Yetti Artık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yetti Artık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2015 Pazar

Kimsenin Bir Gün Hukuka İhtiyacı Olmaz!

Hukuk olmayınca zaten "kimse" olmaz.
Hukuk'un alanı sosyalizasyonun, yani, toplumsallaşmanın alanıdır.
Kişilik, kimlik edinme sürecinin bir adı da "toplumsal dayanışma"dır. Dayanışmanın lağvedildiği, yani artık selamlaşmayan, selamlaşmamasında karar kılınmış bir toplum insan kimse yetiştiremez.
Hukukun silindiği bir toplum haksız ve hakikatsiz bir toplumdur.
Gerçekliğinin hakikatinden bile sürülmüşlük budur.
Sokaklarında artık insan avlanılacaktır!

18 Haziran 2013 Salı

ZAHİT SENİ İÇERİ ALMAMIŞ



ayakların çamurlu
şakaklarında kan
halıları kirlenir
odaya girsen

sen meyhaneye gel
şahların çizmeyle ulaşamadıkları dergaha
cemşit saki
yaralılar sultan

peymane yok
şişeyi kırıp attık çoktan
şarap biziz şişe biziz
ayık biziz uyuyan biz

meyhaneye gel 
kovulmuşların arasına gir
kanı dökülmüşlerin divanına


14 Kasım 2012 Çarşamba

YER DE GÖK DE YERİDİR İNSANî ANLAYIŞIN


Yerin doğrusu ile göğün doğrusu çelişmez.

Yer ve gök mecazdır, kelimedir o kadar.

Yeri göğü anlayış; gökten yağan ve yerden biten işaretleri, kitabı ve dünyayı, insanı ve hayvanı, maddeyi ve kavramı anlayış kendini hakikate açış işidir.

Hakikate hakikatten itirazla, yani hayatın söylediklerinden itirazla açılırız. Ezberlenmiş tecrübe ya da yorum ile değil.

Yorum yorumlara ışık tutar, yol açar. Hayat itiraz eder: Düzeltirsin. Düzelttiğin yine bir yerde takılır.

Bu iş böyle. Kolayı yok.

Hayatsızlık hiç mi hiç hakikatlilk değil!

1 Ekim 2012 Pazartesi

Mesnevîyi Okumak Değil, Hayat Yoldan Çıkarır: Hayatsız Kalın, Sınanmayın!

Allâmeler "Mesnevî yoldan çıkarır, okumayın!" diyorlarmış.
Okumayın!
Mesnevîde bir hakîkat varsa onu zaten hayat karşınıza çıkarır, hakîkat derdiniz varsa, sabrınız varsa.
Mesnevîden kafanız karışacaksa yine okumayın, hayatın halleri zaten kafa karıştırır.
Fırtınada, hayatta; söze, bilgiye, hayata açıklıkta durulmak risklidir.
Evinizde oturun.
Sağa sola bakmayın, hayata atılmayın bu imkânınız, lüksünüz varsa.
Sokaktaysanız, itilip kakılacaksınız. Bir kitabın anlattığı itilip kakılmanın hikmetidir sadece, siz sahiden itilip kakılacaksınız. İtilip kakılma size hikmeti sunduğu kadar insanlıktan çıkmanın kapısını da açacak. Hikmetine dayanamayan, şiddetine ne kadar dayanır ki?
İnsan dayanıksızdır, insan çiğ süt emmiştir. Dalgalarla boğuşmaya kalkmayacaksınız ki bu da bir had biliştir.
Dalgalarla boğuşacak, hayattan gelene rıza gösterecek, güçlüklere göğüs gerecek, aşılmaz dalgalara kulaç atıp da gönül rızasıyla boğulacaksınız: Bu da bir had biliştir.
Birisinin yarasını sararken mikrop kapabilirsiniz, sarmayın! Birisinin hayatını korurken onun yiyeceği bıçağı siz yiyebilirsiniz, kurtarmayın, üzerine kapanmayın! Bir  risk almayın, hayatlanmayın, halk içine karışmayın! Korkuyorsanız, sakının!
Mevlânânın geleneği tersini söyler: Üzerine kapan, bıçaklan! Hayattan kaçma! Çalış, insan içine karış! Başkalarının yaralarını sar! Başkalarının sırlarını küçümseme, gece gibi ört!
Korku insana mahsustur. Gizleyen korkunun esiridir. Saklanan günahsız sevapsızdır da.
Hayata bulaşacaksan hayatın ustası olacaksın. İnsan hayatını, kainatın hayatını bileceksin. Bilmemezlikten gelerek değil, bilerek, kapışarak, boğuşarak insan olacak, insan kalacaksın.
İsteyen okumaz, ben okuyorum! Ne günahsızım, ne hayata yasakçı, ne cenneti garantili, ne cehennem kaçkını. Bütün sınanmalardan başarıyla geçilemeyeceğini bilerek, bütün sınanmalardan geçmemek için, başkalarından öğrenmek için, bilginin tecrübesiz cehalete esaret olduğunu kavrayarak, başkalarının tecrübelerine de açılarak okuyorum. Bizim ve başkalarının bilgelerini, bilgeliğini, hayatın hikmetini...

Bu halk ile kurduk güzelliğin kurulması en zor kalelerini. Onların hayatı, çilesi, derdi, tasasından kaçarak onların yol açanı olmak ne mümkün? Geçmişini yasaklayarak geleceğini sterilize etmek akıl kârı değildir. Daha iyisini biliyorsan daha iyisini yaparak, daha iyisini söyleyerek yönlenirisin geleceğe!

29 Eylül 2012 Cumartesi

Fütüvvet'e Düşman Bir Tasavvuf!


Adamlık, mertlik, yiğitlik, kadunluk, komşuluk, insanlık, dürüstlük, daha iyi insan olmak gibi şiarlar önem sırasını yitirip ayak altına alınmaya başlanınca geriye sadece Aziz Petrus geleneği kalıyor: "İnan!"

İnansın da neye inansın? İnandığı nedir?

İnanç inandığın şey ile özdeş değildi bizim geleneğimizde.  Faniliğimiz, bir tarihte oluşumuz; bir zamandan mekandan anlayışımız, hakikatin sahibi değil yanılması kaçınılmaz yorumcusu olmamız, teorinin hakikat özeti ya da usaresi olmadığı anlayışı; praksis ve fronesis anlayışı bizde beslendi, ilerletildi ve batıya hem praksis felsefelerine hem de yorumbilgisine aktarıldı.

Bu büyük geleneğin sanal takipçileri ise "inanın, yorumlamayın!" diyorlar. Oysa yorumlayanın inanç meselesi vardır. İnanç ezber değildir. İnanç hakikat şifresini ele geçirmişlerin işi değildir. İnanç hakikatin sahibi olmadığımızdan, herşeyi bilemezliğimizden yola çıkar. İnanç dogma değil, arifane tevazu işidir! En azından tasavvufun tasavvuf olduğu zamanlarda bu böyleydi! Karşıtlarını yanında taşısa da onların da gündemini belirliyordu.

Bugün Gelenek diyalektik düşüncesinden; praksis ve fronesis anlayışından; tranzendental temellendirmelere karşı toplumbilimsel temellendirişi ve monolojik felsefe geleneği karşısına diyalojik geleneği çıkarışından uzak; şekilde, geçmişinin gölgesinden ibaret bir gösteriler dünyasında yaşıyor.

Her gün yeni bir şey söyleyen, teoriyi genişleten, işleten anlayış bunu teorinin hizmetinde yapmıyordu: Tersine derin entelleküel duruşu hem kendi hayatını, hem hayat anlayışını sürekli işleyen, hatadan öğrenen, yanlışla da temizlenen ve düzelen bir anlayışın kendisini ifadesi idi.

Kainatı okumak, kainatın ayetlerini okumak ile Kitabı, kitabın ayetlerini okumak aynı oluş, oluşum, insanlık düşüncesinin bir parçası idi.

Tekniği kullanmayarak, sadece oyuncak ederek parya olmadık: İnsanlık anlayışımızı terkederek paryalaştık! İnsanlığı da çukura sürükleyebilirdik: Batıda özellikle sol düşünce insanlık değerlerini bir ölçüde ayakta tutabildi ise bizim ayakta tutup aktardığımız bir düşünce damarının, insanlık anlayışının sonucunda oldu.

Batıdaki inanç ve bilim kavgası ilk çağlardaki  teori ile praksis tartışmasının temellerinden koptuğu bir diskurda kavgadır ve iyi ki düşüncenin bağımsız alanlarına, bağımsız düşüncenin hür ve demokratik diskuruna tasallut edememiştir.

İnsan olma, daha iyi insan olma, komşuluk, sadakat, adaletle davranmak gibi dertleri olmayanların ne bilme ne de inanma dertleri vardır. Onlar ezberden, sınanmaya kapalılıktan, duyarsızlıktan ibarettir!

Aziz Petrus? Temsili bir Aziz Petrus idi. Ezbercilerin, ezbere Aziz Petrus'u.

27 Aralık 2011 Salı

Ey Maneviyatçı ve Muhafazakârlar! Gözetleme, Tecessüs ve Yakıştırma Hamlesi Ne Zaman Tamamlanmış Olacak?

Gözetlemede, tecessüsde, yakıştırmada kimselerden aşağı kalmadığınızı gördük.

Başkalarını ne ile suçladıysanız, vaad edildiği gibi aynısı başınıza gelmeden durmayı bilebilecek misiniz?

Başkalarına yakıştırdıklarıyla suçlananlar, bu dünyada başkalarına yakıştırdıkları başlarına gelmeden terk-i dünya edemeyecekler yine de şanslılar, yeniden mazlum olabildikleri için, bir anlamıyla dahi olsa.

Hep haklı, hep kusursuz, hep tepeden bakan olmamak, başkalarına verdiği acıyı tadmış olmak insan vicdanı için daha iyi bir başlangıç noktasıdır. Günahsızlıktan, hatasızlıktan değil de insan olmanın gurur ve azabından konuşmak bambaşkadır.

Birbirimizi her ne kadar daha iyi tanımaya başlamış olsak da, bu iştihadan vazgeçmek; örümcek ağı serip tuzak atma, kafes kurma dönemini artık kapatmamız lâzım:

En iyi tuzak atabilecek, bent kurabilecek ve bütün tuzakları okuyabilecek olanın dersini mi bekliyoruz?

Hikmete kapalı olanın burnu sürtülür, sürtülecektir!

Sadece bildiklerini okuyanların değil, anladıkları ve kavradıklarını öğretemeyenlerin de sorumlulukları ortaktır!

18 Aralık 2011 Pazar

Deprem Hadisi ve Çocuğu Yanan Ana

Oğlu İbrahim'e gözyaşı döken Peygamber'in kendisine cenazeye ağlamayı men etmişliğini hatırlatan Avfoğlu Abdurrahman'a verdiği cevaptaki hikmete dikkat etmeyenler yıkıntı altında kalanlara, din anlayışları üzerine bin bir yakıştırmada bulunulmuş  birilerine  yüzlerini dönerek: "Bu depremler muttakiler için bir nasihat, müminler için bir rahmet, kafirler için bir azaptır!" diyebiliyorlar.

Hadisten haberdar olmak her durumda ona başvurmak için yetmez. Bağlamı, kapsamı  dışında ve temellendirici bilgilerden habersiz ortamlarda "yorumsuz" olarak alıntılamanın da bir yanlış yorum çeşidi olduğunu yorum geleneğimizin bir kriteri olarak akıldan çıkarmamamız lâzım.

"Yorumda yanlış yok, ben ne söylersem doğrudur, zaten kendim bir katkıda bulunmadım, olanı söyledim!" diyen hakikate zulm ediyor durumuna düşer!

Peygamber torunlarıyla oynarken, birilerini selâmlarken; insan gibi dertlenir, hüzünlenir, sevinirken kendi sözü önüne konulurdu bazan. Bunda bir kasıt da yoktu çoğu kez, çünkü söylenilenin hikmeti yoruma "yorumlananı söyleyen"in itirazında biraz daha açığa çıkar. Anlam konuşma, söyleşme, alışveriş içerisinde kendisini ele verir, sınırları belirir.

Deprem hadisinin kaydı, nakli, bağlamı hakkında uzmanları konuşur. Doğrudan kendisinden yola çıktığımızda tek bir konuya işaret etmediğini, bir yığın düşünce ve ilke yumağına, fikir yürütüm zincirlerine, hayata, kadere, sorumluluğa, hürriyete, sınırlılığa, kırılganlığa, faniliğe ve sonsuzluğa dair bin bir konuya gönderme yaptığını görüyoruz.

Eğer Peygamber yaşasaydı, evlâdı yananları kucaklamayı, evini onlara açmayı tercih ederdi kanısındayım. Söyledikleri acı çeken insana tepeden bakıcı değildir. Kendisi de acı çekmiştir, ve acı çekenlerin yanında yer almıştır.

Acıya takılıp kalmamayı, affetmeyi, ileriye bakmayı, bireysel sorumluluğu ve kaderi unutmadan hayata daha büyük bütünlüklerden de bakmayı işaret eden sözü ile insan incitmek ayıptır!

Düşmanın bile olsa karşındaki, acısı olan insan olarak kardeşin. Kalanda kabahat buluyorsan, ölenin sıfatını sen mi vereceksin? Senin acın varsa böyle konuşmazdın, onun acısı varsa böyle konuşamazsın.

Bu kadar çok alıntı ve gaf yine de birilerine "bu böyle değildir!" deme fırsatı verdiği için hayırlıdır. Hata ise büyüktür, kibir kaldırmaz. İnsan ancak yanlışını düzeltmeyi bilerek, duyarlılığını açık tutarak, tecrübeye açık durarak yorumunda yani sözünde ve alıntısında yerli yerinde davranıyor olabilir.

Uzatmamak için konuyu güncel bir eleştirime bağlayarak anlam alanlarından birisine daha kavuşturayım: Kimse kimseye "iyi ki başına bu felaket geldi, o sayede güzel okullarda okudun!" diyemez dedik, Dersim konusunda. Zulümden veya felaketten hayır çıkacağı üzerine dair gerekçe o felaketten, zulümden, zorluktan, yıkımdan çıkan insanın iç sesi, kainat anlayışı olarak başka; mazlumlara, kurbanlara, kazazedelere, felaketzedelere başlarına geleni bir haketmişlik gibi dayatan zalimin, zulüm avukatının, ihmali olanın, yardımda eksik kalan insanlığın iddiası olarak başkadır.

Rıza lokmasını bilene rıza dersi vermek de ayıptır gerçi. Rıza dersi almak için konuyu açarsın, açacaksan. Başkasının dile getirmek istediğini senin dile getirmen başkadır. Hasta bir arkadaşımın hastalığından kazandıklarını, onun söylemek istediklerini, söyleyebileceklerini dile getirmem farklıdır. Daha da ilerisini paylaşmış, selamlı salâvatlı insanların arasında konuşulması tabii ki başkadır. Bir hasımlıktan formule edilmesi başka.

Uyarılar? Tabii ki olacak. Ama, acı çeken insanın ufkuna bir kabus bulutu gibi çökmeden. Evet, bu dünya soğuyacak, dağılacak. Acısı olan bunu işitmek istemez değil, afra ve tafrayla söylenmesini işitmek istemez. Tepki insanın çiğliğine olduğunda, hakikat iddiasınaymış gibi mesele uzatılmamalıdır.

Sohbet hatip işi değil arif işidir. Hitabetin hakikat ile alaka kurucu yanları vardır, sohbetin ise karşılıklı anlaşma süreci içerisinde insanı değiştirerek, ufkunu genişleterek anlamaya ulaştırması. Hatibin arif olmaması, hitabeti de monoloğa çevirir, bu da başka bir sorun.

"Öldürmeyen güçlendirir!" derken Nietzsche benzer bir şeyden bahsediyor. Bize bir işkenceci bunu dediğinde de gücenmemiştik ama: İnsanî bir tecrübeyi bize açıp, kaybolup gitmişti ufkumuzdan.

Peygamber ise felaketler, belirsizlikler, sarsılan zeminde insan olarak ayakta kalmanın ufkunu konuşturuyor. Buruk, kindar, intikamcı bir ufku değil, herşeye rağmen insanca hayatı, dayanışmayı, iç huzuru ufuk olarak sunuyor. Ve elbette acısız, içi kıpırtısız insanlara değil. Ciğeri dişlenmiş Hamzanın ailesine, çocukları katledilecek kızına, hepimize insani vakarı ve tevazuyu, yarın ölecekmiş gibi ve hiç ölmeyecekmiş gibiliğin emeğini, çırpınmasını öneriyor.

Yerli yersiz alıntılar yerine birbirimizi şeytanlaştırmalarımıza itiraz geleneğin hakikatini daha doğrudan konuşturacaktır. Hayatı olmayan yorum zaten söz konusu bile olamaz!

Gücü olanı kimse eleştirmiyor artık eskisi kadar, biz gelenekten hoşnut olsak bile, gelenek bizden hoşnut mu emin değilim Efendim!


Hikmetin kürsüsüne çıkan konusuna da hakim olsun bir gün: Bu rüya da biz "Kenardan Geçenler"in!

17 Aralık 2011 Cumartesi

Cehennemi Bu Dünyada Kurmaya Kalkışanları Gördükten Sonra!

Tasavvuf başkalarını gözetleme ve izleme değil, kendini gözetleme, izleme, hayatını sorumluluğuyla buluşturma sanatıdır, eğer bir gözleyici, izleyici sanat olarak göreceksek.

Rind hep verecekli olan taraftır. Alacağı yoktur. Yaptığının ödül olarak bir karşılığı yoktur. Hayat sevincinin, tutumunun, anlayışının eseridir yaptığı.

Yaptığını hep daha iyi yapabilişler içerisinde bir sorumluluk terbiyesi olarak görür insan. Eksik yerine getirmelerden, aklı sonradan başına gelmelerden kaçınamayacağını gördüğü halde daha iyisini yapma çabasından kaçınmadığında şenliği başlar insanın. Kusurunu kabullenmesi, yarımlığını, eksikliğini kabullenmesi içinde bir sorumluluktur, olgunlaşmadır, mükemmeliyet arayışıdır rindin insanlık arayışı.

Hangi yüzle hakkın divanına çıkacağını düşüne düşüne insanlığının sınırlılığını keşfeder, kavrar, kibiriyle alay eder, insanlıktan, sınırlarından, faniliğinden hoşnut kalarak kendisini değiştirir, öğrenir: Ne yapacağını bulmuşluk değildir bu, ne olduğunu bulur gibi olmuşluktandır.

Rind, görüldüğünü görür. Yani kabul eder. Gizlisi saklısı yoktur. Gizlisi Saklısının Olmadığına ortak koşana, ortak düşene muhabbeti yoktur sadece. Rind, saklamaz, saklanmaz ama, tecessüse de meze edilmeye muhabbet duymaz.

İnsanın hesap vereceği divanı bu dünyada kuranlar cehennemi bu dünyada kurmaya kalkanlardır.

Bu dünyada Şeddat cenneti kurmaya kalktı. İrem bağlarını tufan aldı. Sivas Katliamında yazmıştım yıllar önce, tekrarlayayım, Kerbelâ da aklımızda olarak: Bu dünyada cennet kurmak çabaları naif ve iyi niyetli ütopyalarmış meğer, cehennemi bu dünyada kurmaya kalkışanları gördükten sonra!

Ey insan! İzleme, gözetleme ve teşhire meşruiyet biçme imkanları çok sınırlıdır. Ahlak tek yanlı eyleme olduğundan (karşı taraf cevap versin vermesin ahlaklı davranmak olduğundan!)  ahlaki meşruiyeti kesinlikle yoktur. Hukukî meşruiyet ise herkesin kabul ettiği ve herkese eşit derecede işleyen ve işletilen bir hukukta sınırlı bir anlamda söz konusu olabilir. Kullanan, intikam alan değil gece karanlığı gibi insanın iyiye doğru değişim hakkını ayakta tutabilen bir hukukta.

Öldürmeyenin güçlendirip olgunlaştırması da yapılanı meşru kılmaz. Zulme uğrayanın tesellisi, zalime gerekçe olmaz: Bu da bizim hukukimsi argümentasyonu gerçek argümandan ayırmak için önereceğimiz normatif  ölçütlerden birisi olsun!

Teşhir temelli ya da temelsiz de olsa hak ve hukukun önüne geçirildiğinde nesnesini mazlumlaştırır, öznesini zalimleştirir.

Dünyada her canlı ölümlü mazlumlardan olmayı tadmaya heveslenmeyebilir. Zalim olmaya heveslenmek dünyadan elinden geleni yaparak yarım ömrü tamamlayamayacağına emin oluştan değilse de zahmetsizlik ve çilesizlik talebindendir.

Döke saça, eksik ama elinden geleni yapmaya çırpınmış insanın günahkâr huzuru  vicdanı kin mantığıyla boğmuş cennet garantili, kendisini günahsız ilan etmiş rüyadan ve riyadan daha uyanıktır.

Gözetlemeyin, izlemeyin, dinlemeyin, peşinen yargılamayın. Haklı dahi olsanız, haklılığınızı kaybedersiniz Ey Talip!

Verdiği sözü inkâr eden insan olmaktan daha büyük bir zulüm yok özümüze/varlığımıza karşı!

28 Kasım 2011 Pazartesi

Semazen Olacaksanız Zahmeti Bırakın, Nevşehir İş Kurumuna Başvurun!

"Turizm bölgesi olan Nevşehir'de turizm işletmeleri tarafından özellikle semazen eksikliği bulunduğunu tespit eden Kurul, bu konuda yeterli çalışacak personel yetiştirmek üzere kurs açmaya da karar verdi."

Ben "düşe kalka semazen olunur, gösteri semazenliği olmaz, semazenliğin okulu hayattır" demiştim. Demokrat bir insan olduğumdan karşıt duruşu, görüşü de sunuyorum.

İşte böyle. Dünyanın ve dünyada oluşun bin bir inceliğiyle boğuşmak yerine bir meslek olarak semazenlik pişirilmiş, kotarılmış sunuluyor. Siz beni dinlemeyin. Ziyafet masalarında raks edin. Bu ister yemekteyizvari sofralar olsun, ister muhafazakar siyasi parti toplantıları, çıkın sov yapın, çoluk çocuğunuzu geçindirin.

Doğru mısrayı bulmak için 17 sene çırpınan şair, çöle düşen aşık, hikmet peşinde ömür tüketenler, hepsi hepsi gereksizler.

Ve, gereksizler kapısıdır bizim kapımız:

Tüm dünyanın gereksizleri, esersizleri, hâlâ ortaya bir şey koyamadan çırpınanları, yollarda, kütüphanelerde, çilehanelerde ömür çürütenleri bu kapı sizin kapınız. Kim olursanız olun...

18 Kasım 2011 Cuma

Peygamber Ebu Cehil İle Akraba İken

Bir yetkilinin insanların içeri atılmaları ve tutuklanmalarını savunmak için  "onun şu akrabası şunu yapmış, bu akrabası bunu yapmış!" demesi üzerine.

Ele geçebilecek her taşı her bir yöne fırlatanlarımız olduğuna göre günahsızlık iddiasında olanlarımız az değiller. İsa "günahsız olan ilk taşı atsın!" dediğinde ileri adım atan çıkmamıştı. Ya o zamanın insanı ne yaptığını bilebiliyordu ya da bugün insanlık büyük ilerlemeler kaydetmiş durumda.

Mevlânâ seyit, şerif ve sıddık olduğuna göre o da Ebu Cehil ile akraba. O kendi içindeki cahille savaşırken başkalarının geçmişi üzerine hırkasını örtebilenlerdendi.

Başkalarının geçmişini kurcalamamak neden mi önemlidir? İnsanların kaderi üzerine söz söyleyebilir olduğunuzu, sorumluluk ve hayatlarının şekillenişini esir etmeye, dondurmaya, belirlemeye kalkabilecek bir yetkinizin olduğunu düşünmeniz ile başkalarının kaderleri üzerinde söz sahibi olma inancına gideceğiniz için!

Sabah ezan vakti idam edilmek üzere olan bir rum mahkûm'un üşüdüğünü gören Mevlânâ, hırkasıyla onun sırtını örter, camiye gider. Cellâtlar adamı idam etmeyi reddederek üstlerine giderler. Onlar da kadıya, yöneticilere. Gelişmeler sonucu Mahkûm affedilir ve Mevlâna'nın yanından ayrılmaz, ömür boyu dostlarından olur.

Zamanın ileri gelen "günahsız fazilet sahipleri" ise, Mevlânâ'nın "kendileri gibi faziletli insanlar dururken" halktan, meslek sahibi, çalışarak geçinen insanlarla yani "avam"la oturup kalkmasından hoşnutsuzlardı. Mevlânânın dostlarının elit meclislere alınmadığı olurdu. Tüm arkadaşları içeri alınana kadar kapıda beklemesi, içeri girmemesine dair menkıbeyi doğrular beyitleri vardır mesnevide. Kapıdan arkadaşlarını geçiremeyen, insanlık eşiğini de atlatabilir mi?

...

Hukuk "geçmişte o şunu yaptı bunu yaptı, yine yapar" üzerinden işlemez. İşletildiğinde ise vasilerin, şımarıkların, hakikatsizlerin hukuku olur.

Hamza ve Ömer'in gençlikleri üzerine müşrikler neler dememişlerdi ki? Onlara kulak kabartanlardan olsaydık, ne bir Ömerimiz olabilirdi, ne de Hamzamız.

Ebu Cehille akrabalık önemsiz bir şey, içimizdeki arif, aydının karşısındaki ebu cehilliğimizi, kendi cehlimizi görmememize ne denir?

Mesnevide Firavun ve Musa insanın kendi iç çatışmasındadır da.

Bir tutuklanan hanım için söylenenler Rabia Hatun için söylenenlerin yanında hafif kalıyor.

Zalimliğinden pişman olup tacını tahtını atmış, insanlar içine karışmış bir padişahı linç edebilir adalet cellatları. Ya halâ padişah kalsaydı, kalarak değişseydi? Semiz atının üzerindeyken, kapıkulları yanındayken, o dinleyecekken bile söylemeye cesaret edebilirler miydi söylenileni?

...

Tutuklu bir insan için uluların, büyüklerin, sevdiklerin için de uygulanabilecek bir kuralın varsa onu uygula.

Mevlânânın evlatları içinde de tutuklanmışlar, isyan etmişler, borcunu ödememişler vardır, var. Kendi yolları, kendi hayatları, kendi sorumluluklarıdır.

Her tutuklanışı, karşı duruşu kriminalize etmenin ise bir anlamı yok. Ebu Hanife de tutuklanmıştı.

Ve en kötü insanın bile soyunda muhakkak rahmetle anılacak birileri çıkar!

...

Soyum sopumla affedilecek, soyum sopumla eziyet göreceksem, karşımdaki dil zulüm dilidir. Hukuku adaletinden ayrı kıldığı için!

İnsanları cürümleriyle, eylemleriyle yargılarsın. Bunun için de video kaset sızdırarak zemin oluşturamazsın. Daha ağır suçlar, talan ve yalanlar için belgeler bulunamazken, her gazetecinin telefon konuşmasının devlet kurumları aracılığı ile medyaya sunulması geleneğe göre adalete zulüm kategorisine girer! Reelhukuk'u bilemem. Hukuk'un temellenmesini sağlayan hakikatle hüküm, adaletin her yana ve yöne işlerliği prensibidir.

...

Bizim neslin hayatı karakollarda, işkencehanelerde geçti. Bizden özür dilemek yerine her aklına esen bazan haklı bazan iftiradan ibaret iddialar için geçmişimizi paspas etmeye mi çalışacak? Onlar başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi karanlık olmayanlardır. Aydınlatma teşhirle değil hukuki meşruiyette ve ahlakın terketmediği diskurlarda yürür.

...

Adalet, propagandayla, ona ayrı buna ayrı kriterlerle hayata geçirilmez.

Dostun da düşmanın da kanunlar karşısında yeri birdir.

Teşhir edersen hesap da vermeye açık durursun. Onlara işkencede neler yapılmış, adaletsizliğe ve zulme uğramışlar mı, madem bu kadar çok şey biliyorsun, zulüm karşısında ne yaptın diye sormazlar mı?

...

Zulme ve eziyete uğramışların yaptıkları kendilerine yapılana karşılıktır diye düşünmüyorum. İnsanlar adalet karşısında eylediklerinin hesabını verirler. Karşılarındaki adalet ise, olur olmaz her şeyi konu edinmez zaten.

İstiklal Mahkemelerine bugünlerde çatanlar çok, çok da, onların astıklarının çocuklarına yapmadıklarını bugün yapmak, soy ve akrabalık suçu yaratmak nedir? Eleştirilen nedir?

Hiç bir insanın geçmişi boş bir yapraktan ibaret değildir. İnsan hayatla öğrenir, pişer, olgunlaşır.

Yenimuhafazakarlığımızda insan hayatı yok. Hatasızlık hayatı var. İnsansız bir insanlık. Ya kutsallaştırılan insan kavramı ya da içi boşaltılan!

Kaldı ki, itiraz isyan bazan ahlaki yükümlülüktür.

12 eylülde devlet kurumlarında genç kızlara tecavüz edildi. Sayıları belli. Yapanlar belli. Bunları yapanlar akrabalarının merit listelerini etkileyecekler mi? Eklense adil olacak mı?

...

Bir iç savaşın yaraları silinmeden, acıların üzerinde raksederek yeni yaralar kanırtılıyor. Affedilemez yanlışlar yanılmazlık iddiasıyla yapılan yanlışlardır, pişman olmayanların yanlışları. Yanlışın kaynağına kutsallık atfediş her daim karşımıza çıkan.

İnsanları yargılayabilirsiniz, tutuklayabilirsiniz ama yaptıklarınız sorgulanacaktır. Her sorgulayanın kasedini yayınlarsanız, iktidar makamından cevaplarsanız meşruiyet derdini bir kenara bırakmış olursunuz. Tutuklu ve hükümlülerin, vatandaşların özel hayatları, geçmişleri orta malı değildir. Devletin ve meşruiyetini hukuktan almayan hiçbir kurumun kamu yararı adına teşhircilik hakkı yoktur.

İnsanlar gaf yapar, devletin gaf yapma hakkı yoktur.

...

Böyle devam ederse, adalete, kanun karşısında eşitliğe inancımız sıfırlanacak. Yeniden bir halk olmanın temel tartışmalarına döneceğiz.

Onca emek, alın teri, bin yılların çabası sıfırlanacak.

Vahim olmasa durum, buradan yazmazdım.

24 Ekim 2011 Pazartesi

13 Yaşındaki Çocuk İçin "Keşke Kurtarmasaydınız!" Demek

Yıkıntı altında bekleyen 13 yaşındaki çocuk için "büyüyünce devlete kurşun sıkar, orada kalsın!" diyebilenler var.

Bunu içimizden bir kişi bile söyleyebiliyorsa ne bu dünyada, ne de öbür dünyada yerimiz vardır.

Enkaz altında kalanlarda devlet memuru, öğretmen ve öğrenci oranı nüfusa oranlarından daha yüksek. Bunun kamu kuruluşlarının ruhsatsız bina yaptırabilme imkânları ve hukuksuzluğu işbitiricilik görme eğilimi yüzünden olup olmadığını zamanla göreceğiz. Kurtarılacakların kimler olduklarını, nerede doğup büyüdüklerini bilebilmemiz ne mümkün, ne de gerekli.

Kerbelâda, Çanakkalede, Medine Müdafaasında, Kuttül Ammarede, İstiklâl Harbinde en büyük kayıpları vermiş ailelerin evlâtları vatandaşlarımızı insafa ve insanlığa çağırıyorlarken, Vatan için hiç bir fedakârlıkta bulunmamış magazinciler, tatlısu vatanperverleri, sosyalmedya şımarıkları ahkâm ve kin kusup duruyorlar.

Ahlâksızlık ve insafsızlık bu kadar pervasız olabiliyorsa, toplum olarak geleceğimiz karanlıktır.

Hapishaneye itfaiyeci, acil servise hekim olarak gidiyorsan, dostun da düşmanın da bir: Yangın, kanayan yara yüz göz olacağın şey.

Esirine yediğinden yedirmeyen, aç ve açık bırakan dahi bizden değilken, kim hangi cüretle bizim adımıza konuşabiliyor ve insanların geleceklerini düşmanlıkla itham ediyor?

Dostluk da düşmanlık da geçer. Kardeşin kardeşe karşı olduğu olur. İnsaf, ahlak ve hukuk ise her daim bayrağımız olmalıdır! Dostsuz olur, adaletsiz olmaz. Kardeşsiz olır, insafsız olmaz.

Yusufu kuyuya atan kardeşleriydi. Kurtaranlarsa belki bir zamanki düşmanları.

"Bırak çıkarma!" diyen o zaman da olmuştur. Çıkarsa da çıkarmasa da, kalan ve gidenin hesabı kalmadı bitti.

Kuyudan canavarları bırakmaya kalkarsın, adına da hukuk dersin, ama, komşunun kuzusunu da yangından kurtarmazsın. Komşu düşman diyelim, kuzu da mı düşman?

Bataklıktaki kanlına el uzattığında dahi, sana yaranmasını beklemediğinde dost bulursun kendine.

Yani yaptığını yapman gerektiği için yaptıkça, insanlar da kendi yapmaları gerekenleri yaptıkça dünya dünyalığını bulur.

Sırta inen hançer de, sırtına siper oluşlar da sırtını güvenle insana dönebilenin yaşayabileceği bir şey.

Bir kazada "neredensin hemşerim, sabıka kaydın var mı?" diye soracaksak, kazanın ta kendisi oluruz.

Suçsuza zulüm önereceğine, onun masum ya da masum olmamaya gidebilecek hayatına, bir özgürlük olarak insanlığına izin ver, bu iznin senden geldiğine inanıyorsan, bu kadar kadirsen, çok bilmişsen, güçlüysen.

Bu kadar güçlüysen, kararlıysan kendini insan et, sana bakan gözle bak kendine!

.....

(İnna lillah ve inna ileyhi raciun. Yakınlarına ve canı yanacak insanlara sabır kendisine rahmet diliyorum. Sabah ölüm haberini aldım. Yazık! Onun kurtarılmamasını savunan gaddar alçaklara karşı fazlasıyla yumuşak davrandığımız kanaatindeyim! Daha kararlı olmak, daha tavizsiz olmak durumundayız, bir insanlık ülkesini ayakta tutacaksak!)