadenin kibar bir yolunu aramalarını ise bir kaçış, hakikati satış olarak düşünemiyorum. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda değiller. Kendi yanlışları doğruları bir birine karşımış da olabilir bazan. Tasnif derdinde olabilir, herkesi dinleyebilirler. Ancak yanlış bir iddiaya doğru da dememek durumunda hissederler kendilerini ayırt edebildikleri ölçüde. Hakikat için yanlış ifadede bulunmak korkunç bir şey değildir. Yanılabileceğini hesaba kattıktan sonra, insanları ezip geçmedikten, insanların doğrusuna zulüm etmedikten sonra. Eğriye zulüm zaten olmaz. Eğriyi savunan da eğri veya eğri olmaya mahkum görülmez. Bazan susmak, tecrübesizliğin yanlışlarından kaçınmaktır, insanların anlayışına zarar vermekten kaçınıştır. Yeterince tecrübe zaten yoktur, tartışmaya tereddüt de bir çeşit hoşgörüdür bazan.

İnsan, kendi sözü fikri için "öyle değil, böyle değil, şöyle!" deme hakkına sahip değildir sadece. Yanlış hükümden de kaçınma, yanlış anlaşılmaya itirazda bulunma hakkına sahiptir. Yanlış anlaşıldığını vurgulama karşı tarafın anlayış kapasitesi ya da bilgisini küçümseme, hakaret de değildir.

Birisinin "şunu dedin"ini tartışmakla mükellef değildir sözü ifade eden, "onu demedim" demekle başlaması mevzuyu çarpıtma değil, mevzunun hakikatine yöneltmektir. "Yanlış anlama"ları düzeltme bir hak da olsa her daim gerekli değildir. Düzeltme talebi söyleyenin omuzuna yıkılacak sorumluluklarla da alakalıdır. İnsan kast ettiğini söyler, söylediğini kast eder ideal bir iletişim toplumunda, ya da bunu kabul ederek bir birimize itirazda bulunabiliriz. Kastetmediğimi söylüyor durumda olmam, iletişimin mümkün olmasının şartlarını, gereklerini savunmamla, iletişimin temel normatif duruşuna dönmekle alakalıdır.

İnsan ne dediğine karar verme, yani bunu açıklığa kavuştırma hakkına sahiptir dedik. Bu bir yükümlülük de değildir. Bu hakkın kullanılıp kullanılmaması "yanlış "anlaşılanın", yanlış anlaşıldığını düşünenin, düşüncesi tartışılanın hakkıdır. Karşı tarafın da yanlış anlaşılmaya, ifadesinin yanlış anlaşılmasını düzeltmeye hakkı vardır.

Toparlarsak: Tartışma ilk elde ele alınan düşüncenin üzerindeki uzlaşmazlığın anlaşmayla sonuçlanmasını değil, karşılıklı iddiaların ne(ler) olduğu üzerinde uzlaşmayı hedefleyebilir (Gadameri hatırlayarak).

"Hayır!" normatif olarak bağlayıcıdır (Haberması hatırlayarak), gerekçelendirilecektir. "Hayır, çünkü"... Onaylamayla değil, onaylamamakla tartışma kabul edilebilir. İlk elde onaylanacak olan, "evet bunu söylüyorum"dur. Karşı tarafın neyi söylediğinde uzlaşmak, konu üzerinde bir çeşit uzlaşma olsa da (buradan nerede ayrışıldığı ortaya çıkmaz, gerekçeler talep ediliyor olabilir, vb.).

....

Yanlışa, yanlış anlaşılmaya hoşgörü karşı tarafı küçümsemeye dönüştüğünde, karşı tarafın kapasitesini ciddiye almamaya dönüştüğünde sorunlu. Her yanlış anlaşılma sorunlu olmayabilir, nsanlar her konuyu tartışma istemeyebilir, zamanları olmayabilir vb. Buna karar verecek olanlar "yanlış anlaşıldıklarını" düşünenlerdir.

Tersi de geçerli olabilir. Yanlış anlaşıldığını sananın karşı tarafı yanlış anlaması da nadiren gerçekleşen bir durum değildir. Kimin yanlış anlaşıldığı üzerinde bir uzlaşmanın da tartışmanın devamı için zorlanması anlamlı değildir. Uzlaşmazlığı körüklememek, yargıları paranteze almak önerilebilse de her daim mümkün değildir.

...

Tartışma kin, öfke intikam, tahakkm işi değildir. tahakküm derdinin olmadığı yerde açık bir tartışma olur. Tahakküm talebi, ihtiyacı ile tahakküm aynı şeyler değidir. İnsanı, tartışmacıyı hatasız olmaya davet etmek insana haksızlıktır. İnsanlar karşılıklı çabalarla pozisyonlarını eşitler, belirlerler.

Öğrenci öğretmen tartışmasında dahi pozisyon belirlemeleri, eşitlik eşiklerinin şekillenmesi gereklidir. Argümentasyonun (tartışmayı belirlemek için) kesilmemesi gibi.

...


Hoşgörü insanın yanılabilirliğini, gaf yapabilirliğini kabulleniş; hatalardan rant sağlamama, davranışları idealize edilmiş davranışlarla kıyaslamama; kimseyi olup bitmiş görmeme, olgunlukla karşılama halidir.

Olgunluğun ifadesi olarak hoşgörü bir tartışmada da kendisini ifade eder: Yanlış anlaşılmayı düşmenlıkla karşılatmaz, puanlamaz, üstünlük kurma ya da aşağıda kalmama derdi taşımaz. Rakibini düşmanlaştırmaz, rakibiyle kendisini incitmez, rakibi tartışma ortaklığına çeker.

"Hoşgörü" karşı tarafın anlayışına tereddütün ifadesi olduğunda, kendi ifadesinin tartışılamazlığını perdelediğinde "hoşgörüsüzlüğü mü hoşgöreceğiz!" der. Sömürgecilerden hoşgörü değil adalet talep etmek bu yüzden gereklidir!









22 Ekim 2011 Cumartesi

Mekânsızlıktan Bakmak



Mekânsızlık, mesnevînin diyalektiğinde mekânlılığımıza da işaret ediyor.

Gerçekliğimizin hakikatinden hakikate yönelme bilip bilmeyeceği üzerine bilinciyle el ele hakikate yüzünü çevirmeye giden bir olgunlaşma talebi. Faniliğimizin ilerleyen hayat içinde anlamayı hep geride/geçmişte kalmış bir şey olarak bırakışını kavrayış. Halinden anlamayı bir elde tutmuşluk yapmayacak halini bilmeye varış.

Ölmeden ölme kavramı burada yeniden devreye giriyor. Anlama dilsiz, zamansız, mekânsız bir alana yönlendirildiğine göre, diskursif de değil, bir hakikatte erime, hakikatle erime gibi birşey.

Makaalattaki (ciddi bir tefsir çalışmasının, hakikat ve insan üzerine düşünmenin sonucu olan) öbür dünyanın zamansız, mekânsız ve dilsiz olması sorununu dünyanın, zamanlılığı, dilliliği ve mekanlılığı ile bir arada ele alırsak, dilde sabitleştirilmiş, tüm zamanlar için dogmatize edilmiş bir anlama veya yorumun önerilmediğini de kavrarız.

Her anlama geç anlamadır ve geride kalmıştır. İlerideki her hale, duruma cevap verecek, insanî çabayı, emeği, gayreti boşa çıkaracak bir kavrama, yakalama yoktur. Bu ileriye dönük bir şey söylenmeyeceği, gelecek nesillere hitap edilmeyeceği anlamını da taşımaz. Ancak, söylenen, yorumlanan sadece ışık tutar. Değişmez bir hakikat sunulmuşsa yorumda, bu sunuşun değil hakikatin değişmezliğindendir, yeniden anlaşılmadıkça anlaşılmaz. Yani, ben anlamışsam ve anlatmışsam, dediğimin içindeki hakikatin var olmak için benim anlatmama ihtiyacı yoktur. Söylediğim yeniden anlaşıldığında anlatmış olabilirim. Emeğim değersiz de değildir. Söylediğim için işitilmiştir ama, söylemesem de hakikatinden okunabilirdi, bazan daha büyük bir gayret ile, bazan hakikatin kapıya dayanmasıyla.

Mekânsızlık derdi, sınırsız sonsuzun sahibi oluş değildir. Tersine, sınırlı sonluluğunu kabul edişten geçer. Mekânsızlık, ufuk kaynaştıra kaynaştıra yola devam edişin eseridir. Kendisi oluşu kendisinde bırakmayıştır. Bir yanıyla da kendisinde kalıştır: Kendi sorumluluğunda.

Mekânsızlık tepeden bakış değildir. Kendisinde hapsolmayış, tevazuyu bilgi edinme eyleminde yoldaş edinmektendir. Tevazu, biliniz (şüphe etmeyiniz) ile bir kereliğine ve bir kerede her şeyi anlamışlıktan konuşmamanın kardeşliğindedir. Hem bildiğinin sorumluluğunu taşır insan, hem de bilinebileceği kadarı bilmenin bir süreç olduğunun sorumluluğunu.

Bilmek bildiğine esir olmak, bildiğini esir etmek değildir. Bilmek yolda olmaktır. Yolda kalmadan, yolu kesilmeden yolculuk ummamaktır. Bilebildiğini, kavradığını sandığını kavranılan ve bilinecek olan ile eş görmemektir. Söylediğinin içeriğini kendi esiri sanmamaktır.

Mekânsızlık gerçekliğinin hakikatinden hakikatinin hakikatine yönelmişliktedir ama, hakikati dünyası yapabilmişlik de değildir. İnsan en fazla hakikatli olur, hakikatine teslim olur. Hakikatle düzelmeye açık olur.  Elindeki hakikat gerçekliğinin hakikati ise de, gönlündeki hakikat, hakikatin kendisidir. Gerçekliğinin hakikati indirgenmiş, küçümsecek bir hakikat değildir. Kendisine açık olan budur. Kendisine açık olmayanı ise açılmayacak kapılardan zorlamaz hikmete açık duran, biroluşun kapısını arar.

Biroluşun kapısında bekleyiş ise tanrısallık iddiası değildir, öncesini ve sonrasını kabulleniştir, teslim oluştur, rızadır, ihtimamdır, emek vermeyi ve çabalamayı ömür boyu bırakmamaktır. Hırssızlıktır hakikat hırsızlığı ve çokbilmişlik değil.

Zamanımız bu kadardı. Arzeyleriz, gece hayalimizden, gündüz düşümüzden.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Tebrizli Şems: "Tanrı Mazlumları Sever!"

58. Tanrı mazlumları sever:

İki kişi güreş tutuyorsa onlardan kim yenilirse Tanrı ona sahip çıkar zira "Ben gönlü kırık olanlarlayım" denilmiştir (Mak. M. 205, Chittick 127).

TÜRKMEN Erkan, Şems-i Tebrizî'nin Öğretileri, Konya 2005, Anadolu Manşet Gazetesi Kültür Serisi No:11.

23 Şubat 2010 Salı

Kuyudan Güneş Çıkarmak

Her kim Mevlânânın Şemsin kuyuda olduğundan haberi yok derse, onun o hikaye edilişten, Yusuf'tan haberi yok.

Şimdi bana yusufluktan haber ver de, Şems'i kuyuda unuttuk de.

Güneşe hançer mi saplanabilir a canım? Sırtımızda hançerle dolaşmaktayız sadece.

Yusufu kardeşleri kuyudan çekmediler ki, gecelerini gündüz etmediler ki, gün ışıklarına kavuştular, ay ışıklarına kavuştular, suyun evini mühürlemeden kurtuldular, suya kavuştular.

Yusuf o kuyuda mıydı? Kuyudan Yusufu çıkaranlar kuyuya atanlar mıydı? Yusuf'un kuyuya yusufluktan başka yol alma kapısı var mıydı?

Güneş kuyuya hapsolsa, aksi bile çukurda kalmaz. Güneş kuyudaysa hapseden kim, hapsolan ne sual olmaz.

Şems dedi ki: Taşı yuvarladığınızda da ben Güneşimi kuyuda gördüm. Dışarısı ne karanlıktı, karanlığı görmediniz.

Hikmet güneşine yüzümü döndüm, gölgeyi dahi seçemez oldum. Ne karanlığı görebildim, karanlıkta görebildim ne de aydınlıkta.

A kuyunun ağzını balçıkla sıvayan kardeş, gördüğün ne, görmediğin ne? Ne karanlığı seçebilmektesin ne de aydınlığı.

Sırtında gecenin hırkası yok, gündüzün yeşerten nefesi. Hançeren kimin sırtının hançeri?

Kuyuya inen kendisini bulur, kuyudan kovayla güneş çıkartan da hiç değilse rahmeti. Sana az gelen bana ne kadar çok.

Güneşi gören sırtıyla da görür, sırt dönmez sırtını veren. Yüzünü döndüğün, baktığın herşey gördüğün değil.

Yusuf'u kuyuya yazan, Şems için kuyular kurutmaz. Kuyuya atılmayan dahi Yusuf m'olur diyelim de kenardan geçelim.

3 Mayıs 2009 Pazar

Tebrizli Şems Ve Mevlânânın Tek Kuralı

Kuralları götürecekleri şeylerden daha karmaşıklaştıranlara: Hakiki olun. Gerisi gelir.

Gerisi şekilden ibaret. Ama şekil, şekilcilikten ibaret değil.

Oluş, insanların içinde oluş. Bir toplumda oluş ve oluşma.

İnsanlardan ve insanlıktan kaçmayacaksın.

Oluş, hakikatin içerisinde sınanan bir hakikatlilik.

İnsanın kendisi oluşu bir yanış, kömürün elmasa dönüşmesi.

İnsanın sorumluluğunu, sınırını kavraması.

Yanlışlarının pişmanlık dünyasından çıkıp, anlayışa, insanî tecrübeye, tevazuya, "ben yapmam, biz yapmayız" dememe uyanıklığı ya da farkındalığına, pişen hikmete dönüşmesi.

Hakikate çarparak, sınanarak, özümseyerek, incelerek yontuluyoruz, biçimleniyoruz.

Yanlışla da düzelebilmemiz, eyleyerek aramakta oluşumuzdan.

Hem karanlıklar tökezletici, aydınlıklar yol açıcı. Hem de karanlık sığınak, aydınlık ele verici. Karanlığın merhametini, aydınlığın körleştiriciliğini bilmeden ne aydınlığın, ne de karanlığın var.

Görerek, hissederek, yoklayarak, düşünerek, kendimizi insan olmaya vererek yol alıyoruz, gündüz gece.

Uyanıklıkta, uykuda insanız.

Geliyoruz, gidiyoruz.

Tanık olarak. Yalanla yaşamayarak. Ama yanılarak, yanılsayarak.
Hakikatin sahibi değiliz. Hakikatte bir emanetiz. Geçiciliğiz. İnsanî iddianın, insancalığını yakalayabilen, kainatın kumaşıyla giyinebilen.

16 Ağustos 2007 Perşembe

Mevlânâ ve Tebrizli Şemsde Akıl Kavramı Üzerine Bir Not

Hem Mevlanada hem de Tebrizli Şemsde akıl diskursif, dilsel. Dil anlayışları modern linguistiğin sunduğu imkanlara kapalı değil.

Dil ve Hakikat örtüşmüyor. Burada Eflatun ve sonrasına da bir mesafe konuluyor. Dilsel interaksiyonun alanı hakikatin sınırı değil, hakikatimizin, yakaladığımız, yakalayacağımız hakikatin sınırı.

Şemsde öteki dünya dilli, sözlü bir dünya değil.

Hakikat sonsuz. Anlama ise ve sınırlı sonlu. (Anlayan) İnsan "zamanın çocuğu". Yani, yeni dille söylersek, bir yerden, bir duruştan anlıyor. Anlayan İnsan zaman(lar)üstü değil, tüm zamanların sonundan konuşmuyor, konuşamıyor, konuşamaz da.

Akla eleştiri aklın sınırlarını görmekten ibaret. AKLI SINIRLANDIRMA ÇABASI DEĞİL! Akla müdahaleden çok, ukalalığa, çokbilmişliğe, herşeyibilirliğe, tüm zamanlar için konuşurluğa, yorumun, anlamanın önünü kapatmalara müdahale!

Eskiden Gazaliden yola çıkılarak eleştirildiği olurdu Mevlananın. Bugünse Mevlana Gazaliye çatmak isteyenlerce eleştirilir oldu.

Dün İbn Arabiyi Mevlananın yorumuyla okuyorduk, bugün Mevlana okumaları İbn Arabi okumalarının uzantısı olmak üzere.

Gazalinin akıl eleştirisiyle Mevlananın akıl eleştirisini örtüştürmeden önce, dil ve hakikat teorilerini/anlayışlarını (explicit, implicit) incelemek gerek.

İbn Arabiden Mevlanaya doğru okumalar olabileceğini kabul ettiğimiz kadar, Mevlanadan Arabiye doğru bir okuma olduğunu da bilmek lazım.

Tebrizli Şems Hululiliği eleştirir. Bestamiyi yerdiği, gözdengeçirdiği olur, İbn Arabiyi de sorgular. Ama kendisi okunmadan, sorgulanmadan sevilir ya da eleştirilir. Üstelik iki ayrı Tebrizli Şems de birbirine karıştırılır.

Mevlanayla Şems'in her dedikleri örtüşmeyebilir. Her eleştirdikleri bir reddiye anlamını taşımaz. Her beğendikleri kölece bir onaylama olmak zorunda değildir.

Batı Felsefesi empirizm-akılcılık ikilemindeyken, Gazali bile akılcılar kategorisinde anlaşılabiliyordu (altmışlı yıllar). Bunu, empirizm revaçtayken şimdikinden farklı eleştirdiğimiz de olurdu. Özetle söylersem, Gazalinin akıl ve akılcılık eleştirisi, akılcı olarak tasnifine engel değildi, en azından bir zamanlar. Zaten akılcılık da her kavram gibi, zamantipik, paradigmatik olabiliyor. Burada da kavramın nasıl kullanıldığı, hangi anlamıyla kullanıldığı, hangi düzlemde kullanıldığı önemsenmelidir. Ne dendiğine dikkat edilmelidir. Ezberle, taşlaşmış kavramlarla münakaşa, eleştiri olmaz!

Akil akla tutsaklığı önermediği gibi, Aşık da düşüncesizliğin övgüsünü yapmaz.

Başkasının aklına değer vereceksek, başkasını anlamaya, başkasının derdini ayırt etmeye önem vermemiz de gerekecek.

Her anlama "ama bu şöyle şöyle de anlaşılabilirdi"lere, itirazlara açıktır.

Anlama, tevazu işidir.

Tüm zamanlar için bir kereliğine anlayıp, düşünceyi yasaklamak sadece ve sadece insanın kendisini "Tarihin Başını ve Sonunu Bilen", "Zamanın Çocuğu Olmayan" yerine koymasıdır ki, veyl demeden önce, akıl fikir dileyelim.

Arif, Bilge had bilendir. Anlama haddini, sınırını bilmekle koşuttur. Yorum da ölçü işidir. Hayat da.

Kuşlar gibi hür olsak da kanat yakmalarımızın zamanı ve yeri olduğu da olur. Büyük konuşmayalım. Yanılabilen, düzelmeye açık, itiraza açık, en önemlisi soruya açık insanlardan olalım.

Vesselam.