"Bunda ne var diyor" birisi. "Şairdir, hissidir, fazla birşeyler arama!"ya getiriyor öteki, yarım ağız savunmasında. "Şairdir!" diye kimlerin aşağılanmaya çalışıldığını unutmuş görünerek.
Bunda ne mi var? Söylenebilecek herşeyin özeti var. Felsefenin, tasavvufun, yorumbilgisinin kovaladığı herşeyin. Ve Mesnevinin.
Yunanistanda tapınak kapısında şiar "Kendini Bil!". Bizde "yeni zamanlara" kadar şiirde, hayat tarzında, insan duruşunda şart koşulan şey, kendini bilmek. Bir duruşun, birbirinden kopyalanmamış iki ayrı kolu. İki ayrı bahçecilik.
Tasavvuf, insan olma, kendini bilme çabasının dillerinden birisi. Dinin kendisi değil. Felsefe de değil. Oluşun, oluşmanın praksisteki düşüncesi.
Ne bizimle başlayan, ne bizde biten, insan olmanın yükümlülüklerinden, derdinden ve imkanlarından yola çıkan insanın sesi. Çarpılabileceği zemini unutmadan doruklarda gezinebilenin işi. Neşeyi, sevinci, aşkı "görmeme, farketmeme ve unutkanlık" üzerine kurmama.
"Kendini bilme"yi küçümseyenin ilmi nedir, ilim bilmek ise?
Yunusun, ilim bilmeyi kendini bilmeye, praksis'e, fronesis'e bağladığı şiir okunarak bunda ne derinlik var şimdi diye alay ediliyor. Savunulan da sanırım felsefe, düşünce, kelam olmalı. Onları "bildikten" sonra söylenmiş bir şiir olduğunu okuyamadıktan sonra?
...
Yunus tek bir kişi mi değil mi bunların burada pek önemi yok. Bir Yunustan yirmi Yunus çıkarsak ne değişecek? Derin, çetrefilli bir sorunun hazmedilmiş, kavranmış, farkedilmiş şiiri. Ne güzel şeyler söylenmiş insan dilinde!
...
Yunus, Rabia Hatun "cahil" olsalardı, ümmi anlamında ne önemi olurdu? Hayata hakkaniyetle, hakikatlilikle, riyasız, yalansız, kibirsiz bakan insanın kendisini diğerlerinin tecrübesine ve tecrübesini de diğerlerinin tecrübelenmesine açması sıradan bir iş mi? Hayat sahibi insan, tecrübenin yetersizliğini, bilginin körleştiriciliğini görecek kadar tecrübe ve bilgi sahibi olmuş insana kim cahil diyeblir?
Birilerinin dediklerini, halk nezdindeki yerlerini savunur gibi yapmak için şairliklerinden dem vurmak pek hoş değil. Şairdir, hamdır. Molladır, hamdır. İnsandır, hamdır.
Pişkindir, hamdır. Pişmekte oluş, pişkin olmak değildir, ateşte, tavda, yolda, gayrette, ter dökmede oluştadır. Pişmek devam eden bir iştir, beşikten mezara. İnsan oluş, terbiye ömür boyu devam eder.
Halk bunu seçmişse, bu halka avam diyen avamdır.
Olgunlaşmak soyluluktur. Soyluluk miras edinilmez. Geleneğin sorumluluğu üstenilirse, içi doldurulur.
Aşk, düşüncenin düşmanı, rakibi değildir. Aşksızlık, sorumsuzluk da bilmeyeni bilir yapmaz.
Sen bilmiyorsan, anlamıyorsan, senin bilmediğin, anlamadığın söz konusu ettiğin. Meselenin aslı değil.
Eleştiri, anlama, kavrama çabasının içindedir. Aşk işidir, hakikat işidir, ezber tanımaz. Sen istersen yine de anlamaya çalışmadığını yaftala dur.
(İleride "Yorumbilgisi"nde "kendini bilmek, had bilmek" gibi kavramları ele almaya çalışacağız)
21 Ekim 2009 Çarşamba
"İlim Kendin Bilmektir" de Ne mi Var?
Etiketler:
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
15 Ekim 2009 Perşembe
"Olduğun Gibi Görün" İle İlgili Olarak
"Olduğun gibi görün göründüğün gibi ol"u bugüne kadar daha çok sanırım felsefi/dilbilimsel anlamıyla ele alma durumunda oldum. Nedeni iletişimi "garantileyen" karşımızdakinin söylediğini kastettiği ve kastettiğini söylediği önkabulüne (Habermas'ın metodolojik anlamda ütopyası!) temel hazırlayışı.
Mevlâna metodolojik bir önkabulle uğraşmıyor. Riyadan, ikiyüzlülükten, takiyyeden, şişinmeden (Kurbağa ile Öküz Hikayesindeki gibi), inanmadığımız şeylerin sözcüsü olmamızdan (çok kimliliğin ahlaki anlamda savunulamayacak hallerinden) kaçınmamız gerekliliğinden dem vuruyor.
Bir başka deyişle: Tevazu içinde, belki bazan öfkemiz içinde, belki bilgimizle ya da cehaletimizle kuşanmış olarak ama değişmeye, dokunulmaya, hitap edilmeye, itiraza kendimizi açık tutarak.
İnsan hep bir proje. Olmaya çalıştığı bir şeyler var, olacağı bir şeyler var ve biz insanı ne olduğu ile değil, ne olacağı ile bir bütünlükte ele alıyoruz.
İnsanın kendini ele alışı ile algılanışı farklı. İnsan insana itirazla kişiliğini oturtuyor. Olduğu gibi görünen insana olduğu gibi görünen (buna gayret eden) insanın bakışı Sartre'nin "garson" örneğinden ya da "parkta oturan adamdan" farklı. Şahit olma ile tartışmaya çalıştığım ancak onu aşan bir başka kategori işin içine giriyor: Bizi/beni/onu anlamaya çalışan bakış'ın arkasındaki insan. (Buradaki bakış elbetteki Sartre'deki gibi algısal/perseptüel değil.)
İnsanın yarım oluşu, tamamlanmamış kalışı, sanırım, bir tasarım oluşundan başka anlamlar da taşıyor. Hem zamanı yetersiz, hem de son'u bir tamamlanmışlık değil. İnsanın hayat tasarımını ihmal eden bir bakıştan da bu kabul edilebilir.
İnsanı ezen, abluka altına alan sömürgeci bakış, tepeden bakış, tahakküm ve zulümden bakış unutularak "olduğu gibi görünmeme", riya, büyüklenme, kibir yeterince algılanamaz.
İnsanın kendisine yaptığı değil de (iki yüzlülük v.b. ile) insana insanlığa, insani diskura, dile, gerekçelendirmelerimize yaptığı ettiği ile değerlendirirsek olduğu gibi olma sorununun "kurucu" önemini daha yerinde tartışabiliriz sanırım.
"Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol!", bir tamamlanmışlık, aynı noktada inat içermiyor. Akışı doğal gören, akanı ve değişeni de zaten bir ve aynı oluşun akışı olarak görür.
Tanpınarın bahsettiği ve Bergsonda aranan "akan derede yüzen", hep değişen ve aynı kalan insan Mesnevîde tekrarlanır durur.
"Olma", "özdeşlik" bizim geleneğimizde bir sabitlik, durağanlık, kesitte dondurmuşluk sorunu değildir.
Evet, Mevlananın ele aldıkları derin felsefi ve disiplinlerarası sorunlardır, hayatı şekillendirmemize, praksise bağlı olarak ele alınırlar, bilgi çıkarım yapmaktan çok genişletilmek, yeniden düşünülmek için vardır.
(düzeltilmesi gerekiyor)
Mevlâna metodolojik bir önkabulle uğraşmıyor. Riyadan, ikiyüzlülükten, takiyyeden, şişinmeden (Kurbağa ile Öküz Hikayesindeki gibi), inanmadığımız şeylerin sözcüsü olmamızdan (çok kimliliğin ahlaki anlamda savunulamayacak hallerinden) kaçınmamız gerekliliğinden dem vuruyor.
Bir başka deyişle: Tevazu içinde, belki bazan öfkemiz içinde, belki bilgimizle ya da cehaletimizle kuşanmış olarak ama değişmeye, dokunulmaya, hitap edilmeye, itiraza kendimizi açık tutarak.
İnsan hep bir proje. Olmaya çalıştığı bir şeyler var, olacağı bir şeyler var ve biz insanı ne olduğu ile değil, ne olacağı ile bir bütünlükte ele alıyoruz.
İnsanın kendini ele alışı ile algılanışı farklı. İnsan insana itirazla kişiliğini oturtuyor. Olduğu gibi görünen insana olduğu gibi görünen (buna gayret eden) insanın bakışı Sartre'nin "garson" örneğinden ya da "parkta oturan adamdan" farklı. Şahit olma ile tartışmaya çalıştığım ancak onu aşan bir başka kategori işin içine giriyor: Bizi/beni/onu anlamaya çalışan bakış'ın arkasındaki insan. (Buradaki bakış elbetteki Sartre'deki gibi algısal/perseptüel değil.)
İnsanın yarım oluşu, tamamlanmamış kalışı, sanırım, bir tasarım oluşundan başka anlamlar da taşıyor. Hem zamanı yetersiz, hem de son'u bir tamamlanmışlık değil. İnsanın hayat tasarımını ihmal eden bir bakıştan da bu kabul edilebilir.
İnsanı ezen, abluka altına alan sömürgeci bakış, tepeden bakış, tahakküm ve zulümden bakış unutularak "olduğu gibi görünmeme", riya, büyüklenme, kibir yeterince algılanamaz.
İnsanın kendisine yaptığı değil de (iki yüzlülük v.b. ile) insana insanlığa, insani diskura, dile, gerekçelendirmelerimize yaptığı ettiği ile değerlendirirsek olduğu gibi olma sorununun "kurucu" önemini daha yerinde tartışabiliriz sanırım.
"Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol!", bir tamamlanmışlık, aynı noktada inat içermiyor. Akışı doğal gören, akanı ve değişeni de zaten bir ve aynı oluşun akışı olarak görür.
Tanpınarın bahsettiği ve Bergsonda aranan "akan derede yüzen", hep değişen ve aynı kalan insan Mesnevîde tekrarlanır durur.
"Olma", "özdeşlik" bizim geleneğimizde bir sabitlik, durağanlık, kesitte dondurmuşluk sorunu değildir.
Evet, Mevlananın ele aldıkları derin felsefi ve disiplinlerarası sorunlardır, hayatı şekillendirmemize, praksise bağlı olarak ele alınırlar, bilgi çıkarım yapmaktan çok genişletilmek, yeniden düşünülmek için vardır.
(düzeltilmesi gerekiyor)
05 Ekim 2009 Pazartesi
Suya Sabuna Dokunmayan Gelenek?
Saçmalıyorlar.
Ne uzak ne de yakın tarihin farkındalar.
Ne düşüncenin duruşun, eylemenin izini sürebiliyorlar, ne de insan oluşun sancısını.
İnsan oluşun, olgunlaşmanın alanı, hayata açıklıktır.
Karar vermenin alanı soğukkanlılığın ve çok katlı eyleyişe açıklığın alanıdır.
Karar veren hızlı tavır alabilecek kadar akışın içinde ve gaza gelmeyebilecek kadar dışındadır.
Her halin bir meşruiyet kazanma noktası vardır.
Meşruiyetini kaybetmiş görünen sabun köpüğünden payandayla ne kadar ayaklandırlabilir ki?
Bir yanımız asla ürpermezken, öbür yanımız dağlarda, çöllerde, bataklıklarda gezdi.
Bir yanımızın zamanı başkaydı, öte yanımızın zamanı başka. Ama aynı esir kamplarında, aynı hendekte, tabyada, emekte.
Aynı anda hem o hem bu olmayan nasıl dinler, direnir, savaşır, barışır, bağışlar, yanılır, farkeder, yollarda kalır, yol açar?
Yakın (ya da uzak tarih) yazıldı mı sanıyorsunuz siz?
Gerçek düşünce tarihimiz hakikatiyle, hakikat iddasıyla ele alınabildi mi henüz?
Ne kesişme noktalarının farkındasınız, ne gerçek iddianın, ayrışmanın, yeniden şekillendirmenin.
İstediğiniz şey, kendi bakışınızı da eleştirebildiğinizde farkedilebilecek bir şey.
Yanıbaşınızda. Başucunuzda.
Çiğneyip geçtiğiniz halde ezemediğiniz ruhunuz.
Suya sabuna dokunmayan dediğiniz kadar suyla sabunla uğraşan görmedi dünya.
Demek bilmediğiniz, farketmediğiniz yok, olmamış, boş?
Tanrısal bir göz taşıyorsunuz yani, bilmediğiniz, göremediğiniz yok?
Hakikat indirgenemez. En basit halinde anlaşılır kılınsa da.
Zamanı gelir. Konuşması gerekenler konuşur. Susmasını zamanlarda öğrenmiş olanlar.
Ne uzak ne de yakın tarihin farkındalar.
Ne düşüncenin duruşun, eylemenin izini sürebiliyorlar, ne de insan oluşun sancısını.
İnsan oluşun, olgunlaşmanın alanı, hayata açıklıktır.
Karar vermenin alanı soğukkanlılığın ve çok katlı eyleyişe açıklığın alanıdır.
Karar veren hızlı tavır alabilecek kadar akışın içinde ve gaza gelmeyebilecek kadar dışındadır.
Her halin bir meşruiyet kazanma noktası vardır.
Meşruiyetini kaybetmiş görünen sabun köpüğünden payandayla ne kadar ayaklandırlabilir ki?
Bir yanımız asla ürpermezken, öbür yanımız dağlarda, çöllerde, bataklıklarda gezdi.
Bir yanımızın zamanı başkaydı, öte yanımızın zamanı başka. Ama aynı esir kamplarında, aynı hendekte, tabyada, emekte.
Aynı anda hem o hem bu olmayan nasıl dinler, direnir, savaşır, barışır, bağışlar, yanılır, farkeder, yollarda kalır, yol açar?
Yakın (ya da uzak tarih) yazıldı mı sanıyorsunuz siz?
Gerçek düşünce tarihimiz hakikatiyle, hakikat iddasıyla ele alınabildi mi henüz?
Ne kesişme noktalarının farkındasınız, ne gerçek iddianın, ayrışmanın, yeniden şekillendirmenin.
İstediğiniz şey, kendi bakışınızı da eleştirebildiğinizde farkedilebilecek bir şey.
Yanıbaşınızda. Başucunuzda.
Çiğneyip geçtiğiniz halde ezemediğiniz ruhunuz.
Suya sabuna dokunmayan dediğiniz kadar suyla sabunla uğraşan görmedi dünya.
Demek bilmediğiniz, farketmediğiniz yok, olmamış, boş?
Tanrısal bir göz taşıyorsunuz yani, bilmediğiniz, göremediğiniz yok?
Hakikat indirgenemez. En basit halinde anlaşılır kılınsa da.
Zamanı gelir. Konuşması gerekenler konuşur. Susmasını zamanlarda öğrenmiş olanlar.
23 Ağustos 2009 Pazar
Mehmet Emin Holat ve Semazen Üzerine

Semazen bir kültür kurumudur. Asitanedir.
Orada yazanların çoğuna katılmadım.
Açıkça eleştirdim, hem de semazenin forumlarına hakemlik yaparak.
Gerçek semazen, iyi bir aile babası, kendi halinde insan Mehmet Emin Holat arayıp bulamadığımız, arşivlerde kalan eserleri gün ışığına çıkardı. Kopyeleri özel arşivlerde kalmış eserlere ulaşabildik, fotokopi takas edebildik, nota bulabildik, yorumları birbirleriyle yarıştırabildik. Kuru iddia ile, tafra ile, safra ile hakiki olanı, hakikat iddiası olanı ayırt edebilme imkânını kazandık.
Mehmet Emin Bey, insanlara söz hakkı verdi. Mehmet Emin Bey insanları cebinden ağırladı, açabileceği her kapıyı açabilmek için çırpındı. Semazenin kapı açanı, hakikate geçmişin tortusunu açanı oldu. Kimin hangi nota, kitaba ihtiyacı varsa aradı buldu. Yetişmeye çalıştı, çırpındı.
Büyümeyi, yayılmayı hakiki olmaya tercih eden zihniyet neye vakıf olabilir ki? Binalar restore edilirken, paralar tartışılırken, bazan bir kümes için bile insanlar birbirlerine girerken, Semazen kapanmak üzere ve kimseden çıt çıkmıyor.
İnsanlar yarım yamalak yorumladıkları el yazmalarıyla, insanlar soylarıyla boylarıyla, insanlar ezberleriyle, insanlar sahip olduklarını iddia ettikleri geniş ufuklarıyla ve ukalalıklarıyla ortalarda dolaşırken Mehmet Emin Bey şimdi ne yapıyor, hangi sorunu çözmeye çalışıyor, kimbilir?
Bir insanın ailesine, çevresine, çocuklarına sorumluluğu ile toplumsal sorumluluğu arasındaki bağı geriyoruz. Yalnız bırakarak, satarak, sırt dönerek, hava atarak. Hep bunu yapmadık mı? Ne zaman karşılıksızca bir insana destek verdik, omuz verdik? Ne zaman bizim savunduğumuzu savunmayan bir insanın yanında olduk? (Ne zaman savunduğumuzu savunan bir insanın yanında olduk ki? )
Ömrüm boyunca parayı pulu, şanı şöhreti önemsemedim. Başkalarının söz hakkı için her daim varımı yokumu riske attım. Bugün düşünceye, insanlığa verdiğim emek için utanıyorum. Onca ihmali hakkani ve hakikatli bulamıyorum, bir Semazeni bile ayakta tutamamanın makamından.
Zengin mi olmamız gerekiyordu? İnsanların yanında olabilmek, doğru iş yapanı destekleyebilmek için? Kim otuz senesini belki de bitmeyecek bir esere verebilir? Anlamanın Ahlakına? İnsanca dayanışma dururken yazıp çizmek, yazıp çizebilmek için günde on iki saat direksiyon başında ter dökmek bile utandırıyor beni. O kadar becerikli insanlardık. Zengin olmamak için herşeyi yaptık.
İnsanları, çalışmayı, çalışanları, geceyi, gündüzü, halkı, halkları, dilleri, ülkeleri, bilimleri, kültürleri öğrenebilmek için yollara döküldük. Aşkı, suyu, hakikati, anlayışı aradık. En çok da bize ihtiyaç olduğunu söyleyenlerin kapısında ağaç olduk. Sadece Mehmet Emin Bey gibiler sevinçle bizi bekledi. Ama gelmeye, görmeye, desteklemeye zamanımız olmadı. Her birimiz bir köşede koşuşturduk.
Mehmet Emin Beye destek olmak için Konyaya gitmiştim bir kez. Bir de baktım ki otel hesabımı bile ödemiş. Ağırladı, karnımı doyurdu, sandık sandık kitap yükleyip sırtıma gönderdi. Yol paramı ödeyebildim mi? Hatırlayamıyorum.
Uluslararası Mevlana Yılından kimler rant sağlamadı ki? Şehirler. Kurumlar. Çevreler. Cemaatler. Bir borçlu çıkan, gelip geçeni karşılayan, bir ihitiyacı olanın peşinden koşturan Mehmet Emin Bey gibiler oldu.
Beni gizli kütüphaneler, okunmamış kitaplar, tafracılar, safracılar ilgilendirmiyor. Beni insan, insanlık ilgilendiriyor. Onlarda, bir halk olduğumuzu okuyorum. Onlarda dayanışmayı ve insanlığı okuyorum. Onlarda kardeşliği okuyorum. Asıl insanın kendi ihtiyacı varken misafirinin otel parasını ödemesi gerektiğini düşünen asaleti zarif buluyorum. Soyluluk bu ve burada.
Soy sop, soyum sopum, bilgim, imkanlarım, boy pos, boyum posum beni ilgilendirmiyor. İnsanda insanlık okunması gerek. İnsanın insanı okuması gerek. İnsana, insanlık mirasını taşıyana şahitlik etmek gerek.
Ben Mehmet Emin Holat'ın olası tüm dünyalarda kefili ve dostuyum. Onun borcu harcı, yükümlülükleri, verdiği söz, insanlığın ona borcu harcıdır, yükümlülüğüdür, sözüdür.
İnsanlık mirasımız kitaplarda değildir, yani kitaplarda uykuda değildir, Mehmet Emin Beylerin sırtlarındadır, omuzlarındadır.
Mevlanaların, Şemslerin, Cüneydlerin torunları, mirasçıları onların dertleriyle, tasalarıyla yaşayanlarındır. Havass onlardır. Sadık onlardır. İnsan onlardır.
Biz hikayeyiz. Ama bu hikayedeyiz de.
Halkın, emektarların, insanların omzuna basmadan, onların omuzlarında yükselen inceliklerin sahibi gibi davranmadan yaşamanın hayathikayesini bakalım yaşayayazabilecek miyiz?
Mehmet Emin Bey'e omuz vermeyen bir ülke ve insan için mi onca çileyi çektik? Hayır. Yüzümüze tükürülse bile, hakaret görsek, zulme ve iftiraya uğrasak bile insanlık için yaşayacağız, yani insanlık makamında, insaf makamında yaşayacağız ve hakikatli olacağız.
Hiç bir şey sonsuza kadar baki değildir. Ama semazendeki emek ayakta tutulmazsa, ne insanlık insanlıktır, ne de hakikatliliğimiz hakikatlilik.
Tek hakiki mevlevihaneyi, yani ilerde mevlevihaneleri mevlevihane yapabilecek, eleştirel bir alışverişin kalelerinden birisi olacak bir kurumu ona kol kanat geren insanların elinden alıyor, depo ya da kümes yapıyoruz. Bu, bugünkü Türkiyede oluyor. Ne yoksullukların ne de kıtlıkların karışıklıkların Türkiyesinde.
Her önüne gelen Cumhuriyeti ve onun şu ya da bu dönemini eleştiriyor, ukalâca. Gerçek bir cumhuriyet olma, cumhuriyet kalma bir insanlık cumhuriyeti de olduğumuzu, insanlığımızı unutmamamızdan geçer. Başkalarını, başka dönemleri eleştiriden geçirme, kendini unutarak, kendi yaptıklarını unutarak olacaksa sadece ve sadece sahtekarlık ve iki yüzlülüktür. Olduğu gibi görünmemektir.
Gönlüm istiyor ki, Mehmet Emin Holat sitesine devam edebilsin, borcunu harcını borcumuz harcımız bilelim ve benim gibiler de Semazen'in yazarlarını eleştirmeye devam ederek kenardan geçsinler.
Yalılarda köşklerde değil, insanların kalbinde, aşkında, alınterinde, yani gerçek derinliğinde konuşulur insanlık ve insaniyet işleri. Mehmet Emin Bey insanlık makamında yerini kazanmıştır. Hayırlı ola!
Darısı biz kalın derilileredir.
Aşksızlığa her daim itirazla, Efendim
Etiketler:
Zevrâk-ı Derun'umuzdan,
Üzerimizde Emeği Olanlar
11 Ağustos 2009 Salı
Nasıl Semazen Olunur?
"Nasıl İnsan Olunur?" diye bir soru sorsam, nasıl cevap verirsiniz?
İnsan, düşe kalka insan olur, cevabını alsa da, bulsa da, arasa da, aramasa da.
Oluştan, olgunlaşmadan kopmuş bir semazenlik, gösteri semazenliği olur diye düşünmemizde büyük sakıncalar yok. Ancak, hakikatlilikle yapılmış her şey bizi gerçekliğimizin hakikatine pişirir de, bunu unutmadan.
Önce hayatı, hayatımızı, insanı, insanlığımızı ciddiye almamız, bildiklerimizi ezberden çıkarıp, yanılsamasızlığın yanılabilirliğine taşımamız lazım. Yani, ezberi, tekrarı bırakıp ezberlediğimiz şeylerin hakikatine yönelmemiz lazım. Olmak, oluşmak, birlikte oluş içinde.
"Yeni şey söylemek lazım" eskinin, bilinenin, kuralların, ilkelerin, buyrukların unutulması değil. Durduğumuz yere uygulanması, anlaşılması, hayata geçirilmesi ile alakalı.
Semazen oluş, Oluş'tan koparılırsa, Şems'i, Mevlana'yı yakalayan hakikati yakalama, ya da ona yakalanma arayışı kalmaz.
Anlam'a değil, ikonaya yüzümüzü çevirmiş oluruz.
Soru "bir ayrıntı olarak semazenlik" ise, cevap yaklaşık olarak bu, Efendim.
İnsan, düşe kalka insan olur, cevabını alsa da, bulsa da, arasa da, aramasa da.
Oluştan, olgunlaşmadan kopmuş bir semazenlik, gösteri semazenliği olur diye düşünmemizde büyük sakıncalar yok. Ancak, hakikatlilikle yapılmış her şey bizi gerçekliğimizin hakikatine pişirir de, bunu unutmadan.
Önce hayatı, hayatımızı, insanı, insanlığımızı ciddiye almamız, bildiklerimizi ezberden çıkarıp, yanılsamasızlığın yanılabilirliğine taşımamız lazım. Yani, ezberi, tekrarı bırakıp ezberlediğimiz şeylerin hakikatine yönelmemiz lazım. Olmak, oluşmak, birlikte oluş içinde.
"Yeni şey söylemek lazım" eskinin, bilinenin, kuralların, ilkelerin, buyrukların unutulması değil. Durduğumuz yere uygulanması, anlaşılması, hayata geçirilmesi ile alakalı.
Semazen oluş, Oluş'tan koparılırsa, Şems'i, Mevlana'yı yakalayan hakikati yakalama, ya da ona yakalanma arayışı kalmaz.
Anlam'a değil, ikonaya yüzümüzü çevirmiş oluruz.
Soru "bir ayrıntı olarak semazenlik" ise, cevap yaklaşık olarak bu, Efendim.
Etiketler:
Haddimize Düşmeden
20 Mayıs 2009 Çarşamba
Bir Cüzzamlının Elini Tutmak

Bir cüzzamlının elinden tut.
Bir cüzzamlıyı yeniden komşulu yap.
Bir cüzzamlıyla aynı sofrada yemek ye.
Bir cüzzamlıya yediğinden yedir, giydiğinden giydir.
Bir cüzzamlıyı çocuklarına, diline, sesine, rüyalarına kavuştur.
Bir cüzzamlı Yusuf'u kuyudan çıkar, parmakları elinde kalmadan.
Ve sonra, istersen, bizi sopayla kovala, neye inanıyorsak reddet, neyi yapıyorsak yapma.
Kardeşimizsin.
Her kim ki, kendisine olmasa da, kendisi gibilere cennet muştalıyor, başkalarına cehennem vadediyorsa, hiç bir şeyi yapması gerektiği için yapmamıştır.
Ödül için, vadedilenleri koparmak için değil Rıza için, başkası elinden gelmeyeceği için, bin cefa çeksen yine, yine insanlığı arzulayacağın için yap ne yapacaksan.
Bir insan, herhangi bir dünyada, olması gerekeni olmamışsa sevinme, O'nu düşmanın sanıp. Sen bir cüzzamlının elini tutmuş insanın bile elini tutamayansın. Sen çiçek açtıramayan bir topraksın. Ne yazık.
Ve kardeşimizsin. Bizlere ne ayıp, sana sadece kin, hesap kitap, kendini düşünüş bırakmışız. Don vurduğunda seni, taşlaştığında vefa göstermemişiz, kalbini ısıtan bir şeyin yok, seni yalnız bırakmışız çilende.
Ölen komşun. Sus. Rahmetle an. Sonra eleştir. Hepimizi. Ve hiç bir zaman bir cüzzamlı çocuğun elinden tutup parka götüremeyecek kadar korkak elini, ellerimizi.
Etiketler:
Deneme,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Mesneviyi Okumak,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
04 Mayıs 2009 Pazartesi
Gel, Yine Gel (Not)
Rubainin Mevlânâya ait olmasının şüpheli olduğunu söylüyor Şefik Can, Mesnevi çevirisinde bir dipnotta (2005, s 189-190, Beyit 2324'e konulmuş)
Şefik Can, hem rübainin Divanda olmamasından yola çıkıyor, hem de Cami'u's Sağir'de bulunan "tevbe", "affedilmek" ve "günah işlemede ısrar"a dair bir hadisle çeliştiğini düşündüğünden bunu iddia ediyor.
Beyit 2324 de zaten "canım tenimden ayrılmadıkça artık tövbemi bozmam"la bitiyor.
(Mesnevi Cilt 5, Sayfa 189-190, Çeviren Şefik Can, Ötüken. İstanbul, 2005(Mesnevi Cilt 5, Sayfa 189-190, Çeviren Şefik Can, Ötüken. İstanbul, 2005)
...
Ben Şefik Can'dan farklı düşünüyorum. Evet, tevbe bozmayı Mevlana da hoş karşılamıyor, ama, rübai bu eksen üzerine kurulu değil.
...
Daha önceki bir notumda sunduğum "rahmetin herkese açıklığı ama cennetin herkese açık olmaması"na dair beyitler genellikle gözardı ediliyor. Bu beyitlerin sunduğu bir eleştiri değil, ayrım. Dergah/meclis cennet ya da cehennem kategorisinde değil, rahmet kapısı (en azından bir anlamıyla), derdi olanın, yalpalasa, sendelese, şöyle ya da böyle düşünse de kapısını çalabileceği, sığınabileceği bir yer.
Rübai Mevlananın değil, ancak, Mevlananın anlayışına ve insanlığımıza ters düşmediği kanaatindeyim.
"Sığınma" dedim. "Sığınma" kendi zulmünden de kaçma. İnsanlık arayışı, insanlığını arayış.
Altüst olmayan, debelenmeyen, çırpınmayan, dünyası karmakarışık olmayan insana "gel !" dememizin ne anlamı var, anlayamamaktayım. "Aferin, işte böyle ol!" dememekteyiz, "sen iflah olmazsın !" da. Bunu yaparsak, temelde hata yaparız.
İnsan olmamız bir buyruk: "Hidayete erişmen için gel!" nasıl deriz? Avutmayansak, paylaşmayansak, anlamayansak. Biz öbür dünya yargıçları değiliz, İnsanlıkla mükellefiz.
"Bunu (kendine/kardeşine) nasıl yapar(sın)!" da diyeceğiz, yargılamadan sargıladığımız da olacak.
İnsan bize uysun, ya da biz ona uyalım derdinde neden olacağız? Çölde üzerinde akbabalar uçuşan insana su verirken, harami olduğundan, iyileşince peşimize düşeceğinden bize ne?
Bedevi su ikarm ettiği adam devesini çalınca "Ne olur kimseye anlatma!" diye bağırmış arkasından. "Anlatırsan, insanlar korkar, iyilikte tereddütlü olurlar!".
Deveyle beraber insanlığımızı da göndermeyelim.
Bazan asıl hazinemizi, varlığımızı unutuyoruz, aklımıza getirmiyoruz gibime geliyor.
Rübaiden, tekrarlarsak, "neyi savunursan savun sana icazet veririz"i çıkartmıyorum. İnsanlık çıkarıyorum. İcazet sorgulanmadan verilirken; tevbe bozmuşların, günahkârların, ya da farklı şeyler savunan insanların insanlık dergahına gelmelerine, "hayır gelme, sen hakkını kaybettin" diye tepki vermemiz bekleniyor sanki.
İnsan hem kolay değişmez. Hem de baştan itibaren değişimin içindedir. Ve her değişme de ne kadar derin, sarsıcı olursa olsun kolay hissedilmez.
Sigaraya yeniden başlamışı dispansere alıyoruz, ama, kapımızı çalıp da bizi dinlemek, bizle konuşmak isteyen insana "hayır, olmaz!" diyeceğiz. Mesele bu değilse, tartıştığımız ne?
Biz cennet cehennem bekçisi gibi davranamayız. Ceza kesecek olan da, bitmiş hayatları değerlendirebilecek kapasitede olanlar da bizler değiliz. İnsan hayatı ölümünden sonra bile anlamını arar. Alıcısını arayan bir mektup gibi. Attığımız her taş, söylediğimiz her söz hedefini biz yaşarken bulacak diye bir şey yok. Attığımız her tohum, budadığımız her ağaç, çaprazladığımız her gonca bize ve zamanımıza kendisini açacak değil.
Biz bir takım insanlarla beraberiz dünyada. Onlar sorumluluklarıyla ne kadar alakalı olsalar ya da olmasalar, bizim beraberlikten doğan yükümlülüklerimiz var her daim.
Nasıl köşedeki terzi herkesin söküğünü dikiyor, komşu ebe ana rahminde ters dönen her çocuk için çırpınıyor, biz de birbirimize açık duracağız. Bu ne tavizkarlıktır, ne de şaşkınlıktır.
Hem kendimiz olacağız. Hem de çıkarsızca, beklentisizce, yani ahlakımızdan yola çıkarak davranacağız.
Kendimiz olmakta tavizsizliğimiz, kendimiz oluşun başkalarına açıklıkla başladığını ve bittiğini unutmamayı da içeriyor. Entegriteye ulaşmak, eleştiriyi, karşı fikri, karşı hayatları, bilakis, daha çok dinlemekte oluşun da ifadesi.
Dinle, anla, ama farklı düşün. Fark sun. Ya da sunma. Yeniden de düşünürüz, çaresiz de kalırız, değişiriz de. İnsanız biz. Çaresiz bırakılmamız çok kolay. Çaresiz halimizde bile elimizden geleni yapıyoruz.
"Doğru" ona buna ait doğru değil her daim. Bazan dosdoğru bir doğru.
Eşek arısına dahi fırtınada sığınak var. Kapımızı çalan insana mı olmayacak?
Çileli bir insanı dahi içine sığdırabilecek büyüklükte bir dergah kuramamaktaysak, onca telaş, kavuk, sikke, takke, cübbe, hırka niye?
Şefik Can, hem rübainin Divanda olmamasından yola çıkıyor, hem de Cami'u's Sağir'de bulunan "tevbe", "affedilmek" ve "günah işlemede ısrar"a dair bir hadisle çeliştiğini düşündüğünden bunu iddia ediyor.
Beyit 2324 de zaten "canım tenimden ayrılmadıkça artık tövbemi bozmam"la bitiyor.
(Mesnevi Cilt 5, Sayfa 189-190, Çeviren Şefik Can, Ötüken. İstanbul, 2005(Mesnevi Cilt 5, Sayfa 189-190, Çeviren Şefik Can, Ötüken. İstanbul, 2005)
...
Ben Şefik Can'dan farklı düşünüyorum. Evet, tevbe bozmayı Mevlana da hoş karşılamıyor, ama, rübai bu eksen üzerine kurulu değil.
...
Daha önceki bir notumda sunduğum "rahmetin herkese açıklığı ama cennetin herkese açık olmaması"na dair beyitler genellikle gözardı ediliyor. Bu beyitlerin sunduğu bir eleştiri değil, ayrım. Dergah/meclis cennet ya da cehennem kategorisinde değil, rahmet kapısı (en azından bir anlamıyla), derdi olanın, yalpalasa, sendelese, şöyle ya da böyle düşünse de kapısını çalabileceği, sığınabileceği bir yer.
Rübai Mevlananın değil, ancak, Mevlananın anlayışına ve insanlığımıza ters düşmediği kanaatindeyim.
"Sığınma" dedim. "Sığınma" kendi zulmünden de kaçma. İnsanlık arayışı, insanlığını arayış.
Altüst olmayan, debelenmeyen, çırpınmayan, dünyası karmakarışık olmayan insana "gel !" dememizin ne anlamı var, anlayamamaktayım. "Aferin, işte böyle ol!" dememekteyiz, "sen iflah olmazsın !" da. Bunu yaparsak, temelde hata yaparız.
İnsan olmamız bir buyruk: "Hidayete erişmen için gel!" nasıl deriz? Avutmayansak, paylaşmayansak, anlamayansak. Biz öbür dünya yargıçları değiliz, İnsanlıkla mükellefiz.
"Bunu (kendine/kardeşine) nasıl yapar(sın)!" da diyeceğiz, yargılamadan sargıladığımız da olacak.
İnsan bize uysun, ya da biz ona uyalım derdinde neden olacağız? Çölde üzerinde akbabalar uçuşan insana su verirken, harami olduğundan, iyileşince peşimize düşeceğinden bize ne?
Bedevi su ikarm ettiği adam devesini çalınca "Ne olur kimseye anlatma!" diye bağırmış arkasından. "Anlatırsan, insanlar korkar, iyilikte tereddütlü olurlar!".
Deveyle beraber insanlığımızı da göndermeyelim.
Bazan asıl hazinemizi, varlığımızı unutuyoruz, aklımıza getirmiyoruz gibime geliyor.
Rübaiden, tekrarlarsak, "neyi savunursan savun sana icazet veririz"i çıkartmıyorum. İnsanlık çıkarıyorum. İcazet sorgulanmadan verilirken; tevbe bozmuşların, günahkârların, ya da farklı şeyler savunan insanların insanlık dergahına gelmelerine, "hayır gelme, sen hakkını kaybettin" diye tepki vermemiz bekleniyor sanki.
İnsan hem kolay değişmez. Hem de baştan itibaren değişimin içindedir. Ve her değişme de ne kadar derin, sarsıcı olursa olsun kolay hissedilmez.
Sigaraya yeniden başlamışı dispansere alıyoruz, ama, kapımızı çalıp da bizi dinlemek, bizle konuşmak isteyen insana "hayır, olmaz!" diyeceğiz. Mesele bu değilse, tartıştığımız ne?
Biz cennet cehennem bekçisi gibi davranamayız. Ceza kesecek olan da, bitmiş hayatları değerlendirebilecek kapasitede olanlar da bizler değiliz. İnsan hayatı ölümünden sonra bile anlamını arar. Alıcısını arayan bir mektup gibi. Attığımız her taş, söylediğimiz her söz hedefini biz yaşarken bulacak diye bir şey yok. Attığımız her tohum, budadığımız her ağaç, çaprazladığımız her gonca bize ve zamanımıza kendisini açacak değil.
Biz bir takım insanlarla beraberiz dünyada. Onlar sorumluluklarıyla ne kadar alakalı olsalar ya da olmasalar, bizim beraberlikten doğan yükümlülüklerimiz var her daim.
Nasıl köşedeki terzi herkesin söküğünü dikiyor, komşu ebe ana rahminde ters dönen her çocuk için çırpınıyor, biz de birbirimize açık duracağız. Bu ne tavizkarlıktır, ne de şaşkınlıktır.
Hem kendimiz olacağız. Hem de çıkarsızca, beklentisizce, yani ahlakımızdan yola çıkarak davranacağız.
Kendimiz olmakta tavizsizliğimiz, kendimiz oluşun başkalarına açıklıkla başladığını ve bittiğini unutmamayı da içeriyor. Entegriteye ulaşmak, eleştiriyi, karşı fikri, karşı hayatları, bilakis, daha çok dinlemekte oluşun da ifadesi.
Dinle, anla, ama farklı düşün. Fark sun. Ya da sunma. Yeniden de düşünürüz, çaresiz de kalırız, değişiriz de. İnsanız biz. Çaresiz bırakılmamız çok kolay. Çaresiz halimizde bile elimizden geleni yapıyoruz.
"Doğru" ona buna ait doğru değil her daim. Bazan dosdoğru bir doğru.
Eşek arısına dahi fırtınada sığınak var. Kapımızı çalan insana mı olmayacak?
Çileli bir insanı dahi içine sığdırabilecek büyüklükte bir dergah kuramamaktaysak, onca telaş, kavuk, sikke, takke, cübbe, hırka niye?
Etiketler:
Hatırlama Notu,
Mesneviyi Okumak
03 Mayıs 2009 Pazar
Tebrizli Şems Ve Mevlânânın Tek Kuralı

Kuralları götürecekleri şeylerden daha karmaşıklaştıranlara: Hakiki olun. Gerisi gelir.
Gerisi şekilden ibaret. Ama şekil, şekilcilikten ibaret değil.
Oluş, insanların içinde oluş. Bir toplumda oluş ve oluşma.
İnsanlardan ve insanlıktan kaçmayacaksın.
Oluş, hakikatin içerisinde sınanan bir hakikatlilik.
İnsanın kendisi oluşu bir yanış, kömürün elmasa dönüşmesi.
İnsanın sorumluluğunu, sınırını kavraması.
Yanlışlarının pişmanlık dünyasından çıkıp, anlayışa, insanî tecrübeye, tevazuya, "ben yapmam, biz yapmayız" dememe uyanıklığı ya da farkındalığına, pişen hikmete dönüşmesi.
Hakikate çarparak, sınanarak, özümseyerek, incelerek yontuluyoruz, biçimleniyoruz.
Yanlışla da düzelebilmemiz, eyleyerek aramakta oluşumuzdan.
Hem karanlıklar tökezletici, aydınlıklar yol açıcı. Hem de karanlık sığınak, aydınlık ele verici. Karanlığın merhametini, aydınlığın körleştiriciliğini bilmeden ne aydınlığın, ne de karanlığın var.
Görerek, hissederek, yoklayarak, düşünerek, kendimizi insan olmaya vererek yol alıyoruz, gündüz gece.
Uyanıklıkta, uykuda insanız.
Geliyoruz, gidiyoruz.
Tanık olarak. Yalanla yaşamayarak. Ama yanılarak, yanılsayarak.
Hakikatin sahibi değiliz. Hakikatte bir emanetiz. Geçiciliğiz. İnsanî iddianın, insancalığını yakalayabilen, kainatın kumaşıyla giyinebilen.
Etiketler:
Deneme,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu
01 Mart 2009 Pazar
Kırıldı Yine Zevrâk-ı Derûnum Kenare Düştü: Hangi Mevlevîlik Devlete Küs İmiş?

Mevlevilik adına konuşabilecek birileri var mı? Mevlevîlik kaldı mı da bu iddialar ortaya atılıyor?
Yıllardır Mevlâna ve Mevleviyye adına yazılanlar kullanılarak Mevlânâ ve Şemse hakaret ediliyor. "Ben O'nun yolunun tozuyum" alıntıları ile, aba altından sopa göstermelerle halledilebilecek hiç bir şey yok!
Bir takım insanlar kendilerini ve birbirlerini kutsallaştırıyor, yanılmazlık iddialarıyla, ezoteriyle, cehaletle giyiniyorlar. Kendileri kutsuyor, kendileri aldırıyor.
Söven'in de öven'in de Mevlanâ sunumları örtüşüyorsa, durup düşünmek lazım.
Goethe'nin Mevlânayı okuyup okumadığı üzerine anlamsız bir diskur yürütülür durur. Kimse Hakikat ve Metod'da (Gadamer) bile Goetheye kadar giden ve Mesnevi ile paralel okunabilecek hakikat, fanilik, değişerek aynı kalma, praksis, fronesis, yorum kavramlarını anlar halde değil. Oyunla çocukların kişilik bulması, vesaire.
"Yeni bir şey söylemeyen" yani zamanına eleştiri, öneri, fikir getirmeyen, adaleti uygulamayan, okumayan, anlama çabasında olmayan, zulme itirazı olmayan ne kadar Mevlâna ile alakalandırılabilir?
O kadar çok şarlatan çıkıyor ki karşımıza sikkeli, hırkalı: Kavuk devirme töreni bile olmayan bir gelenekten konuştuğumuza işarettir bu! Hakikatsizine had bildiren, hakikatsizliğe ev kurdurmayan gerek, Mevleviyyeden bahsedebilmek için.
O kadar çok rakip duruş aynı kişilerle temsil ediliyor, ondan ona şundan buna icazet geçip duruyor ki, artık anlamak, ciddiye almak söz konusu bile değil.
Mevleviyye şimdilik bir müzedir. Musikisi ile, mirası ile ayakta durmaktadır. Bu kötü bir şey değildir, kültürümüzün derûni kapısını açık tutmaya çalışmaktır. Ancak Mevleviyye de değildir!
Mevlevî, mevlanaî olmasa dahi, mevlanaî duruşa saygılıdır. Uçuk kaçık ezoterilere, derinliği olmayacak hevalara kapılmaz, new age'e özenmez. Cenneti garantileyen şifrelerle, neyin kaç kere yapılacağıyla ilgilenmez. Neyi kaç kere yapacağımız semboliktir. Sır, faniliğimizle çarptığımız duvardır. El Gurayb'a kulak tıkayanın gaipten gelen sesi değildir, işittiği buyruk!
İnsan ölümlüdür, fanidir. Yanılan insandır, tüm zamanlar için söyleyebilir, ama tüm zamanların diliyle, bir kereliğine, bir kerede, tüm zamanlar için sonra konuşulacağı gereksiz kılacak biçimde konuşamaz!. İnsan-ı Kâmil, yanılabilen, hakikate açık, hakikatle düzelmeye açık insandır. Peygamberler de insandırlar. İnsan tanrılaştırılamaz.
Bugün Mevlevilik adına konuşanlar ya olur olmaz herşeyi savunuyorlar, ya da Mevlanaî olmayan bir neşeden, yani Şems ve Mevlânanın çıkış gerekçelerini yok sayarak konuşmaktalar. Mevleviyye devam etse, buna izin verilmezdi. Farklı düşünmek başka, mevlanaî eleştiriye ve hakikat'e kulak tıkamak başka
Bir insan hem Mevlânânın geleneğini, hem de onun tersini savunan geleneği aynı anda savunamaz. Mevlevî giyinen ben yaptım olduculuktan bıktık, usandık. Hakikate sırt dönen mevlevî değildir olamaz. Olduğu gibi görünmeyen. Göründüğü gibi olmayan. dediğini kasdetmeyen, kasdettiğini söylemeyen.
Şeyh Galip'lerden sonra neler yaşandı artık adı konulmalı!
İnsanlar durup dururken tasavvufa tepki duymuyor.
O kadar Cumhuriyete yükleniliyor ki, yüklenenlerin baş tacı eder göründüğü Yahya Kemâl'in (pekalâ kendisinin de içinden geldiğinin söylenebileceği) mesihci/mehdici geleneğe müdahale (bir çeşit sosyal mühendislik mi bu ayrı bir tartışma konusudur) önerdiği unutturuluyor!
Yakup Kadri'nin "Nur Baba"sı, Kadrocu bir tepki değildir. Kültürel Muhafazakarlarımızın tepkileriyle de örtüşür. Başka türlü okunmalıydı. Tanpınarın da tanıklığı altında.
Cumhuriyet, evet, tekkeleri yıkmamalıydı. Ama, manevi yıkıntı çok öncelerdendi.
Tekkelere tepki, geleneğin savunucularında da vardır.
Kimseler dna'larından dolayı daha hakikatli olmuyor. Mevlânanın torunlarının dedelerie sahip çıkmaları güzeldir, neden itiraz edelim?
Ancak, yeni bir şey söylemeyen, Mevlanayı eleştirdiği bir çıkış noktasına mahkum eden, Mevlanayı Mevlânanın savunduklarına yabancı eden, Mevlanasız kendilerini savunamayacak insanlara ne demeli?
Yurtdışındaki şarlatanlara?
Bu iş dost post işi değildir. Bu ülkeyi kuranların içinde Mevleviler de vardır. Bir düşmanlıkları, kırgınlıkları asla olmamıştır. Mecazî anlamda dahi. Eleştirmişlerdir, eleştirilmişlerdir. Farklı şeyleri savundukları olmuştur. Bazan uygulayan, yürüten kendileridir. Hapisane kapılarından dönenler olmuştur. Çalışanların yanında yer alanlar (Abdülbaki Dede), mebusluk peşine düşenler, her devrin adamı ya da devr-i sabıktan olanlar olmuştur. Halk olarak, avam olarak, havass olarak.
Evlâd-ı Mevlânânın sikkelisi de olmuştur, kalpaklısı da (bahsettiğim mevlevi taburu değil): Çanakkalede, Kuttül Ammarede, Medine Önlerinde, Şile, Kütahya kırsalında.
Mevleviyyenin perifersinden ciddi şairler çıkmıştır, Asaf Halet, Can Yücel gibi. Bilim adamları. Sanatçılar. Zenaatkârlar. Bin bir çeşit insan. Muktedir, muhalif.
Ne olan biteni hakedilmişlik olarak okuyan, ne de şu ya da bu iktidarla toplumu ya da devleti affedecek olan.
Barışmak bile bir muhataplık öngörür. Hakikatle muhatap olanlar, kime kızsınlar, kime küssünler, kime yakınsınlar?
Her iktidar bizimdi. Her biriyle başka bir şeyler oluştu, birikti, olgunlaştı.
Devleti meşrulaştıran iktidarların cömertliği değilidir. Onların gereklilik zeminidir. Buradan eleştirir, buradan anlarsınız.
Hasan Ali Bey, Ertuğrul Günaydan iddia o ki daha mevlevi idi. İlki eleştirilir, ikincisini övülür. Hakikat andan içerü.
Etiketler:
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
28 Mayıs 2008 Çarşamba
"Gel, Yine Gel" Üzerine Bir Not Daha
Şiir İranlı Ebu Said Ebu’l-Hayr’a ait. Üzerine epeyce tartışıldı. Kimi zaten Mevlânânın böyle güzel bir sözü söyleyemeyeceğini söylüyor, kimi bu sözün aykırı bir söz olduğunu iddia ediyor, kimi de doğru tavrı yansıttığı inancında. Bence de doğru okunması/anlaşılması kaydıyla Mevlânânın tavrını pekalâ yansıtıyor.
Mesnevîdeki şu beyit gözden kaçmış olmasaydı daha net konuşulabilirdi:
O kapı, ateşe tapana da, inanan kişiye de, güzele de, çirkine de açıktı
Cennet gibi belirli kişilerin değil; güneş gibi, yağmur gibi herkesindi
(Mesnevî I/2739, Mesnevî I-II, s. 167, çeviren Şefik Can, Ötüken, İstanbul 2005)
(Hayr'ın şiiri ile Mevlânanın beyiti karşılaştırılacak, çeşitli çeviriler sunulacak.)
Mesnevîdeki şu beyit gözden kaçmış olmasaydı daha net konuşulabilirdi:
O kapı, ateşe tapana da, inanan kişiye de, güzele de, çirkine de açıktı
Cennet gibi belirli kişilerin değil; güneş gibi, yağmur gibi herkesindi
(Mesnevî I/2739, Mesnevî I-II, s. 167, çeviren Şefik Can, Ötüken, İstanbul 2005)
(Hayr'ın şiiri ile Mevlânanın beyiti karşılaştırılacak, çeşitli çeviriler sunulacak.)
Etiketler:
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu
26 Mayıs 2008 Pazartesi
Mevlânâ Eleştirileri Üzerine: Ya Edep Ya da Barbarlık!
Mevlânâyı aradan çıkarıp, hattâ anısını dahi linç edip aklın, fikrin ve bilimin önünü açtıklarını düşünmekte midirler, popülerbilimcilerimiz, öfkeli düşünürlerimiz, aceleci mütefekkirlerimiz? Hakeret, alay, aşağılama furyası halâ hızını alablmiş değil. En sona bırakılan maalesef yine eleştiri.
Şirk, putlaştırma, tanrılaştırma ve aracılığı kaldırma adına yapılan putlaştırmaları anlaması daha da zor: Neden "putlaştır ve kır"a gerek duyulur, bir izah eden olsa.
Alakâlı alakasız alıntılar, donanımı olan olmayan herkesin ağır yargılarda bulunması. Evet, aslında Mevlânânın çağrısına uyuyorlar adeta, yeni şeyler söylüyorlar ve nakil yapmıyorlar.
Hazır olmamak, donanımlı olmamak konuşmamayı gerektirmez. Konuşursun, ama temkinli de olursun.
Kimileri bir yorumcuyu yetkin ilân ediyor, kimileri bir diğerini. Neden ve hangi yetkinlikle bunu yaptıklarını, aynı kriterleri kendilerine uygulamayı unutmamaları gerektiğini akıllarına bile getirmeyebiliyorlar. "Her önüne gelen konuşmasın"cı tutumu güçlendiriyorlar. Evet, bunda da bir hikmet var, ama daha kapalı, sınanmayan bir tavra da işaret edebiliyor.
Evet, yargılarımız, önyargılarımız olacak, ancak, bunları tartışmaya açacağız, yoksa tartışılmaz kelâm ettiğimizi düşünenlerin tavrını almış oluruz. Düzeltilemez, doğru, kutsanmış, tanrısal. Yani şirk'in alanına girmiş oluruz, düzeltilemezlikten, yanılmazlıktan konuşursak, faniliğimizi, sınırlılığımızı, insanlığımızı unutursak.
Eleştirilen neydi? Mevlânânın söyleminin insani yanılırlığın dışında olduğu iddiası. Eleştirenin tutumu ne, yanılmazlığıyla, tereddütsüzlüğüyle, tevazu eksikliği ile? Aynısı.
Ebu Cehilden bile öğrenir arif olan. En azından cehaleti. Cehaletin mantığını. Cehaleti öğrenmeyen, bilmeyen kendi cehaletinden öğrenmiyor demektir, kendi Ebu Cehilinden, kendi içindeki cahilden.
Arif olan, Ebu Cehil karşısında böbürlenmez. Kendisini görür. Kendindeki cahili, çok bilmişi, ezberi.
Cahilin cesareti ezberindedir. Arifin cesareti temkini, tevazuyu, uzun ince yolu, emeği seçişinde: Parlayıp sönen bir atılganlık değil, aydınlanan, öğrenen, kendini düzelten, bir diyeceği olan, itiraz edebilen, kendine edilecek itiraza misafirperver olan.
İki tür kendi fikri olan insan var diyelim, zora gelemeyenlerin işini kolaylaştıralım. İlki terbiyeyle, eğitimle ve başkalarının deneyimlerinden öğrenebilmiş, ve öğrenen insan. Diğeri yine ilki gibi ama kendi tecrübesini edinmeye, hayatla sınanmaya mahkum olmuş insan.
Hayatla sınanmış, hayatın bin bir halinden geçmiş insan bazan bir eşkıyadır, eşkıyalıkta akıl fikir bulmuş bir insan; bazan bin bir cephede savaşmış, esir düşmüş, unutulmuş, iteklenmiş, kakalanmış, döndüğünde çocuklarınca dahi beklenmayen itilip kakılan bir büyük insan; kimi zaman evinde gül yaprağıyla dokunmaya kıyılamamış ama esir düşmüş, dağa kaldırılıp oynatılmış bir prenses, oradan buraya sürüklenmiş, canına defalarca kıymış, canına defalarca kıyılmış, ama ayakta kalmaya mahkum edilmişliğiyle şartlarını aşabilmiş bir insan; bazan sıradan saf bir insan geçim derdinde, hayatın peşinde hayat öğrenmiş, insanı öğrenmiş, hanyayı konyayı öğrenmiş; bazan kötülük için yola düşmüş bir zalim, ne olmuş olmuş insafa gelmiş, insanlaşmış, kendini insanlığa adamış bir insan...
Hayattan öğrenmişlik, hayatla sınanmışlık zor, çetin, yıpratıcı. İrfan da edinilir hayatta, ama daha çok yoldan, insanlıktan, insaftan çıkılır. İtilip kakılan itile kakıla insanlaşmaz, vahşi bir hayvana dönüştürülür çoğu kez.
Bana bir söyleyeceği olan varsa, sen de kimsin, hatasızlardan değilsin diyemiyorum. Hayatıyla konuşan, bize hayatı konuşur. Hayatıyla bizi o hayata gerek bırakmadan aydınlatır, uyarır.
Sürekli tekrarlamak zorundayım, bir insanın öğrenmesini istiyorsanız, hayattan dersini almasına izin vereceksiniz. Ama birisinin alıp başını gitmesini, bir belaya girmesini dilerseniz bilim, anlayış, irfan adına dahi olsa onun kaybolmasını, zulüm görmesini de istemiş olursunuz, yani kötülüğünü istemiş. İnsan olarak, tecrübeden, hazır bilgiden ve sınırlı, korunmuş hayatından öğrenmesini umacaksınız. ama hayattan dersini almış olanları dinleyeceksiniz. Ezbersiz konuşanlardan öğreneceksiniz. Öğrenme ezberleme değildir. Öğrenme e bir tecrübe işidir, bir olgunluk işidir, bir muhakeme işidir, bir sorumluluk işidir.
Anlama, insan olma, hatasından öğrenme, hatasını aşma, hatasını dahi bir hayra sebep etme çabası, çırpınması, gayretinde miyiz değil miyiz, mesele bu ve burada.
Hatasızlık dedik. Bu mümkün mü? Değil. Küçük hatalar, ölümcül olmayan, şeddesiz hatalar diyelim hata bulamadığımız arifin, insanın hatasızlığına. Diğerininkine de büyük yanlışlar, hayatla ve başka hayatlarla oynamalarla dolu bir hatalar zinciri diyelim. Akla fikre, kuralların en apaçık olanlarına dahi uymama, yol kesme, ufuk karartmalarla dolu bir hayat, dönüyor dolaşıyor, kendisini buluyor, insafı ve insanı buluyor.
Bu böyle midir aslında? Hayır. Hatasız, bazan kaçak güreşmiştir, yanlış yaparım korkusuyla yapılması gerekenden imtina etmiştir. Hatada olan, doğru olanı yaptığında yüzüne tükürülmeyi, dağından, ininden sürülmeyi göze almıştır bazan. Bazan da, gerçekten ölçülü, sorumlu bir hayat sahibiyle karşılaşırız. Aklı başında yaşamış ve ölmüş bir insan.
Meselelerden birisi şu. Hem insan insandır, hatalıdır, sınırlıdır, sorulumludur, fanidir diyoruz, hem de yanlışsızlık hatasızlık bekliyoruz. Hatasızlıkla ve hatasızlıkta insan olmasını bekliyoruz. Mümkündür. Ama sınanmamışlıkla, çaresizlikle karşılaşmışlarla dersini almayana tecrübesiz de diyoruz. Tecrübe ne idi? Herşeye yetecek tecrübenin olmadığını bilmek, öğrenmeye, hayat boyu dersini almaya açık olmak. İlki açık fikirli, açık yürekli oluş, ikincisi onu dışlamayan, hayatla sınanmaya açık oluş.
Hayatı sınamak? Estetlik, gurmelik işi. Hayatı nere kadar sınayabiliriz? Nereye kadar? hayat bizden ne öğrenir, biz hayatın ne kadarına ne öğretiriz öğretebileek olsaydık da. Ama biz, sınırlarımızı, hakikatimizin alanını öğreniriz hakikati olmasa da: Had bilmeyi, ölçüyü, tadında bırakmayı yani tadı; incelerek törpülenerek zevkliliği; yapmacık olmayan, içerik kazanmış, bilince dönüşmüş terbiyeyi. Sınanmış bilgiyi.İnsanlığın ve dünyanın çeşitli hallerini.
Mecdeli Meryem'i taşlayan taşlar bana söyleyeceği bir şey varsa dinlerim. Atılan taş yeneceği günahına değil, söyleyeceğinedir zaten çoğu kez. Söylediğinin hakikatine.
Rabia Hatun neler çekti kaç kişi bilir? Hangi yazılı kaynaklarda bulabilirler o acıyı? Bilseler acılarının kaynağını, o huzur veren anlayışı, insanlığı kucaklamayı, buluşabilirler miydi ol hakikatle? Şimdi yaşasa Rabia Hatunu da itekleyeceklerimiz olurdu sanırım.
Mevlânâ geçmişte bıraktığı bir şey için suçlanmıyor diyecekler. Peki, geleceğe taşıdığı şeyler için mi suçlanıyor? Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol gibi bir kriteri kaç kişi koyabilmiş insanlığın önüne de kalkıp Mevlanâya insanlık öğreteceğiz?
En fazla metinlerini eleştiririz. Ama aynı şeyi Nasreddin Hoca yaptığında hoşgöreceğiz. Ya da tersi, Mevlanayı hoş göreceğiz, Hocayı hor göreceğiz.
İkisi da hayatlarıyla hayatla konuşan insanlar. O dönemin Konyası, halk kültürü, insanların nasıl düşündüğü konuştuğu anlaşılmadan ne söylediklerini eleştirme hakkına sahibiz. Evet karşımızdaki insanlar muhallebi çocukları değiller, mektepliler ama hayatı bilen, çile çekmiş, dert yaşamış, görmüş geçirmiş insanlar. Sövüyorlar kimi menkıbeye göre, ayıp hikaye anlatıyorlar kimi metinlerine göre ve dinleyenleri var, insanlar onları taşlamıyor. Cenazelerinde şehrin nüfusunu geçiyor kalabalık. Kibar olsalardı fena mı olurdu? Olmuyorlar! Ne yapacağız? Silip atacak mıyız, söylediklerini en kötü biçimde yorumlasak bile? Bir doğru cümleleri yok mu?
Tersine binlerce doğru cümleleri var. Göstereceğiz, teker teker. Mübarek hocamızı şimdilik savunanlar var, biz Mevlânâyı okuyacağız. Felsefesiz miymiş. Düşünce bilim düşmanı mıymış, halk düşmanı mıymış, ahlâksız mıymış, hukuksuz muymuş, yüzeysel miymiş, yasakçı mıymış, cehaletin dostu muymuş, cezbe ve transla mı iştigal edermiş, dostu düşmanı kimmiş, hululülüğü savunmuş mu ortaya çıkaracağız.
Doğru şey söyleyen, yürekten söyleyen, söylediğini kasteden ama yanılan herkesi okuyacağız, imkanlarımız el verdikçe.
Mevlânâ yol kesmiş olsa, veli değil haydut olsa okuyacağız, söylediği bir şey varsa. Söyleyeceği bir şey olanı susuturmak bizim işimiz değildir. Sözü, doğrusu olanı susturmak ahkikati karartmaktır, biz bunu yapmayacağız.
Ebu Cehil akıllı bir şey söyledi de dinlenmedi mi?
Biz soyağacının değişik kollarından Ebubekirin, Hasanın, Hüseyinin öz be öz torunu Mevlânâ Muhammed Celâleddin-i Rumî'yi Sıddık, Seyyid ve Şerif olduğu için, soysopçuluk yaptığımız için değil insan olduğu için dinleyeceğiz ve gerekirse, eleştireceğiz, buna itiraz eden yok. "Ya edep, ya da barbarlık!" diyoruz sadece.
İçinde hakikat olan her söz, gününü aşan her söz verilmiş sözümüze gider, ondan geldiği gibi. Dil bizde konuşur, biz dilde dile geliriz. Ne söylediysek riyasız, hakikatli dlimizdeki bir imkanı canlandırmaktır. Dil kendi kendine konuşmaz. Dil için insan bir araç da değildir. Dil olup bitmiş değildir. Dil oluşur, açılır, kapanır. Söyleneni dil kendiliğinden söylemez. Ama söyleyen de dilsiz söylemez.
Mevlananın dediği odur ki kısaca söylersek ve kısalttığımız için hata yapmayı da göze alırsak, geçiciliğim, faniliğim içinde söylemediğim ne varsa, ne varsa zamanını aşan ve aşacak olan, bana ait değildir. Hakikatin bendeki ifadesidir.
Bu mümkün müdür? Faniliği aşmak? Hakikatin kırıntılarıyla yetinmekten vazgeçmek? Kanımca insan için imkansızdır, insanı aşmak, insanı tanrısallaştırmak olur. Ama söz için? Evet, sözde böyle bir olay var. Söyleyen bir insan, bir sınırlı halden konuşuyor, ama, anını da zamanını da aşıyor. Bunu kim ayırdeder? ilkönce zaman diyelim, yani zamanla ayırdedilir. Söyleyen bir insan, zaten çeşitli zamanların söylenmişlikleri, söylemeleri, kavramları, ufuk kaynaşmaları içinde konuşuyor.
Mevlananın söylediği ne bir sır, ne bir gizemli iş. Hakikate yüzünü çevirmeye, bakmaya cesaret ediyor. Kullandığı dil, kendinden önce de var. Kullandığı kavramlar, düzelttiği, düzenlediği, işlediği duruşlar.
Peki Mevlana tüm zamanlar için mi anlıyor? Hayır. Bir insan gibi anlıyor kendi söylediğini de. Elbette bir insandan fazla, sıradan bir insandan. Ancak tanrısal bir bakışa sahip değil, öncesi ve sonrasından, dünya oluşmadan ve tarih sona erdikten sonraki halden bakmıyor. Bakamaz. O insan hakikatinden konuşuyor, insana açık olan hakikatten. Zamansız mekansızlıktan değil, herşeyin üzerinde, evvelinde ve ahirinde oluşdan değil.
Mesnevideki vahiy konusunu kurcalamadan önce, Mevlanada gördüğümüz faniliğimizde anlamamız ve faniliğimize rağmen hakikatle kucaklaşabilmemiz düşüncesini biraz daha incelememiz lazım.
Mevlana cinsel temalardan kaçınmıyor, ama şehveti de yeriyor. Yani pornocu falan değil, edebi "gerçekçi"likle suçlanabilir, bir anlamı varsa, insanda ne varsa konuşuyor, belki sadece arife konuştuğunu sanıyor, belki bu konuda dönemin dünyası böyle olduğundan yapıyor, ama sanmıyorum, bazan belki protestocu bir tavrı var, meclisi tepkiye zorluyor, yermek istediği birisi açmak istediği bir tartışma var. Bazı kısımlar var ki ben de şaşırdım, ama daha çok zamanımızda nasıl anlaşılacağından, insanların bakışlarıyla bakamayarak okuduğumda, o kısımları göremedim bile, insan ne ararsa onu buluyor biraz da. Ama bunu eleştirileri kapatmak, suçlamak için de kullanmayalım. Bu sözü şunun için söyledim sadece: Oca hikmet, emek, hakikat, çırpınış ve tartışılan, görülen belki olmasa da olabilecek bir kaç sayfa.
Olmasa da olabilecek bir kaç sayfa dedik. Olmasın mı? Çıkaralım mı? Hayır. Madem beğenmiyorsunuz, öyle yazmazsınız. Ama bir eser bize öyle gelmiş. Ve esere sonradan eklenmiş olmayan herşey kalır. Gülü seven de dikenine katlanır. Ve işin en ilginç yanı o kısımlar bana söylüyor ki: Bir insan Mevlânâ. Böyle olmasa eleştirel mesafe almakta zorlanır mıydık? Eleştiri ille de mesafe işi değil. Nasıl bir mesafe o önemli. Metinle diyalog, tartışma her daim olurdu. Metne mesafeden çok, Mevlânâya kapılmayı engelliyor gibi. Epik tiyatrodakine benzer birşeyler var ama, anlatabilmem yani anlatılırlaştırmam zaman istiyor. (Teknik) bir işlevi var gibi. Bunu da ilk diyen olalım.
Mesnevi sanat eseri değildir diyenlere de itiraz etmem gerekecek, bu konuda, sanırım. Adı da zaten Mesnevî. Bir edebî form. Ancak mesnevi şiir diyip geçilecek bir şey de değil. Mevlananın kendisi gibi çok şey birden. Fili tartışan körler gibi filozof, sufi, fakih, şair, sanatçı, alim, düşünür, abdal diyip duruyoruz. Belki o da "ben sadece bir insanım" derdi.
.....
(Ben de sadece bir insanım. Yazmak zorunda kalan bir insan. Çocuklarımı terbiye etmekle, başkalarına düşünmeyi öğretmekle geçirmek isterdim zamanımı. Ama 12 saat taksi sürüyorum. Ve kalan zamanımda, uykudan çalarak bu eğri büğrü notları tutuyorum 12 metrekarelik evimde. Fazlası? Aklıma gelmedi:) İstemeye de fırsatım olmadı:) Kitaplar eve sığmıyordu, bir ara. Takılıp düşüyordum. artık pek kitap almıyorum.
Yazıya defalarca ara vermek zorunda kaldım. Yemekte, iki müşterinin arasında bu kadar yazılabiliyor, ciddi bir düzeltmeden geçeceğini, belki düzeltilemeyecek kadar karışık ve hatalı olabileceğini bilerek okuyup geçmenizi diliyorum, Efendim. Uykuyu haketmek için bir de yorumbilgisi metni kaleme almamız lazım gibi görünüyor.
Bazı konuları zamana bırakıyorum. Yazdığım dağınık ortamda daha kapsamlısını (televizyonda futbol, yanımda bilgisayarın, modemin markasını soranlar, selamlamak zorunda olduğum şöförler vs vs)yazabilme imkanım yok.
Bu yazı da henüz düzeltilmedi, online yazıldı.)
Şirk, putlaştırma, tanrılaştırma ve aracılığı kaldırma adına yapılan putlaştırmaları anlaması daha da zor: Neden "putlaştır ve kır"a gerek duyulur, bir izah eden olsa.
Alakâlı alakasız alıntılar, donanımı olan olmayan herkesin ağır yargılarda bulunması. Evet, aslında Mevlânânın çağrısına uyuyorlar adeta, yeni şeyler söylüyorlar ve nakil yapmıyorlar.
Hazır olmamak, donanımlı olmamak konuşmamayı gerektirmez. Konuşursun, ama temkinli de olursun.
Kimileri bir yorumcuyu yetkin ilân ediyor, kimileri bir diğerini. Neden ve hangi yetkinlikle bunu yaptıklarını, aynı kriterleri kendilerine uygulamayı unutmamaları gerektiğini akıllarına bile getirmeyebiliyorlar. "Her önüne gelen konuşmasın"cı tutumu güçlendiriyorlar. Evet, bunda da bir hikmet var, ama daha kapalı, sınanmayan bir tavra da işaret edebiliyor.
Evet, yargılarımız, önyargılarımız olacak, ancak, bunları tartışmaya açacağız, yoksa tartışılmaz kelâm ettiğimizi düşünenlerin tavrını almış oluruz. Düzeltilemez, doğru, kutsanmış, tanrısal. Yani şirk'in alanına girmiş oluruz, düzeltilemezlikten, yanılmazlıktan konuşursak, faniliğimizi, sınırlılığımızı, insanlığımızı unutursak.
Eleştirilen neydi? Mevlânânın söyleminin insani yanılırlığın dışında olduğu iddiası. Eleştirenin tutumu ne, yanılmazlığıyla, tereddütsüzlüğüyle, tevazu eksikliği ile? Aynısı.
Ebu Cehilden bile öğrenir arif olan. En azından cehaleti. Cehaletin mantığını. Cehaleti öğrenmeyen, bilmeyen kendi cehaletinden öğrenmiyor demektir, kendi Ebu Cehilinden, kendi içindeki cahilden.
Arif olan, Ebu Cehil karşısında böbürlenmez. Kendisini görür. Kendindeki cahili, çok bilmişi, ezberi.
Cahilin cesareti ezberindedir. Arifin cesareti temkini, tevazuyu, uzun ince yolu, emeği seçişinde: Parlayıp sönen bir atılganlık değil, aydınlanan, öğrenen, kendini düzelten, bir diyeceği olan, itiraz edebilen, kendine edilecek itiraza misafirperver olan.
İki tür kendi fikri olan insan var diyelim, zora gelemeyenlerin işini kolaylaştıralım. İlki terbiyeyle, eğitimle ve başkalarının deneyimlerinden öğrenebilmiş, ve öğrenen insan. Diğeri yine ilki gibi ama kendi tecrübesini edinmeye, hayatla sınanmaya mahkum olmuş insan.
Hayatla sınanmış, hayatın bin bir halinden geçmiş insan bazan bir eşkıyadır, eşkıyalıkta akıl fikir bulmuş bir insan; bazan bin bir cephede savaşmış, esir düşmüş, unutulmuş, iteklenmiş, kakalanmış, döndüğünde çocuklarınca dahi beklenmayen itilip kakılan bir büyük insan; kimi zaman evinde gül yaprağıyla dokunmaya kıyılamamış ama esir düşmüş, dağa kaldırılıp oynatılmış bir prenses, oradan buraya sürüklenmiş, canına defalarca kıymış, canına defalarca kıyılmış, ama ayakta kalmaya mahkum edilmişliğiyle şartlarını aşabilmiş bir insan; bazan sıradan saf bir insan geçim derdinde, hayatın peşinde hayat öğrenmiş, insanı öğrenmiş, hanyayı konyayı öğrenmiş; bazan kötülük için yola düşmüş bir zalim, ne olmuş olmuş insafa gelmiş, insanlaşmış, kendini insanlığa adamış bir insan...
Hayattan öğrenmişlik, hayatla sınanmışlık zor, çetin, yıpratıcı. İrfan da edinilir hayatta, ama daha çok yoldan, insanlıktan, insaftan çıkılır. İtilip kakılan itile kakıla insanlaşmaz, vahşi bir hayvana dönüştürülür çoğu kez.
Bana bir söyleyeceği olan varsa, sen de kimsin, hatasızlardan değilsin diyemiyorum. Hayatıyla konuşan, bize hayatı konuşur. Hayatıyla bizi o hayata gerek bırakmadan aydınlatır, uyarır.
Sürekli tekrarlamak zorundayım, bir insanın öğrenmesini istiyorsanız, hayattan dersini almasına izin vereceksiniz. Ama birisinin alıp başını gitmesini, bir belaya girmesini dilerseniz bilim, anlayış, irfan adına dahi olsa onun kaybolmasını, zulüm görmesini de istemiş olursunuz, yani kötülüğünü istemiş. İnsan olarak, tecrübeden, hazır bilgiden ve sınırlı, korunmuş hayatından öğrenmesini umacaksınız. ama hayattan dersini almış olanları dinleyeceksiniz. Ezbersiz konuşanlardan öğreneceksiniz. Öğrenme ezberleme değildir. Öğrenme e bir tecrübe işidir, bir olgunluk işidir, bir muhakeme işidir, bir sorumluluk işidir.
Anlama, insan olma, hatasından öğrenme, hatasını aşma, hatasını dahi bir hayra sebep etme çabası, çırpınması, gayretinde miyiz değil miyiz, mesele bu ve burada.
Hatasızlık dedik. Bu mümkün mü? Değil. Küçük hatalar, ölümcül olmayan, şeddesiz hatalar diyelim hata bulamadığımız arifin, insanın hatasızlığına. Diğerininkine de büyük yanlışlar, hayatla ve başka hayatlarla oynamalarla dolu bir hatalar zinciri diyelim. Akla fikre, kuralların en apaçık olanlarına dahi uymama, yol kesme, ufuk karartmalarla dolu bir hayat, dönüyor dolaşıyor, kendisini buluyor, insafı ve insanı buluyor.
Bu böyle midir aslında? Hayır. Hatasız, bazan kaçak güreşmiştir, yanlış yaparım korkusuyla yapılması gerekenden imtina etmiştir. Hatada olan, doğru olanı yaptığında yüzüne tükürülmeyi, dağından, ininden sürülmeyi göze almıştır bazan. Bazan da, gerçekten ölçülü, sorumlu bir hayat sahibiyle karşılaşırız. Aklı başında yaşamış ve ölmüş bir insan.
Meselelerden birisi şu. Hem insan insandır, hatalıdır, sınırlıdır, sorulumludur, fanidir diyoruz, hem de yanlışsızlık hatasızlık bekliyoruz. Hatasızlıkla ve hatasızlıkta insan olmasını bekliyoruz. Mümkündür. Ama sınanmamışlıkla, çaresizlikle karşılaşmışlarla dersini almayana tecrübesiz de diyoruz. Tecrübe ne idi? Herşeye yetecek tecrübenin olmadığını bilmek, öğrenmeye, hayat boyu dersini almaya açık olmak. İlki açık fikirli, açık yürekli oluş, ikincisi onu dışlamayan, hayatla sınanmaya açık oluş.
Hayatı sınamak? Estetlik, gurmelik işi. Hayatı nere kadar sınayabiliriz? Nereye kadar? hayat bizden ne öğrenir, biz hayatın ne kadarına ne öğretiriz öğretebileek olsaydık da. Ama biz, sınırlarımızı, hakikatimizin alanını öğreniriz hakikati olmasa da: Had bilmeyi, ölçüyü, tadında bırakmayı yani tadı; incelerek törpülenerek zevkliliği; yapmacık olmayan, içerik kazanmış, bilince dönüşmüş terbiyeyi. Sınanmış bilgiyi.İnsanlığın ve dünyanın çeşitli hallerini.
Mecdeli Meryem'i taşlayan taşlar bana söyleyeceği bir şey varsa dinlerim. Atılan taş yeneceği günahına değil, söyleyeceğinedir zaten çoğu kez. Söylediğinin hakikatine.
Rabia Hatun neler çekti kaç kişi bilir? Hangi yazılı kaynaklarda bulabilirler o acıyı? Bilseler acılarının kaynağını, o huzur veren anlayışı, insanlığı kucaklamayı, buluşabilirler miydi ol hakikatle? Şimdi yaşasa Rabia Hatunu da itekleyeceklerimiz olurdu sanırım.
Mevlânâ geçmişte bıraktığı bir şey için suçlanmıyor diyecekler. Peki, geleceğe taşıdığı şeyler için mi suçlanıyor? Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol gibi bir kriteri kaç kişi koyabilmiş insanlığın önüne de kalkıp Mevlanâya insanlık öğreteceğiz?
En fazla metinlerini eleştiririz. Ama aynı şeyi Nasreddin Hoca yaptığında hoşgöreceğiz. Ya da tersi, Mevlanayı hoş göreceğiz, Hocayı hor göreceğiz.
İkisi da hayatlarıyla hayatla konuşan insanlar. O dönemin Konyası, halk kültürü, insanların nasıl düşündüğü konuştuğu anlaşılmadan ne söylediklerini eleştirme hakkına sahibiz. Evet karşımızdaki insanlar muhallebi çocukları değiller, mektepliler ama hayatı bilen, çile çekmiş, dert yaşamış, görmüş geçirmiş insanlar. Sövüyorlar kimi menkıbeye göre, ayıp hikaye anlatıyorlar kimi metinlerine göre ve dinleyenleri var, insanlar onları taşlamıyor. Cenazelerinde şehrin nüfusunu geçiyor kalabalık. Kibar olsalardı fena mı olurdu? Olmuyorlar! Ne yapacağız? Silip atacak mıyız, söylediklerini en kötü biçimde yorumlasak bile? Bir doğru cümleleri yok mu?
Tersine binlerce doğru cümleleri var. Göstereceğiz, teker teker. Mübarek hocamızı şimdilik savunanlar var, biz Mevlânâyı okuyacağız. Felsefesiz miymiş. Düşünce bilim düşmanı mıymış, halk düşmanı mıymış, ahlâksız mıymış, hukuksuz muymuş, yüzeysel miymiş, yasakçı mıymış, cehaletin dostu muymuş, cezbe ve transla mı iştigal edermiş, dostu düşmanı kimmiş, hululülüğü savunmuş mu ortaya çıkaracağız.
Doğru şey söyleyen, yürekten söyleyen, söylediğini kasteden ama yanılan herkesi okuyacağız, imkanlarımız el verdikçe.
Mevlânâ yol kesmiş olsa, veli değil haydut olsa okuyacağız, söylediği bir şey varsa. Söyleyeceği bir şey olanı susuturmak bizim işimiz değildir. Sözü, doğrusu olanı susturmak ahkikati karartmaktır, biz bunu yapmayacağız.
Ebu Cehil akıllı bir şey söyledi de dinlenmedi mi?
Biz soyağacının değişik kollarından Ebubekirin, Hasanın, Hüseyinin öz be öz torunu Mevlânâ Muhammed Celâleddin-i Rumî'yi Sıddık, Seyyid ve Şerif olduğu için, soysopçuluk yaptığımız için değil insan olduğu için dinleyeceğiz ve gerekirse, eleştireceğiz, buna itiraz eden yok. "Ya edep, ya da barbarlık!" diyoruz sadece.
İçinde hakikat olan her söz, gününü aşan her söz verilmiş sözümüze gider, ondan geldiği gibi. Dil bizde konuşur, biz dilde dile geliriz. Ne söylediysek riyasız, hakikatli dlimizdeki bir imkanı canlandırmaktır. Dil kendi kendine konuşmaz. Dil için insan bir araç da değildir. Dil olup bitmiş değildir. Dil oluşur, açılır, kapanır. Söyleneni dil kendiliğinden söylemez. Ama söyleyen de dilsiz söylemez.
Mevlananın dediği odur ki kısaca söylersek ve kısalttığımız için hata yapmayı da göze alırsak, geçiciliğim, faniliğim içinde söylemediğim ne varsa, ne varsa zamanını aşan ve aşacak olan, bana ait değildir. Hakikatin bendeki ifadesidir.
Bu mümkün müdür? Faniliği aşmak? Hakikatin kırıntılarıyla yetinmekten vazgeçmek? Kanımca insan için imkansızdır, insanı aşmak, insanı tanrısallaştırmak olur. Ama söz için? Evet, sözde böyle bir olay var. Söyleyen bir insan, bir sınırlı halden konuşuyor, ama, anını da zamanını da aşıyor. Bunu kim ayırdeder? ilkönce zaman diyelim, yani zamanla ayırdedilir. Söyleyen bir insan, zaten çeşitli zamanların söylenmişlikleri, söylemeleri, kavramları, ufuk kaynaşmaları içinde konuşuyor.
Mevlananın söylediği ne bir sır, ne bir gizemli iş. Hakikate yüzünü çevirmeye, bakmaya cesaret ediyor. Kullandığı dil, kendinden önce de var. Kullandığı kavramlar, düzelttiği, düzenlediği, işlediği duruşlar.
Peki Mevlana tüm zamanlar için mi anlıyor? Hayır. Bir insan gibi anlıyor kendi söylediğini de. Elbette bir insandan fazla, sıradan bir insandan. Ancak tanrısal bir bakışa sahip değil, öncesi ve sonrasından, dünya oluşmadan ve tarih sona erdikten sonraki halden bakmıyor. Bakamaz. O insan hakikatinden konuşuyor, insana açık olan hakikatten. Zamansız mekansızlıktan değil, herşeyin üzerinde, evvelinde ve ahirinde oluşdan değil.
Mesnevideki vahiy konusunu kurcalamadan önce, Mevlanada gördüğümüz faniliğimizde anlamamız ve faniliğimize rağmen hakikatle kucaklaşabilmemiz düşüncesini biraz daha incelememiz lazım.
Mevlana cinsel temalardan kaçınmıyor, ama şehveti de yeriyor. Yani pornocu falan değil, edebi "gerçekçi"likle suçlanabilir, bir anlamı varsa, insanda ne varsa konuşuyor, belki sadece arife konuştuğunu sanıyor, belki bu konuda dönemin dünyası böyle olduğundan yapıyor, ama sanmıyorum, bazan belki protestocu bir tavrı var, meclisi tepkiye zorluyor, yermek istediği birisi açmak istediği bir tartışma var. Bazı kısımlar var ki ben de şaşırdım, ama daha çok zamanımızda nasıl anlaşılacağından, insanların bakışlarıyla bakamayarak okuduğumda, o kısımları göremedim bile, insan ne ararsa onu buluyor biraz da. Ama bunu eleştirileri kapatmak, suçlamak için de kullanmayalım. Bu sözü şunun için söyledim sadece: Oca hikmet, emek, hakikat, çırpınış ve tartışılan, görülen belki olmasa da olabilecek bir kaç sayfa.
Olmasa da olabilecek bir kaç sayfa dedik. Olmasın mı? Çıkaralım mı? Hayır. Madem beğenmiyorsunuz, öyle yazmazsınız. Ama bir eser bize öyle gelmiş. Ve esere sonradan eklenmiş olmayan herşey kalır. Gülü seven de dikenine katlanır. Ve işin en ilginç yanı o kısımlar bana söylüyor ki: Bir insan Mevlânâ. Böyle olmasa eleştirel mesafe almakta zorlanır mıydık? Eleştiri ille de mesafe işi değil. Nasıl bir mesafe o önemli. Metinle diyalog, tartışma her daim olurdu. Metne mesafeden çok, Mevlânâya kapılmayı engelliyor gibi. Epik tiyatrodakine benzer birşeyler var ama, anlatabilmem yani anlatılırlaştırmam zaman istiyor. (Teknik) bir işlevi var gibi. Bunu da ilk diyen olalım.
Mesnevi sanat eseri değildir diyenlere de itiraz etmem gerekecek, bu konuda, sanırım. Adı da zaten Mesnevî. Bir edebî form. Ancak mesnevi şiir diyip geçilecek bir şey de değil. Mevlananın kendisi gibi çok şey birden. Fili tartışan körler gibi filozof, sufi, fakih, şair, sanatçı, alim, düşünür, abdal diyip duruyoruz. Belki o da "ben sadece bir insanım" derdi.
.....
(Ben de sadece bir insanım. Yazmak zorunda kalan bir insan. Çocuklarımı terbiye etmekle, başkalarına düşünmeyi öğretmekle geçirmek isterdim zamanımı. Ama 12 saat taksi sürüyorum. Ve kalan zamanımda, uykudan çalarak bu eğri büğrü notları tutuyorum 12 metrekarelik evimde. Fazlası? Aklıma gelmedi:) İstemeye de fırsatım olmadı:) Kitaplar eve sığmıyordu, bir ara. Takılıp düşüyordum. artık pek kitap almıyorum.
Yazıya defalarca ara vermek zorunda kaldım. Yemekte, iki müşterinin arasında bu kadar yazılabiliyor, ciddi bir düzeltmeden geçeceğini, belki düzeltilemeyecek kadar karışık ve hatalı olabileceğini bilerek okuyup geçmenizi diliyorum, Efendim. Uykuyu haketmek için bir de yorumbilgisi metni kaleme almamız lazım gibi görünüyor.
Bazı konuları zamana bırakıyorum. Yazdığım dağınık ortamda daha kapsamlısını (televizyonda futbol, yanımda bilgisayarın, modemin markasını soranlar, selamlamak zorunda olduğum şöförler vs vs)yazabilme imkanım yok.
Bu yazı da henüz düzeltilmedi, online yazıldı.)
Etiketler:
Deneme,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Mevlânâya Yönelik Eleştirilere Dair
23 Mayıs 2008 Cuma
12 Eylül ve Abdülbaki Gölpınarlının Başına Gelenler
12 Eylülün gürültüsü patırtısı içinde dikkat çekmedi demek ki. Bu konuyu gündeme getiren olmadığına göre. Ya da Abdülbaki Gölpınarlıya yapılanlardan hoşnut olanlar, 12 Eylülle palazlanmışlar, az değil.
O dönemde çocuk olanları, dünyada olmayanları suçlamayalım. Onun arkadaşı, dostu olduğunu söyleyenlere soralım neden ölü gibi suskunlar? Buyursunlar, insanlıklarını gömmedilerse, bildiklerini anlatsınlar, dinliyoruz. Hakikate sadık olmaları bu kadar mı imkansız?
Konuyu biz açalım. Daha doğrusunu tekelinde bulunduran düzeltir hatamız varsa, neden şimdiye kadar söylenmemişin izahatıyla beraber, ezber istemiyoruz, bu güne kadar yeterince dinledik.
12 Eylülle birlikte, Gölpınarlı aleyhinde korkunç bir kampanya başlatıldı. O zamana kadar, Gölpınarlı Mevlânânın dostlarına yüz idi, ağız idi, dil idi. Hatası sevabıyla bir insan idi. İyi bir insan idi.
İlk iddialar farsçasının kötü olduğu üzerine idi. Çevirilerinin hatalı olduğu. Özgün olmadığı. Olabilir dedik, daha iyisini aradık. Halâ arıyoruz, bulursak haber veririz. Sonra özel hayatına bulaşıldı, bazan dost ağızlardan, onu över ağızla yaralayan, hançerleyen "tanıklardan", şurdan, burdan. Her taraftan, her kanaldan saldırıldı. Evet, Gölpınarlı adeta linç edildi.
Abdülbaki Gölpınarlı, saldırgan ve sinsi bir kampanyayla aradan çıkarıldı. Evet, darbe Gölpınarlıya da geldi. Onun düşünceleri, analizleri, Mevlânânın projesine sahip çıkışı devreden çıkarıldı. 12 Eylül bu, olur, diyelim de, neden onu bilenler tanıyanlar ona sahip çıkmadılar, halâ da çıkmamakta inat ediyorlar? Bu şaibeli bir durum değil mi? Hakedilmemiş bir mirası taşımak değil mi?
Abdülbaki Gölpınarlıya "O edebiyatçı, tasavvuf üzerine konuşamaz!" derler. Ne edebiyatı imiş çalıştığı alan? Şimdi o kadar "meslekten" araştırmacı var da neden bir Gölpınarlı kapasitesinde insan yok? Varsa söyleyin, bilelim! "Yok hayır, icazet gerekir eski zincirlerden gelen" demekse bu: Gölpınarlının icazetinin olmadığını kim iddia ediyor?
Yerine düşünülenler de "edebiyat" kökenli değiller mi, çoğu kez? Onların farsçaları daha iyi ise bugüne kadar Şems neden hep eksik ve yanlış sunuldu? Mesnevî bu kadar sorunlu şerh edildi? İş dil bilgisiyle bitiyor mu ayrıca?
Neden yerine önerilenlerin eserleri Mevlânâya hakaretlerde başvuru kaynağı hailnde?
Gölpınarlıdan alıntıyla Mevlânaya yöneltilmiş hiç bir hakaret Gölpınarlının Mevlânâyı radikalleştirmesinden kaynaklanmıyor. Ne bulursa, görürse onu söylüyor. Yanlış mı yorumlamış? Eleştirilir. Ancak yerine önerilenler, öne çıkarılanlar Mevlânâyı yalnız radikalleştirmiyorlar, Mevlânânın eleştirilerini, projesini, tavrını unutuyorlar.
Gölpınarlıyı okudukça şaşırıyorum. Bektaşî tavırlı olduğu söyleniyor arada bir, bektaşi dostlarımız sevinmesinler hemen, bu hayırlı bir nedenle vurgulanmıyor, sünnilere hitap etmediği vurgulanıyor, marjinalleştirilmeye çalışılıyor. Eserlerine bakıyorsunuz, Şemsin Bektaşi olduğuna dair bir kanıt olmadığını vurgulayan Gölpınarlı. Bektaşi menkıbelerini eleştiriden geçiren O.
Şems Bektaşi olsa red mi edilir? Hayır. Ama burada da bir başka incelik var. Şems aleyhine sünni bir duyarlılık oluşturulmaya çalışılıyor. Neden? Şemsin eleştirilerinden kurtulmak isteniyor. Bunlar neler? Şems, hululilik riskine düşenleri uyarıyor, tek tanrıcılığın çekirdeğini terk edenleri, tasavvufun bağımsızlaşıp kopmasını, batıniliğin radikalleşmesini, sünnetin çekirdeğinin terkedilmişliğini eleştiriyor. Gazalî ile olan ortak noktalar Mevlânâyla daha karşılaşmadan paylaşılan bir duruşun olduğunu da gösteriyor.
Şems sunulanın tersine, entellektüel, bağımsız, eleştirel, sade, tutarlı bir insan. Yani gelip cezbe, trans, batın dersleri vermiyor. Bir duruşla, tavırla, etraftaki keyfiliğe eleştiri ile geliyor.
Gölpınarlı Mezhepsizlikle suçlanıyor. Mezhep hangi alanda geçerlidir izahatını yapan yok. Her yerde mezheple konuşulur, her yere mezheple gidilir sanılıyor, doğru değil. Hakikatin alanının mezhebi olur muymuş cevaplayan yok. Ancak Gölpınarlı yine, Mevlânanın hanefî olduğunu vurgulayan. Bu zaten Mesnevide apaçık, ama Gölpınarlıda bir karartma yok, dürüst ve hakkanî. Yanlışı varsa düzeltilir.
Gölpınarlı mezhepsizse, Şems ne oluyor? Ben Şemsin duruşuna aykırı hiç bir şey görmedim Gölpınarlıda. Neden Şems diyorum, çünkü, Gölpınarlıyı reddedenler Şems'i sözde reddetmiyorlar. İkisinde de tekrar vurgulayayım, sünnete aykırı bir tavır yok. Peki ya Mevlânâ? Gölpınarlı aradan çıkarılıp, Şems unutturulurken mi Mevlânâ Mevlânâ oluyor? Hayır. Projesi, derdi, tasarımı, eleştirisi ortadan kaldırılıyor.
Mevlânâ, çok ciddi bir biçimde varolan tasavvufu eleştiriden geçiriyor. Mevlânâ öncesi tasavvuf eleştirisi bilinmeden Mevlânâların derdi anlaşılamaz. Dönemlerinin entellektüel sorunları, özellikle de din ve tasavvuf alanının sorunları günümüz sorunlarına çok benziyor. Eleştirdikleri şeyler, bugün onun da adını kullanarak hakim kılınıyor, engel varsa ortadan kaldırılıyor birer birer. Başta Abdülbaki Gölpınarlı olmak üzere.
Sekiz yüz yıl önce eleştirel alışveriş dostlukları yıkmıyor, şimdiye nazaran düzey daha yüksek, bunu görmek ilginç. Şimdilerde dost kalmıyor verilmiş sözün arkasında duran.
Yok mu o kadar yüceltilen, Mevlânâya hakaretler yağdırılmasına neden olacak kadar yüceltilen Mesnevinin hakikatinin arkasında duracak olan kimsecikler? İnsanlık bu kadar zor mu?
Mevlânâya eleştiriler gelecek elbette. Eleştirilere cevap veremiyorsanız, cahil ve haksızsınızdır dedim, bir başka yazımda. Ya hakaretler? Onları dahi dinlemek, eleştiriden geçirilecekleri eleştiriden geçirmek icap eder. Mevlana hakaretlerle ezilecek, küçülecek bir insan değil. Nedenleri kurcalanır yanlış anlaşılmaların, açıklığa kavuşturulur, ya da kavuşturulması gelecek nesillere bırakılır. Gayretsiz bir suskunluk, rehavettir, terketmedir, yalnız bırakmadır.
Evet eleştirilerde düzey çok düşük. Ya savunmalarda? Bahanelerde? Geçiştirmelerde?
Dökülüyoruz.
Bu kirli ortamı haketmedik. Daha ciddi okumalar, araştırmalar, daha düzeyli tartışmalar yapabiliriz.
İlk adımlarımızdan birisi de Abdülbaki Gölpınarlının adını rehabilite etmek, hakkını, itibarını iade etmek, ve kendisinden özür dilemek olsun: O, yanılabilir, yanlış anlayabilir, yanlış anlatabilir insanlardan birisi. Hatasız, günahsız olmaması imkansız. Üzerine çalıştığı konularda dürüst davrandı, eleştirdiği bazı metinleri övüyor gibi gösterilmeyi, onca manipulasyonu, hakareti, saldırıyı ya da potada eritilerek yeniden sunulmayı haketmedi.
Gelenekle ilgili sundukları güvenilir boyuttadır. Bazı araştırmaları bugün düzeltilmeyi, gözden geçirilmeyi gerektirebilir. Bunda kötü olan ne? Başlamalardan korkanlardan mı olalım, hatasızlık şerbetiyle mi şerbetlenelim?
Adülbaki Gölpınarlı, Şems ve Mevlânâ'nın hululiliğin eleştirdiğini göstermedi mi? O halde, Mevlânâya yönelik en büyük hakaretin ezber işi olduğunu gösteren bir insanı susturuyoruz. Okutmuyoruz. Tanıtmıyoruz. Evet, bu yüzden, eleştirmiyoruz da.
Hululliğin eleştirisi için Makaalâtı okumak da yeterli olabilirdi. Ama, okunmaz, okutulmaz. Hakikî Şems, Şems karikatürünü sunanların işine gelmez.
Uzun Lafın kısası, Abdülbaki Gölpınarlı Mevlana ve Şemsin derdiyle kuşandığı için aradan çıkarılmıştır. Yeni bir dünya, yeni bir düzen kurulurken, Mevlânânın dahi bağımsız yorumlanmasına müdahil olunmuştur.
Sosyal Mühendislik pozitivist olmakla eleştirilirdi, pozitivist olmayabileceğini de farkediyoruz.
Biz, yerine konulanı değil, tedavülden kaldırılmaya çalışılanı konuşuyoruz. Yani kültürümüzün, anlayışımızın derinliklerine kazınmış olanı. Dostlarının da düşmanlarının da hakkında aynı şeyleri söylemesinden, dünya, ufuk kaybına zorlanmamızdan bahsediyoruz.
Ağır müdahaleler altındayız. Bazılarımız bilmeden, rüzgârdan yelkenine pay kapma çabasında. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Bilenin kötülüğü bile aklı başında oluyor bazan, daha zor hoşgörsek de.
12 Eylül yalnız bazı ekonomik kararlar, sendikasızlık, haksızlık, talan siyaseti için değil, yeni dünya düzeninin kültürel buyruklarını da hayata geçirmek için gelmiş görünüyor. Müdahaleden geçmemiş alan yok. Tasavvuf da kıyım alanlarından, üniversitelerimiz, hukukumuz, siyasetimiz, gündelik hayatımız kadar. 12 Eylülcülük kültürümüze topyekün bir müdahale. Kimin için? Hangi bilimsel cüretle? Hangi adalet anlayışıyla? Hangi toplum kuramıyla? Bunun cevabını vermekle uğraşacağımıza, talan edilenin arkeolojisini yapacağız, hazinelerimizi ortaya çıkaracağız, yeni talanlarlara açık dursak, açık tutsak da.
Emek bizim. Aşk bizim. Bu çırpınış bizim. İnsanca yaşamak derdi bizim derdimiz! Eleştireceğiz, eleştiriye açık duracağız, yalnız hakikate boyun eğeceğiz. Hakikati olana. Hakikatli olana. Yani talansıza, dolansıza, mazlum kalmak için çırpınana.
(Yazıyı uykusuz ve yorgun kaleme aldım, düzeltemedim, üzerinde çalışılacaktır)
O dönemde çocuk olanları, dünyada olmayanları suçlamayalım. Onun arkadaşı, dostu olduğunu söyleyenlere soralım neden ölü gibi suskunlar? Buyursunlar, insanlıklarını gömmedilerse, bildiklerini anlatsınlar, dinliyoruz. Hakikate sadık olmaları bu kadar mı imkansız?
Konuyu biz açalım. Daha doğrusunu tekelinde bulunduran düzeltir hatamız varsa, neden şimdiye kadar söylenmemişin izahatıyla beraber, ezber istemiyoruz, bu güne kadar yeterince dinledik.
12 Eylülle birlikte, Gölpınarlı aleyhinde korkunç bir kampanya başlatıldı. O zamana kadar, Gölpınarlı Mevlânânın dostlarına yüz idi, ağız idi, dil idi. Hatası sevabıyla bir insan idi. İyi bir insan idi.
İlk iddialar farsçasının kötü olduğu üzerine idi. Çevirilerinin hatalı olduğu. Özgün olmadığı. Olabilir dedik, daha iyisini aradık. Halâ arıyoruz, bulursak haber veririz. Sonra özel hayatına bulaşıldı, bazan dost ağızlardan, onu över ağızla yaralayan, hançerleyen "tanıklardan", şurdan, burdan. Her taraftan, her kanaldan saldırıldı. Evet, Gölpınarlı adeta linç edildi.
Abdülbaki Gölpınarlı, saldırgan ve sinsi bir kampanyayla aradan çıkarıldı. Evet, darbe Gölpınarlıya da geldi. Onun düşünceleri, analizleri, Mevlânânın projesine sahip çıkışı devreden çıkarıldı. 12 Eylül bu, olur, diyelim de, neden onu bilenler tanıyanlar ona sahip çıkmadılar, halâ da çıkmamakta inat ediyorlar? Bu şaibeli bir durum değil mi? Hakedilmemiş bir mirası taşımak değil mi?
Abdülbaki Gölpınarlıya "O edebiyatçı, tasavvuf üzerine konuşamaz!" derler. Ne edebiyatı imiş çalıştığı alan? Şimdi o kadar "meslekten" araştırmacı var da neden bir Gölpınarlı kapasitesinde insan yok? Varsa söyleyin, bilelim! "Yok hayır, icazet gerekir eski zincirlerden gelen" demekse bu: Gölpınarlının icazetinin olmadığını kim iddia ediyor?
Yerine düşünülenler de "edebiyat" kökenli değiller mi, çoğu kez? Onların farsçaları daha iyi ise bugüne kadar Şems neden hep eksik ve yanlış sunuldu? Mesnevî bu kadar sorunlu şerh edildi? İş dil bilgisiyle bitiyor mu ayrıca?
Neden yerine önerilenlerin eserleri Mevlânâya hakaretlerde başvuru kaynağı hailnde?
Gölpınarlıdan alıntıyla Mevlânaya yöneltilmiş hiç bir hakaret Gölpınarlının Mevlânâyı radikalleştirmesinden kaynaklanmıyor. Ne bulursa, görürse onu söylüyor. Yanlış mı yorumlamış? Eleştirilir. Ancak yerine önerilenler, öne çıkarılanlar Mevlânâyı yalnız radikalleştirmiyorlar, Mevlânânın eleştirilerini, projesini, tavrını unutuyorlar.
Gölpınarlıyı okudukça şaşırıyorum. Bektaşî tavırlı olduğu söyleniyor arada bir, bektaşi dostlarımız sevinmesinler hemen, bu hayırlı bir nedenle vurgulanmıyor, sünnilere hitap etmediği vurgulanıyor, marjinalleştirilmeye çalışılıyor. Eserlerine bakıyorsunuz, Şemsin Bektaşi olduğuna dair bir kanıt olmadığını vurgulayan Gölpınarlı. Bektaşi menkıbelerini eleştiriden geçiren O.
Şems Bektaşi olsa red mi edilir? Hayır. Ama burada da bir başka incelik var. Şems aleyhine sünni bir duyarlılık oluşturulmaya çalışılıyor. Neden? Şemsin eleştirilerinden kurtulmak isteniyor. Bunlar neler? Şems, hululilik riskine düşenleri uyarıyor, tek tanrıcılığın çekirdeğini terk edenleri, tasavvufun bağımsızlaşıp kopmasını, batıniliğin radikalleşmesini, sünnetin çekirdeğinin terkedilmişliğini eleştiriyor. Gazalî ile olan ortak noktalar Mevlânâyla daha karşılaşmadan paylaşılan bir duruşun olduğunu da gösteriyor.
Şems sunulanın tersine, entellektüel, bağımsız, eleştirel, sade, tutarlı bir insan. Yani gelip cezbe, trans, batın dersleri vermiyor. Bir duruşla, tavırla, etraftaki keyfiliğe eleştiri ile geliyor.
Gölpınarlı Mezhepsizlikle suçlanıyor. Mezhep hangi alanda geçerlidir izahatını yapan yok. Her yerde mezheple konuşulur, her yere mezheple gidilir sanılıyor, doğru değil. Hakikatin alanının mezhebi olur muymuş cevaplayan yok. Ancak Gölpınarlı yine, Mevlânanın hanefî olduğunu vurgulayan. Bu zaten Mesnevide apaçık, ama Gölpınarlıda bir karartma yok, dürüst ve hakkanî. Yanlışı varsa düzeltilir.
Gölpınarlı mezhepsizse, Şems ne oluyor? Ben Şemsin duruşuna aykırı hiç bir şey görmedim Gölpınarlıda. Neden Şems diyorum, çünkü, Gölpınarlıyı reddedenler Şems'i sözde reddetmiyorlar. İkisinde de tekrar vurgulayayım, sünnete aykırı bir tavır yok. Peki ya Mevlânâ? Gölpınarlı aradan çıkarılıp, Şems unutturulurken mi Mevlânâ Mevlânâ oluyor? Hayır. Projesi, derdi, tasarımı, eleştirisi ortadan kaldırılıyor.
Mevlânâ, çok ciddi bir biçimde varolan tasavvufu eleştiriden geçiriyor. Mevlânâ öncesi tasavvuf eleştirisi bilinmeden Mevlânâların derdi anlaşılamaz. Dönemlerinin entellektüel sorunları, özellikle de din ve tasavvuf alanının sorunları günümüz sorunlarına çok benziyor. Eleştirdikleri şeyler, bugün onun da adını kullanarak hakim kılınıyor, engel varsa ortadan kaldırılıyor birer birer. Başta Abdülbaki Gölpınarlı olmak üzere.
Sekiz yüz yıl önce eleştirel alışveriş dostlukları yıkmıyor, şimdiye nazaran düzey daha yüksek, bunu görmek ilginç. Şimdilerde dost kalmıyor verilmiş sözün arkasında duran.
Yok mu o kadar yüceltilen, Mevlânâya hakaretler yağdırılmasına neden olacak kadar yüceltilen Mesnevinin hakikatinin arkasında duracak olan kimsecikler? İnsanlık bu kadar zor mu?
Mevlânâya eleştiriler gelecek elbette. Eleştirilere cevap veremiyorsanız, cahil ve haksızsınızdır dedim, bir başka yazımda. Ya hakaretler? Onları dahi dinlemek, eleştiriden geçirilecekleri eleştiriden geçirmek icap eder. Mevlana hakaretlerle ezilecek, küçülecek bir insan değil. Nedenleri kurcalanır yanlış anlaşılmaların, açıklığa kavuşturulur, ya da kavuşturulması gelecek nesillere bırakılır. Gayretsiz bir suskunluk, rehavettir, terketmedir, yalnız bırakmadır.
Evet eleştirilerde düzey çok düşük. Ya savunmalarda? Bahanelerde? Geçiştirmelerde?
Dökülüyoruz.
Bu kirli ortamı haketmedik. Daha ciddi okumalar, araştırmalar, daha düzeyli tartışmalar yapabiliriz.
İlk adımlarımızdan birisi de Abdülbaki Gölpınarlının adını rehabilite etmek, hakkını, itibarını iade etmek, ve kendisinden özür dilemek olsun: O, yanılabilir, yanlış anlayabilir, yanlış anlatabilir insanlardan birisi. Hatasız, günahsız olmaması imkansız. Üzerine çalıştığı konularda dürüst davrandı, eleştirdiği bazı metinleri övüyor gibi gösterilmeyi, onca manipulasyonu, hakareti, saldırıyı ya da potada eritilerek yeniden sunulmayı haketmedi.
Gelenekle ilgili sundukları güvenilir boyuttadır. Bazı araştırmaları bugün düzeltilmeyi, gözden geçirilmeyi gerektirebilir. Bunda kötü olan ne? Başlamalardan korkanlardan mı olalım, hatasızlık şerbetiyle mi şerbetlenelim?
Adülbaki Gölpınarlı, Şems ve Mevlânâ'nın hululiliğin eleştirdiğini göstermedi mi? O halde, Mevlânâya yönelik en büyük hakaretin ezber işi olduğunu gösteren bir insanı susturuyoruz. Okutmuyoruz. Tanıtmıyoruz. Evet, bu yüzden, eleştirmiyoruz da.
Hululliğin eleştirisi için Makaalâtı okumak da yeterli olabilirdi. Ama, okunmaz, okutulmaz. Hakikî Şems, Şems karikatürünü sunanların işine gelmez.
Uzun Lafın kısası, Abdülbaki Gölpınarlı Mevlana ve Şemsin derdiyle kuşandığı için aradan çıkarılmıştır. Yeni bir dünya, yeni bir düzen kurulurken, Mevlânânın dahi bağımsız yorumlanmasına müdahil olunmuştur.
Sosyal Mühendislik pozitivist olmakla eleştirilirdi, pozitivist olmayabileceğini de farkediyoruz.
Biz, yerine konulanı değil, tedavülden kaldırılmaya çalışılanı konuşuyoruz. Yani kültürümüzün, anlayışımızın derinliklerine kazınmış olanı. Dostlarının da düşmanlarının da hakkında aynı şeyleri söylemesinden, dünya, ufuk kaybına zorlanmamızdan bahsediyoruz.
Ağır müdahaleler altındayız. Bazılarımız bilmeden, rüzgârdan yelkenine pay kapma çabasında. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Bilenin kötülüğü bile aklı başında oluyor bazan, daha zor hoşgörsek de.
12 Eylül yalnız bazı ekonomik kararlar, sendikasızlık, haksızlık, talan siyaseti için değil, yeni dünya düzeninin kültürel buyruklarını da hayata geçirmek için gelmiş görünüyor. Müdahaleden geçmemiş alan yok. Tasavvuf da kıyım alanlarından, üniversitelerimiz, hukukumuz, siyasetimiz, gündelik hayatımız kadar. 12 Eylülcülük kültürümüze topyekün bir müdahale. Kimin için? Hangi bilimsel cüretle? Hangi adalet anlayışıyla? Hangi toplum kuramıyla? Bunun cevabını vermekle uğraşacağımıza, talan edilenin arkeolojisini yapacağız, hazinelerimizi ortaya çıkaracağız, yeni talanlarlara açık dursak, açık tutsak da.
Emek bizim. Aşk bizim. Bu çırpınış bizim. İnsanca yaşamak derdi bizim derdimiz! Eleştireceğiz, eleştiriye açık duracağız, yalnız hakikate boyun eğeceğiz. Hakikati olana. Hakikatli olana. Yani talansıza, dolansıza, mazlum kalmak için çırpınana.
(Yazıyı uykusuz ve yorgun kaleme aldım, düzeltemedim, üzerinde çalışılacaktır)
17 Mayıs 2008 Cumartesi
Mevlânâ Üzerine Konuşmak, Mevlânânın Adına Konuşmak
Mevlânanın üzerine konuşmak için Elif'i söylemek bile gerekmez: İnsan olmak, yani, dürüst olmak, kadirşinas olmak, hakkanî olmak, olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmak yeterlidir.
Mevlânâ adına konuşmak içinse Elif, Lâm, Mim'de karar kılmak gerekir. Ama bu bile yetmez: Yine insan olmak, yani, dürüst olmak, kadirşinas olmak, hakkanî olmak, olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmak da gerekir.
Yani, hem üzerine hem de adına konuşurken, insan olmaklığımız gerekir. Bundan öncesi ve sonrası ise teferruat değil.
Birisini dinlememiz için elif'i bile şart değil. Birisinin peşine takılmak, bir bakışa kapılanmak için ise elif, lam, mim'i bile kâfi değil. Ama her ikisinde de insan kalış derdi, oluş için çırpınışı, önemli.
Anlayan ise her şeyden anlar. Okuyan her şeyi okur, yani her şeyden okur. Bugün anlamak kolay: Bir gün, bir şeyi. Ya yarın? Ondan da sonrası? Anlayışlılık, verdiği söze sadakat, her gün yeni şey söyleyebilenlerin işi. Geçmiş anlamayı da, onlar anlayabilmekte.
Mevlânâ adına konuşmak içinse Elif, Lâm, Mim'de karar kılmak gerekir. Ama bu bile yetmez: Yine insan olmak, yani, dürüst olmak, kadirşinas olmak, hakkanî olmak, olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmak da gerekir.
Yani, hem üzerine hem de adına konuşurken, insan olmaklığımız gerekir. Bundan öncesi ve sonrası ise teferruat değil.
Birisini dinlememiz için elif'i bile şart değil. Birisinin peşine takılmak, bir bakışa kapılanmak için ise elif, lam, mim'i bile kâfi değil. Ama her ikisinde de insan kalış derdi, oluş için çırpınışı, önemli.
Anlayan ise her şeyden anlar. Okuyan her şeyi okur, yani her şeyden okur. Bugün anlamak kolay: Bir gün, bir şeyi. Ya yarın? Ondan da sonrası? Anlayışlılık, verdiği söze sadakat, her gün yeni şey söyleyebilenlerin işi. Geçmiş anlamayı da, onlar anlayabilmekte.
Etiketler:
Hatırlama Notu,
Hülâsa,
Mesneviyi Okumak
15 Mayıs 2008 Perşembe
Mesnevide Kültürel Kodumuz Dizilidir!
Mesnevi de binlerce yıllık demeyeceksek, bin yıla yakın bir süre kültürümüzün tanımlarının da yer aldığı, toplumsal kodeksimizin de içinde yer aldığı kitaplardan birisidir. Bir gelenek aktarımıdır. Alınacağı eleştirisiz alalım diyen mi var? Kendi gözümüzle okuyalım diyoruz sadece. İnsan gözüyle okuyalım. Sömürgeciliğin mühendisleri gibi değil.
Mesnevi eleştirel bir metindir. Eleştirel okumayı ister. Bir konsensusun sağlanmasının ürünüdür. Kaçış kitabı, halksızlık kitabı, elitizm bildirgesi değildir.
Bu büyük metni, geleneğimizin ve geleceğimizin kapılarından birisini uğratıldığı yağma ve talandan çekip almamız gerekmektedir.
Katılmayacağız, başka şeyler önereceğiz, altüst ederek okuyacağız belki, ama bağımsızlığına, hakikatiyle okunurluğuna kavuşturacağız.
Mevlânâ ve Şems, "linguistik turn" diye tanımlanan "turn"lerden, dönüm noktalarından daha önemli daha ciddi bir girişime vucut vermişlerdir. Adını hemen koymayalım. Ciddi bir projedir, itirazdır, temellendirmedir, içeriğinden koparılmıştır demekle yetinelim, şimdilik.
Halkta, terbiyemizde, derin dokumuzda yaşamaktadır.
Kültürel kodeksimiz özelleştirilemez, ihaleye verilemez, kendi halkına ve insaniyete karşı kullanılamaz.
Mesnevi doğu ile batının buluşturulmasının, iki yakamızın bir araya getirilmesinin, insanlığımızın nasıl bir karakterle giyineceğinin hakikatiyle düşünmenin eserlerindendir.
Üzerinde çalışmak, düşünmek, eleştirirken kendimizi de gözden geçirmek durumundayız.
Mesnevi eleştirel bir metindir. Eleştirel okumayı ister. Bir konsensusun sağlanmasının ürünüdür. Kaçış kitabı, halksızlık kitabı, elitizm bildirgesi değildir.
Bu büyük metni, geleneğimizin ve geleceğimizin kapılarından birisini uğratıldığı yağma ve talandan çekip almamız gerekmektedir.
Katılmayacağız, başka şeyler önereceğiz, altüst ederek okuyacağız belki, ama bağımsızlığına, hakikatiyle okunurluğuna kavuşturacağız.
Mevlânâ ve Şems, "linguistik turn" diye tanımlanan "turn"lerden, dönüm noktalarından daha önemli daha ciddi bir girişime vucut vermişlerdir. Adını hemen koymayalım. Ciddi bir projedir, itirazdır, temellendirmedir, içeriğinden koparılmıştır demekle yetinelim, şimdilik.
Halkta, terbiyemizde, derin dokumuzda yaşamaktadır.
Kültürel kodeksimiz özelleştirilemez, ihaleye verilemez, kendi halkına ve insaniyete karşı kullanılamaz.
Mesnevi doğu ile batının buluşturulmasının, iki yakamızın bir araya getirilmesinin, insanlığımızın nasıl bir karakterle giyineceğinin hakikatiyle düşünmenin eserlerindendir.
Üzerinde çalışmak, düşünmek, eleştirirken kendimizi de gözden geçirmek durumundayız.
Etiketler:
Mesneviyi Okumak
Transcendental Ego, Toplumsal İnteraksiyon, Kalubela ve Mesnevî
Vahiy sorununa bir çözüm geçmişte verilmiş sözü, ilk verilmiş sözü canlı tutarak, verilmiş söze yüzünü, aklını, kalbini dönerek, ondan yola çıkarak sözü yolunda tutma stratejisi. Ancak toplumsal interaksiyonu, yani sosyalleşme ve sosyalleşme içinde bireysellik ve kişisellik kazanma olgusunu gözardı etmeye yol açacak bir şekilde başvurulması halinde transcendental, aşkın egoya yol açma, yol verme durumunda kalınabilir. İlginç, verimli, entellektüel bir strateji ama toplumu ve insanın toplumsallığını, dünyalılığını, dünyadalığını, faniliğini, sınırlılığıını gözardı etmeden düşünülebilmeli.
Mevlana Mesnevide çocukların oyun oynayarak akıl geliştirdiklerini söyler. Sosyalpsikolojinin verilerine, sosyalinteraksiyoncu kişilik gelişimi teorilerine (özellikle Herbert Mead) açıktır duruşu. Toplumsuzluğu defalarca, değişik anlamlarda yerer. Başka bir yalnızlığı, halvet düşüncesini yeniden yeniden değerlendirir, anlamlandırır. Bunu sürekli yinelenen Kuyudaki Yusuf temasıyla açımlar, besler.
Mevlananın kişilik ve bireysellik üzerine düşündüğünü anlıyoruz. Önceleri kişiselliği görüyor, bireyselliği nerede ifade ettiğini anlamaya çalışıyorduk. Bugün daha çok şey söyleyebilmemiz mümkün. (Ayrıntılara zamanla gireceğiz).
Mevlana akış içinde yorumdan, anlamadan bahsediyor. Değişen ve aynı kalan şey Bergsonda ya da başkalarında aranmamalı. Mesnevide var.
Dinamik, diyalektik bir tarih ve toplum anlayışı olan eylemeyi ve ameli bir praksis olarak, praksis içindelik gören, adeta fronesisin son kavranılışının o zamandan farkında olan ("yeni bir şey söylemek lazım", yeni bir şeyi eskinin bitmesi anlamında değil, söylemenin karakteri olarak görmesi, yani bir kereliğine tüm zamanlar için konuşmasını insanın reddetmesi söz konusu Mevlananın) bir düşünür, bilgin, sufi, insan Mevlana.
Bir sorunu çözerken başka bir soruna yol açmamayı hedefliyor çoğu kez. Onun düşüncesini artık yakalayabilecek bir olgunlukta mıyız, göreceğiz. Üzerine düşüneceğiz.
Oyun konusunda bizi eleştirmek için takip eden okura Huizingayı, Wittgenstein'i ve Özellikle Herbert Mead'i salık verelim. Oğuz Atay'a da dikkat edilmeli. Herbert Mead ve intersubjektivite sorununun kapsamlı bir analizi için Habermas'ın İletişimsel Eylem Teorisinin ikinci cildinin ilk 150 sayfasını salık veriyorum. Bu yüz elli sayfa bir kaç ayda okunacak bir yüz elli sayfadır. Kohlberg, Piaget ve Gilligan'ın itirazlarına da dikkat edilmelidir. Freud'un ego, id, suoerego tartışmasına da dikkat.
Aşkın Egoyu ileride daha fazla açmaya değerlendirmeye, ona giden yolun gerekçelerini, yolaçtığı komplikasyonları sunmaya çalışacağız. Efendim. Bu yazdıklarımız sadece hatırlama notlarıdır. Ömrümüz kifayet etmezse, hakikate yüzünü dönmekten korkmayanlara geliştirmeleri için bırakılmış bir mirastır, vasiyettir. Yükümüz, yükümlülüğümüzün bir kısmıı budur, sözümüzü adresine ulaştır ey hakikatli okuyucu, bizi de eleştirmeyi ihmal etme. Kendin düşün.
Mevlana Mesnevide çocukların oyun oynayarak akıl geliştirdiklerini söyler. Sosyalpsikolojinin verilerine, sosyalinteraksiyoncu kişilik gelişimi teorilerine (özellikle Herbert Mead) açıktır duruşu. Toplumsuzluğu defalarca, değişik anlamlarda yerer. Başka bir yalnızlığı, halvet düşüncesini yeniden yeniden değerlendirir, anlamlandırır. Bunu sürekli yinelenen Kuyudaki Yusuf temasıyla açımlar, besler.
Mevlananın kişilik ve bireysellik üzerine düşündüğünü anlıyoruz. Önceleri kişiselliği görüyor, bireyselliği nerede ifade ettiğini anlamaya çalışıyorduk. Bugün daha çok şey söyleyebilmemiz mümkün. (Ayrıntılara zamanla gireceğiz).
Mevlana akış içinde yorumdan, anlamadan bahsediyor. Değişen ve aynı kalan şey Bergsonda ya da başkalarında aranmamalı. Mesnevide var.
Dinamik, diyalektik bir tarih ve toplum anlayışı olan eylemeyi ve ameli bir praksis olarak, praksis içindelik gören, adeta fronesisin son kavranılışının o zamandan farkında olan ("yeni bir şey söylemek lazım", yeni bir şeyi eskinin bitmesi anlamında değil, söylemenin karakteri olarak görmesi, yani bir kereliğine tüm zamanlar için konuşmasını insanın reddetmesi söz konusu Mevlananın) bir düşünür, bilgin, sufi, insan Mevlana.
Bir sorunu çözerken başka bir soruna yol açmamayı hedefliyor çoğu kez. Onun düşüncesini artık yakalayabilecek bir olgunlukta mıyız, göreceğiz. Üzerine düşüneceğiz.
Oyun konusunda bizi eleştirmek için takip eden okura Huizingayı, Wittgenstein'i ve Özellikle Herbert Mead'i salık verelim. Oğuz Atay'a da dikkat edilmeli. Herbert Mead ve intersubjektivite sorununun kapsamlı bir analizi için Habermas'ın İletişimsel Eylem Teorisinin ikinci cildinin ilk 150 sayfasını salık veriyorum. Bu yüz elli sayfa bir kaç ayda okunacak bir yüz elli sayfadır. Kohlberg, Piaget ve Gilligan'ın itirazlarına da dikkat edilmelidir. Freud'un ego, id, suoerego tartışmasına da dikkat.
Aşkın Egoyu ileride daha fazla açmaya değerlendirmeye, ona giden yolun gerekçelerini, yolaçtığı komplikasyonları sunmaya çalışacağız. Efendim. Bu yazdıklarımız sadece hatırlama notlarıdır. Ömrümüz kifayet etmezse, hakikate yüzünü dönmekten korkmayanlara geliştirmeleri için bırakılmış bir mirastır, vasiyettir. Yükümüz, yükümlülüğümüzün bir kısmıı budur, sözümüzü adresine ulaştır ey hakikatli okuyucu, bizi de eleştirmeyi ihmal etme. Kendin düşün.
Etiketler:
Mesneviyi Okumak
Mesneviyi Okumak: Başlarken
Düşünce Tarihimizin olmadığı iddia ediliyorken, Mevlânâ'nın düşünce geleneğimizi kırdığı düşünülüyorken, Mevlânanın ve Şemsin projesinin de damgasını vurduğu bir bin yılı yaşadığımızı iddia etmekle başlamayacağız. Doğu Mevlânasız da yok. Batı, bir dünya kültürü oluşturamamakta.
Doğuyla batının kesişme alanlarında iki yönden de, insanı, hayatı, hakikati kavrama çabaları filizleniyor. Bizim üzerimize düşen, en önemli eserlerimizden birisi olan Mesnevi üzerine eğilerek, hayat dünyamızın şekillenişi üzerine düşünmeye çalışmak. Mesnevi tek eserimiz değildir. Ancak, dini, tasavvufi, felsefî özelliklerinin yanısıra bir kültür projesi olarak en temellendirici eserlerimizden birisidir. katılalım katılmayalım, iyi okumamız gerekmektedir.
Mevlânânın doğru dürüst okunmadığını rahatlıklıkla iddia edebiliriz. Onun eleştirel tasavvufu, diyalektik düşüncesi, dinamik toplum anlayışı, emekten yana tavrı, iyi temellendirilmiş insan ve toplum anlayışı o kadar şaşırtıcı da gelmeyecektir. Bilineni dile getireceğiz. Ezbercilerin ezberini bozabilir miyiz? Bilemiyorum.
Günümüz mesnevî yorumculuğunda iki ekol söz konusudur. Birincisi İbn Arabî'den yola çıkan, Mevlânâyı İbn Arabi'ye tabi kılma eğilimi gösteren, kendi içinde yeni tasniflere tabi tutulması gereken bir ekol.
Diğer yorum ekolü ise Mevlanaî ekoldür. Mevlanaî tavır tasavvufa Mevlana ve Şemsin eleştirisinden geçirirek bakar. Tasavvufla din arasında bir uçurum oluşturulmamaya gayret edilir, tasavvufun anlaşılma çerçevesi yeniden oluşturulur. Tasavvuf ve tasavvufi kavram ve sembolikle leştiriden geçirilmiş bir tasavvuf, eleştirel bir tasavvuf anlaşılır.
Esad Dede'nin öğrencilerini ilk ekolün son temsilcilerinden sayıyorum: Tahir Olgun, Ahmet Avni Konuk, Şefik Can.
Abdülbakî Gölpınarlı ise Mevlanaî ekolün son temsilcisidir.
Bu ayrım Mevlevîyye ile Mevlanaîlik arasında bir ayrımı gerekiriyor görünse de, Mevleviyyede tarikate öncelik vermeyen, Mevlanaya, Mevlananın söylediğindeki hakikate öncelik veren bir tavır baskın olmasa da her daim temsil edilmiştir. Bu tavrı, daha az eserle, daha az sözle tanısak da, daha entellektüel bir duruş olarak düşünebiliriz. Başka bir deyişle, Mevleviyye, Mevlananın Projesinden vazgeçme, düşünceyi küçümseyen Mevlânâ takipçileri olmaktan çok, öncelikleri farklı olan, tarikata öncelik veren bir neşe olarak düşünebiliriz. Mevlanaî tavır, Mevleviliğin içinde de dışında da devam etmiştir.
Biz, tasavvufun eleştirisini yapmış, değerlendirmiş bir Mevlâna ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyor, İbn Arabi düşüncesiyle temelden farklı yol izlenildiği kanaatini taşıyoruz.
Abdülbaki Gölpınarlının tasavvufa Mevlananın projesiyle baktığını düşünüyor, Diğer ekolünse genel bir tasavvuf tarihi içine Mevlanayı yerleştirdiğini gözlemliyoruz. Gölpınarlı bir tasavvuf eleştirisi, tasavvufi düşüncesi, tasavvufun hakikatinin peşindeyken, Esad Dede ve Öğrencilerinin tasavvuf tarihi içinde bir tasavvuf pratiği, öğretisi aradıklarını ya da sunduklarını düşünüyorum.
Abdülbaki Dede iddia edildiği gibi Bahariye Kolu, ya da Bektaşi Kol'dan değil, Melamî hattâ Kalenderî bir ilgisi var, ancak ezbere bir tavrı yok, yanlışlarına yanlış diyor, eleştiriyor, gözden geçiriyor. Tavrında Mevlânâ ve Şemsden ayrı değil.
Mevlananın hanefiliğini vurgulaması (ki sünniliğini Mevlâna açıkça Mesnevide vurguluyor) ve Mevlananın mezhepçilik gütmediğini göstermesinden çok Şems'in kendisine yazılan aidiyetlerden bağımsız tavır ve kişiliğini göstermesi dikkate değer. Şemsin Kalenderi olabilecek kökenini gösterir, Kalenderilere de yönelen bağımsız, eleştirel tavrını sunarak. Gölpınarlının kendisi de Bektaşi menkıbelerini diğer menkıbeler gibi çekinmeden eleştirir, ideolojik değil, eleştirel bir tavır almaya özen gösterir.
Bu çalışmayı kaleme alma, yazarak düşünme, önyargılarımı eleştiriye açma, düşünmeye açma aşamasında Mevlana için en ılımlı ve en merkezi eseri Abdülbaki Gölpınarlının yazdığını düşünüyorum. Zamanla Gölpınarlı ile farklı düşündüğümüz noktaları da açıklamaya çalışacağım. Onu anlaşılır kılmam da, fikirlerimi gözden geçirmem de mümkündür ve eleştiri işidir.
Vahiy konusunda farklı açıklamalarımız olabilir, ancak Gölpınarlı Mevlânayı anlama çabasındadır, asla bir karartma, perdeleme yapmamaktadır.
Yine semayı raks olarak görmesi Mevlânanın zikir için düşündükleriyle alakalı olmalıdır. İsim sıfat örtüşmesine itirazdan değil, mânayı öne çıkarmak istemeden kaynaklanan bir tavırdır. Dans yasağı konusunda çıkabilecek tartışmaya rağmen raks demesi, zikir konusunda Mevlananın kaygılarını öne çıkarmaktandır. Biz ise kefenle raks diyoruz, şimdilik.
Akıl konusunu yerleştirişimiz, ele alışımız da farklı olabilir.
Emek, çalışma, alınteri, çalışarak geçinme, insan olmak için çırpınmamız gerektiği konusunda farklı düşünmüyoruz. Seçtiği mezarlık, halkın yanıbaşını seçiştir. Bir tavırdır, çırpınışında tutarlılıktır. Radikalize edilmemelidir.
Esad Dede ve öğrencilerini eleştirmem, her yazmayı gözden geçirebilmem mümkün görünmüyor. Yorumlarıdaki ana hatları, ortak yanlarını, ayrışma noktalarını sunmak mümkün olabilir sanıyorum. Zaten eleştirilerimin merkezinde olmayacaklar. Katıldığım, yararlandığım düşünceleri olursa, eleştirerek sunmaya çalışacağım.
Bursevînin şerhini de İbn Arabi ekolünden görüyorum. Ankaravî, İbn Arabi- Mevlana sentezinin Esad Dedelerden çok öncelerde olduğunun da ifadesi. Orta nokta olarak görülse de olmadığını düşünüyorum. Dikkatle okumak zorundayız. Ancak İbn Arabi ekolünü temsil etmektedir.
Abidin Paşa ve Firuzanfer? Zamanla üzerlerine düşüneceğiz, önyargılarımızı "teşhir" edip değerlendirmeye açacağız. Firuzanfere Chittickten baktığımızda bazı sorunlarla karşılaştık. Farklı çevirilerden okumaya, çok dilli panellerde değerlendirmeye çalışacağız. Firuzanfer dikkatli okumaya değecek bir isim. Dikkatli, ölçülü yazdığından yola çıkıyorum. Abidin Paşa? Yeterince elden geçiremedim. Yol açan bir yorum değil gibi ilk elde. En azından kendisiyle tanışmak, Abidin Dinonun yetişme ortamını anlamaya çalışmak için büyük bir imkân.
Surûş'u sevenlerle çok tartıştık. Hep ayrı durduğumuz noktalardan. İbn Arabi ekolüne dair düşüncelerimizdeki ortaklık beni şaşırtmadı diyemem. Zaten o kadar açık bir nokta ki, nedir bunca kafa karışıklığı anlaması çok zor. Anlaşılmak istenen Mevlânâ mıdır, Mevlânâda insanlar kendilerini mi konuşma derdindedir, neden mevlanasızlık mevlanasız yapılamamaktadır öncelik verdiğimiz konular değildir. Biz spekülasyon yapmayacağız, Mevlanayı okumaya başlayacağız.
İlk elde ikincil literatür taramasından, karşılaştırmalı çalışmalardan uzak duracağız. Bazı kavramlar, tezler, iddialar, düşünceler üzerinde yoğunlaşacağız.
Çalışmam eleştirel düşünce ve yorumbilgisinin alanındadır. Doğrudan metin üzerine düşünmedir. Teorisiz, ezbersiz, önyargısız değildir elbette.
Burada baştan sona bir eserin kaleme alınmasını değil de, yazılma hazırlıklarının yapılmasına tanık olacaksınız.
Bibliografik eleştiriler merkezî olmayacaktır. Mevlânanın projesi ve mevlanayı okumanın ana hatlarıın altı çizilecektir.
Çalışmada İbn Arabi değerlendirmesi yapılmayacaktır. Ne İbn Arabi Mevlana sentezinin eleştirisini ne de doğrudan İbn Arabi eleştirisini düşünüyorum. Tasavvuf tarihçisi ya da tasavvuf uzmanı değilim. Benim alanım düşünce. Mevlananın kendi düşüncesinin arkeolojisini yapabilmeyi ise elbette isterdim.
Konu üzerine hazırlık yazılarım fragmentler, notlar, tezler, çalışma tezleri, eleştirel notlar, hatırlatıcı sorulardan oluşacaktır.
Zamanla bu konuda yazılanlar blogdan kopacaktır.
Daha önce yazılmış metinler, bloga koyma sırasını karıştırabilecektir. Bu yüzden arada bir kaç yazıyı tek bir başlık altına toplayabilirim.
Kronoljik ve diğer karışıklıkları hoş göreceğinizi ümid ediyorum.
Doğuyla batının kesişme alanlarında iki yönden de, insanı, hayatı, hakikati kavrama çabaları filizleniyor. Bizim üzerimize düşen, en önemli eserlerimizden birisi olan Mesnevi üzerine eğilerek, hayat dünyamızın şekillenişi üzerine düşünmeye çalışmak. Mesnevi tek eserimiz değildir. Ancak, dini, tasavvufi, felsefî özelliklerinin yanısıra bir kültür projesi olarak en temellendirici eserlerimizden birisidir. katılalım katılmayalım, iyi okumamız gerekmektedir.
Mevlânânın doğru dürüst okunmadığını rahatlıklıkla iddia edebiliriz. Onun eleştirel tasavvufu, diyalektik düşüncesi, dinamik toplum anlayışı, emekten yana tavrı, iyi temellendirilmiş insan ve toplum anlayışı o kadar şaşırtıcı da gelmeyecektir. Bilineni dile getireceğiz. Ezbercilerin ezberini bozabilir miyiz? Bilemiyorum.
Günümüz mesnevî yorumculuğunda iki ekol söz konusudur. Birincisi İbn Arabî'den yola çıkan, Mevlânâyı İbn Arabi'ye tabi kılma eğilimi gösteren, kendi içinde yeni tasniflere tabi tutulması gereken bir ekol.
Diğer yorum ekolü ise Mevlanaî ekoldür. Mevlanaî tavır tasavvufa Mevlana ve Şemsin eleştirisinden geçirirek bakar. Tasavvufla din arasında bir uçurum oluşturulmamaya gayret edilir, tasavvufun anlaşılma çerçevesi yeniden oluşturulur. Tasavvuf ve tasavvufi kavram ve sembolikle leştiriden geçirilmiş bir tasavvuf, eleştirel bir tasavvuf anlaşılır.
Esad Dede'nin öğrencilerini ilk ekolün son temsilcilerinden sayıyorum: Tahir Olgun, Ahmet Avni Konuk, Şefik Can.
Abdülbakî Gölpınarlı ise Mevlanaî ekolün son temsilcisidir.
Bu ayrım Mevlevîyye ile Mevlanaîlik arasında bir ayrımı gerekiriyor görünse de, Mevleviyyede tarikate öncelik vermeyen, Mevlanaya, Mevlananın söylediğindeki hakikate öncelik veren bir tavır baskın olmasa da her daim temsil edilmiştir. Bu tavrı, daha az eserle, daha az sözle tanısak da, daha entellektüel bir duruş olarak düşünebiliriz. Başka bir deyişle, Mevleviyye, Mevlananın Projesinden vazgeçme, düşünceyi küçümseyen Mevlânâ takipçileri olmaktan çok, öncelikleri farklı olan, tarikata öncelik veren bir neşe olarak düşünebiliriz. Mevlanaî tavır, Mevleviliğin içinde de dışında da devam etmiştir.
Biz, tasavvufun eleştirisini yapmış, değerlendirmiş bir Mevlâna ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyor, İbn Arabi düşüncesiyle temelden farklı yol izlenildiği kanaatini taşıyoruz.
Abdülbaki Gölpınarlının tasavvufa Mevlananın projesiyle baktığını düşünüyor, Diğer ekolünse genel bir tasavvuf tarihi içine Mevlanayı yerleştirdiğini gözlemliyoruz. Gölpınarlı bir tasavvuf eleştirisi, tasavvufi düşüncesi, tasavvufun hakikatinin peşindeyken, Esad Dede ve Öğrencilerinin tasavvuf tarihi içinde bir tasavvuf pratiği, öğretisi aradıklarını ya da sunduklarını düşünüyorum.
Abdülbaki Dede iddia edildiği gibi Bahariye Kolu, ya da Bektaşi Kol'dan değil, Melamî hattâ Kalenderî bir ilgisi var, ancak ezbere bir tavrı yok, yanlışlarına yanlış diyor, eleştiriyor, gözden geçiriyor. Tavrında Mevlânâ ve Şemsden ayrı değil.
Mevlananın hanefiliğini vurgulaması (ki sünniliğini Mevlâna açıkça Mesnevide vurguluyor) ve Mevlananın mezhepçilik gütmediğini göstermesinden çok Şems'in kendisine yazılan aidiyetlerden bağımsız tavır ve kişiliğini göstermesi dikkate değer. Şemsin Kalenderi olabilecek kökenini gösterir, Kalenderilere de yönelen bağımsız, eleştirel tavrını sunarak. Gölpınarlının kendisi de Bektaşi menkıbelerini diğer menkıbeler gibi çekinmeden eleştirir, ideolojik değil, eleştirel bir tavır almaya özen gösterir.
Bu çalışmayı kaleme alma, yazarak düşünme, önyargılarımı eleştiriye açma, düşünmeye açma aşamasında Mevlana için en ılımlı ve en merkezi eseri Abdülbaki Gölpınarlının yazdığını düşünüyorum. Zamanla Gölpınarlı ile farklı düşündüğümüz noktaları da açıklamaya çalışacağım. Onu anlaşılır kılmam da, fikirlerimi gözden geçirmem de mümkündür ve eleştiri işidir.
Vahiy konusunda farklı açıklamalarımız olabilir, ancak Gölpınarlı Mevlânayı anlama çabasındadır, asla bir karartma, perdeleme yapmamaktadır.
Yine semayı raks olarak görmesi Mevlânanın zikir için düşündükleriyle alakalı olmalıdır. İsim sıfat örtüşmesine itirazdan değil, mânayı öne çıkarmak istemeden kaynaklanan bir tavırdır. Dans yasağı konusunda çıkabilecek tartışmaya rağmen raks demesi, zikir konusunda Mevlananın kaygılarını öne çıkarmaktandır. Biz ise kefenle raks diyoruz, şimdilik.
Akıl konusunu yerleştirişimiz, ele alışımız da farklı olabilir.
Emek, çalışma, alınteri, çalışarak geçinme, insan olmak için çırpınmamız gerektiği konusunda farklı düşünmüyoruz. Seçtiği mezarlık, halkın yanıbaşını seçiştir. Bir tavırdır, çırpınışında tutarlılıktır. Radikalize edilmemelidir.
Esad Dede ve öğrencilerini eleştirmem, her yazmayı gözden geçirebilmem mümkün görünmüyor. Yorumlarıdaki ana hatları, ortak yanlarını, ayrışma noktalarını sunmak mümkün olabilir sanıyorum. Zaten eleştirilerimin merkezinde olmayacaklar. Katıldığım, yararlandığım düşünceleri olursa, eleştirerek sunmaya çalışacağım.
Bursevînin şerhini de İbn Arabi ekolünden görüyorum. Ankaravî, İbn Arabi- Mevlana sentezinin Esad Dedelerden çok öncelerde olduğunun da ifadesi. Orta nokta olarak görülse de olmadığını düşünüyorum. Dikkatle okumak zorundayız. Ancak İbn Arabi ekolünü temsil etmektedir.
Abidin Paşa ve Firuzanfer? Zamanla üzerlerine düşüneceğiz, önyargılarımızı "teşhir" edip değerlendirmeye açacağız. Firuzanfere Chittickten baktığımızda bazı sorunlarla karşılaştık. Farklı çevirilerden okumaya, çok dilli panellerde değerlendirmeye çalışacağız. Firuzanfer dikkatli okumaya değecek bir isim. Dikkatli, ölçülü yazdığından yola çıkıyorum. Abidin Paşa? Yeterince elden geçiremedim. Yol açan bir yorum değil gibi ilk elde. En azından kendisiyle tanışmak, Abidin Dinonun yetişme ortamını anlamaya çalışmak için büyük bir imkân.
Surûş'u sevenlerle çok tartıştık. Hep ayrı durduğumuz noktalardan. İbn Arabi ekolüne dair düşüncelerimizdeki ortaklık beni şaşırtmadı diyemem. Zaten o kadar açık bir nokta ki, nedir bunca kafa karışıklığı anlaması çok zor. Anlaşılmak istenen Mevlânâ mıdır, Mevlânâda insanlar kendilerini mi konuşma derdindedir, neden mevlanasızlık mevlanasız yapılamamaktadır öncelik verdiğimiz konular değildir. Biz spekülasyon yapmayacağız, Mevlanayı okumaya başlayacağız.
İlk elde ikincil literatür taramasından, karşılaştırmalı çalışmalardan uzak duracağız. Bazı kavramlar, tezler, iddialar, düşünceler üzerinde yoğunlaşacağız.
Çalışmam eleştirel düşünce ve yorumbilgisinin alanındadır. Doğrudan metin üzerine düşünmedir. Teorisiz, ezbersiz, önyargısız değildir elbette.
Burada baştan sona bir eserin kaleme alınmasını değil de, yazılma hazırlıklarının yapılmasına tanık olacaksınız.
Bibliografik eleştiriler merkezî olmayacaktır. Mevlânanın projesi ve mevlanayı okumanın ana hatlarıın altı çizilecektir.
Çalışmada İbn Arabi değerlendirmesi yapılmayacaktır. Ne İbn Arabi Mevlana sentezinin eleştirisini ne de doğrudan İbn Arabi eleştirisini düşünüyorum. Tasavvuf tarihçisi ya da tasavvuf uzmanı değilim. Benim alanım düşünce. Mevlananın kendi düşüncesinin arkeolojisini yapabilmeyi ise elbette isterdim.
Konu üzerine hazırlık yazılarım fragmentler, notlar, tezler, çalışma tezleri, eleştirel notlar, hatırlatıcı sorulardan oluşacaktır.
Zamanla bu konuda yazılanlar blogdan kopacaktır.
Daha önce yazılmış metinler, bloga koyma sırasını karıştırabilecektir. Bu yüzden arada bir kaç yazıyı tek bir başlık altına toplayabilirim.
Kronoljik ve diğer karışıklıkları hoş göreceğinizi ümid ediyorum.
Etiketler:
Mesneviyi Okumak
07 Mayıs 2008 Çarşamba
Eleştirel Tasavvuf
Mevlânanın tasavvuf anlayışı eleştirel. Buna Eleştirel Tasavvuf demekte bir sakınca görmüyorum.
Gazalide de bu var. Ancak şimdilik Gazali tartışmayacağım.
Burada, Mevlânânın Duruşu ile, Mevlânanın Projesi arasında geçici bir ayrım yapalım. Mevlanânın Duruşunu, Mevlânaî Tavrı anlamadan Mesnevinin anlaşılabileceğini sanmıyorum.
Mevlevilik zorunlu olarak Mevlânayı anlamak, Mevlâna Düşüncesini devam ettirmeyi zorunlu kılmıyor. Mevlanaî Tavır, Mevlevî Tavra rakip değil, onun yola çıktığının temelinde olan bir duruş.
Mevlanaî Tavır, bir hakikate yönelme tavrı. Kendini hakikate açmaya öncelik veriş. Mevlânâyı düşünen bir Mevlevilik, düşünen bir Mevlevilik Mevlânâî bir tavrı gerektirmekte.
Neden Duruşa önem verdim? Hakikat karşısındaki bir tavır, fanilik ve bilgi karşısındaki bir tavır, incelediğimiz baktığımız, kurcaladığımız şeylerin hakikatine dair bir tavır olmadan nasıl söyleyebilir, eyleyebiliriz? Mesele buradadır. Herşeyi okuma, bilme, anlama iddiasını taşımadan nasıl söylenebilir, konuşulabilir, kavranabilir? Herşeyi okuyamadan bilemeden, olası her yorumu görmeden nasıl yorumlayabiliriz? Anlamanın, bakmanın, görmenin de bir duruşu, sınanmışlığı, sınanmaya açıklığı var.
Anlayan, anlatan, dert anlayan, dert anlatan bir Mevlevilik, Mevlanaî Tavra sahip olma zorunda. Ezberi, Böyle gelmiş böyle gideri terketmek, işi teşrifattan çıkarabilmek için.
Yeni şeyler söylemek, geçmişi silip atmaların, geçmişin ağırlığında ezilmemelerin, ya da metodolojik unutkanlıkların işi değil. Bir zorunluluk Mevlânâda. Akıp giden nehirde, akıp gitmişi söylüyorsun. Şu anı konuşmamaktasın. Şu anı, bugünü konuşmak, akan nehirle beraber akış. Benlikten kurtulmak, değişende değişirken, aynı kalanı bulabilmekte. Yeni şey söylemek, hakikatin hep bir buradalıktan, bir yerleşiklikten konuşulması. Bir yerinden yakalanması. Hakikatin elimizde kalmaması, bize esir olmaması, anlama çabasının, söyleme çabasının sürekli devam etmesini gerekli kılıyor. Biz zamanın çocuğuyuz. Zamanlı mekânlıyız, hakikatin tersine. Arifin çabası, (adetâ) zamanın babası olmaya yönelik bir çaba. Yani, sınırlılığımızı, faniliğimizi, yanılırlığımızı kavrayışta hakikate açılmak, tarihselliğimize esaretten kurtarmak düşünceyi, anlayışı. Bu kutsal olana açılmanın da fay hattı. Kutsallaşmak hakikatin sahibi olmak değil, kutsalın alanına açılmak, hakikate açık durmak, sınırlı sonlu olana tapınmamak. İnsanda bulabileceğimiz hakikatin sahibi oluşunda değil, hakikat sahibi olabilmesinde. Tanrısallaşması ya da tanrılaşması sözkonusu değil, sonsuzluğun karşısında fanilikte açık durabilmesi. Yanılırlıktan vazgeçmeden anlamanın emeğine açık olabilmesi.
Mevlânanın Tavrı dedik, genel bir tavırdan bahsetmedik. Bunun genel hali nedir? Duruşta tavırdaki önem başkalarında yok mıudur? Vardır elbette. Ancak Mevlanayı varolan tüm b,lgileri yutarak, kavrayarak okumak anlamak mümkün olmadığına göre ya keyfi anlayacağız, ya da her şeyi bilerek kavrayarak. İkisi de mümkün görünmüyor.
Mevlananın tavrı bir sistem yöntem,arşimedci başlangıç noktası mıi? Hayır. sadece anlamaya açıklık. hakikate açıklık. anlamanın ahlakıyla giyinme. Bunun yolu nedir? Var mıdır? İlerde üzerinde çalışacak kurcalayacağız.
Mevlananın projesiyse o dönemin çoğu çıkışıyla ortak. Bir dünya bütünleştirme. Doğuları batıları bir araya getirme. Dinle tasavvufun arasındaki rekabeti terketme, tasavvufu insanın gelişiminin içinde düşünme, hakikatine kavuşturma. Bu çabaya ömür veren insan az değil. Başarı Mevlânânın tekelinde değil.
Mevlananın takipçisi olmasalarda bu neşenin takipçisi olanlar Mevlanayı anlamaya açıklar.
Bir dünya bütünleştirme, ufuk bütünleştirme, hakikatle kendini, anlayışını düzeltme, yorumda, kavramada çileli yolu seçme, kitabı, sözü, hakikati tek tek insanların anlayışına esir etmeme Mevlananın tekelinde değil.
Mevlananın tasavvufu eleştirel bir tasavvuf dedim. Tasavvufu ve dini aynı düzlemde ele almayış, tasavvufları, yorumları, anlayışları gözden geçiriş Mevlana dışında da yapılıyor. Kaınmca en başarılı örnek, ya da örneklerden birisi Mevlana ve Şemsde söz konusu.
Duruş, projeden doğrudan çıkmıyor. Bu duruş, projeyi de başarıya kavuşturan.
Bu farkındalık, tevazu, faniliğini kavramış, ama fani oluşu kutsamayan bir eleştirel duruş, biteviye cabayı göze alış olmadan Mevleviliği Mevlananın sözcü yapmaz. Yani Mevlevi oluş, bir estetiği, yaşantıyı biteviye anlama çabasına bağladığında, dondırmadığında eleştirel tasavvufi bir tavrı, duruşu, anlama ahlakını zorunlu kılar, arar, sorar.
Mevlanayı anlamak için mevlevi olmak gerekmez. Mevlevi olmak da kimseyi Mevlânâ karşısında bile daha kavrayışlı kılmaz.
Mevlana meşrepli olmak, yani onun neşesiyle giyinmiş olmak şekilde, tennurede, semada değildir, onun bakışıyla bakmak, onu dinlemeyi bilmek, yani dinlemeye açık olmaktır.
Mevlanayı sevmek, ama projesine sırt dönmek, Mevlânâyı yorumlamak, okumak, ama onun bakışını donuk, ezberci, statik bir bakışla değiştirmek, onunla kendini konuşmakla olur mu? Mevlâna kendini konuşmayı bırakmakta kendisini konuşurken dahi. Her kurcaladığı hakikat, hakikatin akıp giden bir yönü, bir yanı.
(Aceleye yazıldı, epeyce yanlış olabilir, ikinci kere okunamadı. Dağınıklığımı, her zorunlu alana birden girmemeye çalışmamı mazur görmeniz dileğiyle.)
Gazalide de bu var. Ancak şimdilik Gazali tartışmayacağım.
Burada, Mevlânânın Duruşu ile, Mevlânanın Projesi arasında geçici bir ayrım yapalım. Mevlanânın Duruşunu, Mevlânaî Tavrı anlamadan Mesnevinin anlaşılabileceğini sanmıyorum.
Mevlevilik zorunlu olarak Mevlânayı anlamak, Mevlâna Düşüncesini devam ettirmeyi zorunlu kılmıyor. Mevlanaî Tavır, Mevlevî Tavra rakip değil, onun yola çıktığının temelinde olan bir duruş.
Mevlanaî Tavır, bir hakikate yönelme tavrı. Kendini hakikate açmaya öncelik veriş. Mevlânâyı düşünen bir Mevlevilik, düşünen bir Mevlevilik Mevlânâî bir tavrı gerektirmekte.
Neden Duruşa önem verdim? Hakikat karşısındaki bir tavır, fanilik ve bilgi karşısındaki bir tavır, incelediğimiz baktığımız, kurcaladığımız şeylerin hakikatine dair bir tavır olmadan nasıl söyleyebilir, eyleyebiliriz? Mesele buradadır. Herşeyi okuma, bilme, anlama iddiasını taşımadan nasıl söylenebilir, konuşulabilir, kavranabilir? Herşeyi okuyamadan bilemeden, olası her yorumu görmeden nasıl yorumlayabiliriz? Anlamanın, bakmanın, görmenin de bir duruşu, sınanmışlığı, sınanmaya açıklığı var.
Anlayan, anlatan, dert anlayan, dert anlatan bir Mevlevilik, Mevlanaî Tavra sahip olma zorunda. Ezberi, Böyle gelmiş böyle gideri terketmek, işi teşrifattan çıkarabilmek için.
Yeni şeyler söylemek, geçmişi silip atmaların, geçmişin ağırlığında ezilmemelerin, ya da metodolojik unutkanlıkların işi değil. Bir zorunluluk Mevlânâda. Akıp giden nehirde, akıp gitmişi söylüyorsun. Şu anı konuşmamaktasın. Şu anı, bugünü konuşmak, akan nehirle beraber akış. Benlikten kurtulmak, değişende değişirken, aynı kalanı bulabilmekte. Yeni şey söylemek, hakikatin hep bir buradalıktan, bir yerleşiklikten konuşulması. Bir yerinden yakalanması. Hakikatin elimizde kalmaması, bize esir olmaması, anlama çabasının, söyleme çabasının sürekli devam etmesini gerekli kılıyor. Biz zamanın çocuğuyuz. Zamanlı mekânlıyız, hakikatin tersine. Arifin çabası, (adetâ) zamanın babası olmaya yönelik bir çaba. Yani, sınırlılığımızı, faniliğimizi, yanılırlığımızı kavrayışta hakikate açılmak, tarihselliğimize esaretten kurtarmak düşünceyi, anlayışı. Bu kutsal olana açılmanın da fay hattı. Kutsallaşmak hakikatin sahibi olmak değil, kutsalın alanına açılmak, hakikate açık durmak, sınırlı sonlu olana tapınmamak. İnsanda bulabileceğimiz hakikatin sahibi oluşunda değil, hakikat sahibi olabilmesinde. Tanrısallaşması ya da tanrılaşması sözkonusu değil, sonsuzluğun karşısında fanilikte açık durabilmesi. Yanılırlıktan vazgeçmeden anlamanın emeğine açık olabilmesi.
Mevlânanın Tavrı dedik, genel bir tavırdan bahsetmedik. Bunun genel hali nedir? Duruşta tavırdaki önem başkalarında yok mıudur? Vardır elbette. Ancak Mevlanayı varolan tüm b,lgileri yutarak, kavrayarak okumak anlamak mümkün olmadığına göre ya keyfi anlayacağız, ya da her şeyi bilerek kavrayarak. İkisi de mümkün görünmüyor.
Mevlananın tavrı bir sistem yöntem,arşimedci başlangıç noktası mıi? Hayır. sadece anlamaya açıklık. hakikate açıklık. anlamanın ahlakıyla giyinme. Bunun yolu nedir? Var mıdır? İlerde üzerinde çalışacak kurcalayacağız.
Mevlananın projesiyse o dönemin çoğu çıkışıyla ortak. Bir dünya bütünleştirme. Doğuları batıları bir araya getirme. Dinle tasavvufun arasındaki rekabeti terketme, tasavvufu insanın gelişiminin içinde düşünme, hakikatine kavuşturma. Bu çabaya ömür veren insan az değil. Başarı Mevlânânın tekelinde değil.
Mevlananın takipçisi olmasalarda bu neşenin takipçisi olanlar Mevlanayı anlamaya açıklar.
Bir dünya bütünleştirme, ufuk bütünleştirme, hakikatle kendini, anlayışını düzeltme, yorumda, kavramada çileli yolu seçme, kitabı, sözü, hakikati tek tek insanların anlayışına esir etmeme Mevlananın tekelinde değil.
Mevlananın tasavvufu eleştirel bir tasavvuf dedim. Tasavvufu ve dini aynı düzlemde ele almayış, tasavvufları, yorumları, anlayışları gözden geçiriş Mevlana dışında da yapılıyor. Kaınmca en başarılı örnek, ya da örneklerden birisi Mevlana ve Şemsde söz konusu.
Duruş, projeden doğrudan çıkmıyor. Bu duruş, projeyi de başarıya kavuşturan.
Bu farkındalık, tevazu, faniliğini kavramış, ama fani oluşu kutsamayan bir eleştirel duruş, biteviye cabayı göze alış olmadan Mevleviliği Mevlananın sözcü yapmaz. Yani Mevlevi oluş, bir estetiği, yaşantıyı biteviye anlama çabasına bağladığında, dondırmadığında eleştirel tasavvufi bir tavrı, duruşu, anlama ahlakını zorunlu kılar, arar, sorar.
Mevlanayı anlamak için mevlevi olmak gerekmez. Mevlevi olmak da kimseyi Mevlânâ karşısında bile daha kavrayışlı kılmaz.
Mevlana meşrepli olmak, yani onun neşesiyle giyinmiş olmak şekilde, tennurede, semada değildir, onun bakışıyla bakmak, onu dinlemeyi bilmek, yani dinlemeye açık olmaktır.
Mevlanayı sevmek, ama projesine sırt dönmek, Mevlânâyı yorumlamak, okumak, ama onun bakışını donuk, ezberci, statik bir bakışla değiştirmek, onunla kendini konuşmakla olur mu? Mevlâna kendini konuşmayı bırakmakta kendisini konuşurken dahi. Her kurcaladığı hakikat, hakikatin akıp giden bir yönü, bir yanı.
(Aceleye yazıldı, epeyce yanlış olabilir, ikinci kere okunamadı. Dağınıklığımı, her zorunlu alana birden girmemeye çalışmamı mazur görmeniz dileğiyle.)
Etiketler:
Mesneviyi Okumak
İşi Gücü Olmayan İnsan Olamaz
Olgunlaşma, insan oluş hayata açık durarak olur. Hayatlanarak. Hayatla sınanarak, hayatta sınanarak.
Hayatı sınama, kendini sınama değilse bir oburluktan ibarettir.
Hayatsız yolcu, hayatsızlığın yolcusudur.
Hayatta en hakiki yol gösterici yine hayattır, hayatı reddetmemiş biliştir, kendini biliştir.
Kendini biliş hem kendini kurmaktır, hem de vazgeçilecekten vazgeçmektir.
Hem inşadır, hem de sadeleşerek incelme.
Hem dayanıklılık kazanmadır, hem de nefesten bile ürperen bir derisizliktir.
Çalışma, iş güç sahibi olma yaptığını doğru dürüst yapmayı, karşındakini görmeden hesaba katabilmeyi, ürettiğini kullanacak olanı düşünebilmeyi işin kendisine aktarmaktır. Ahlakı reflekse çavirmek, düşünceliliği, en düşüncesiz haline dahi yedirebilmektir.
İş güç sahibi olmak işsiz olmama değildir. Yaptığını düzgün yapanlardan olma, yaptığının hakkını verenlerden olmadır. Bir olma halidir. Annelik, çocukluk, insanlık hatta kedilik, serçelik bile bir iştir.
Aylakların dervişiliği, aylaklığa dervişlik olur.
Hayatı inziva ile kapatan, hapseden, inzivayı da doğru kullanamaz. Bu bir kullanmadır. İnzivadan öğrenme, inzivada öğrenme değil. İnziva hayat hapsetme değildir. Kuyuya iniş de değildir. Kuyu yu da değerlendirme, yoğunlaşmadır.
Hayattan kaçan, hayatı göğüslemeyen insanlara ne söyleyebiliriz ki, anlayış göstermeden başka? Yaptıklarının bir hakikati vardır. Sözümüz, itirazımız hakikatsizliğin, kaçışın sözcülüğünedir.
Olgunlaşma çilededir, çileyledir. Dert edinmekledir. Bu eziyeti seçmek değil, meselesi olmaktır, dibine iniilecek meseleleri bulmaktır. İnsan olanın meselesiz, sorusuz, sessiz olması insanlığı sindirme, kainata yayılma işidir. Sömürgeci bir sırt dönüş değildir. Bir ölü genişliğinde olmaktır. Daha geniş ve derin bir nefesi, neşeyi seçmektir.
Her derdi olanın, meselesi olanın, etrafına şahit olanın işi gücü vardır.
İşi gücü olmak, çalışarak, alınteriyle geçinmektir. Bu, işsizleri kapsamadığından daha dar anlamlıdır.
İşi gücü olmanın en geniş hali emeğinin dönüştürücülüğünü bilmek, emeği karşılayabilecek hiç bir ücretin olmadığını bilmektir.
Bu paha biçilmezlik, bu kıymet, karşılığında ne alırsak alalım, her daim, bir armağandır.
Vereceği olmayan, emek veremeyen, neyle insanlık alır, hangi yolla hazinelere ulaşır?
Çalışmayan insan, çaılşmayı sevmeyen, alınteri dökerek yaşamayan insan neye olgunlaşır?
Çalışan, işinin hakkını veren cömerttir. Ödeyen değil.
İşle kendini terbiye edemeyenin, terbiyesi ezbere terbiyedir, ezberde terbiyedir.
Söylediği, düşündüğü, andığı, hissettiği ne bir düşüncedir, ne de hakikati olan bir kelâmdır. Ezber, hakikatsizlik, hayatsızlık, hayatla sınanmaya kapalılık, kendini düzeltmeye kapalı olarak insanlığını ilerletme ideolojidir, yanılsamadır, hülyadır.
Rüyada incelen, riyada inceliyor değildir. Sınanmaları hissedemeyecek bir kalın derilinin, içeriden incelmesidir.
Hayatı sınama, kendini sınama değilse bir oburluktan ibarettir.
Hayatsız yolcu, hayatsızlığın yolcusudur.
Hayatta en hakiki yol gösterici yine hayattır, hayatı reddetmemiş biliştir, kendini biliştir.
Kendini biliş hem kendini kurmaktır, hem de vazgeçilecekten vazgeçmektir.
Hem inşadır, hem de sadeleşerek incelme.
Hem dayanıklılık kazanmadır, hem de nefesten bile ürperen bir derisizliktir.
Çalışma, iş güç sahibi olma yaptığını doğru dürüst yapmayı, karşındakini görmeden hesaba katabilmeyi, ürettiğini kullanacak olanı düşünebilmeyi işin kendisine aktarmaktır. Ahlakı reflekse çavirmek, düşünceliliği, en düşüncesiz haline dahi yedirebilmektir.
İş güç sahibi olmak işsiz olmama değildir. Yaptığını düzgün yapanlardan olma, yaptığının hakkını verenlerden olmadır. Bir olma halidir. Annelik, çocukluk, insanlık hatta kedilik, serçelik bile bir iştir.
Aylakların dervişiliği, aylaklığa dervişlik olur.
Hayatı inziva ile kapatan, hapseden, inzivayı da doğru kullanamaz. Bu bir kullanmadır. İnzivadan öğrenme, inzivada öğrenme değil. İnziva hayat hapsetme değildir. Kuyuya iniş de değildir. Kuyu yu da değerlendirme, yoğunlaşmadır.
Hayattan kaçan, hayatı göğüslemeyen insanlara ne söyleyebiliriz ki, anlayış göstermeden başka? Yaptıklarının bir hakikati vardır. Sözümüz, itirazımız hakikatsizliğin, kaçışın sözcülüğünedir.
Olgunlaşma çilededir, çileyledir. Dert edinmekledir. Bu eziyeti seçmek değil, meselesi olmaktır, dibine iniilecek meseleleri bulmaktır. İnsan olanın meselesiz, sorusuz, sessiz olması insanlığı sindirme, kainata yayılma işidir. Sömürgeci bir sırt dönüş değildir. Bir ölü genişliğinde olmaktır. Daha geniş ve derin bir nefesi, neşeyi seçmektir.
Her derdi olanın, meselesi olanın, etrafına şahit olanın işi gücü vardır.
İşi gücü olmak, çalışarak, alınteriyle geçinmektir. Bu, işsizleri kapsamadığından daha dar anlamlıdır.
İşi gücü olmanın en geniş hali emeğinin dönüştürücülüğünü bilmek, emeği karşılayabilecek hiç bir ücretin olmadığını bilmektir.
Bu paha biçilmezlik, bu kıymet, karşılığında ne alırsak alalım, her daim, bir armağandır.
Vereceği olmayan, emek veremeyen, neyle insanlık alır, hangi yolla hazinelere ulaşır?
Çalışmayan insan, çaılşmayı sevmeyen, alınteri dökerek yaşamayan insan neye olgunlaşır?
Çalışan, işinin hakkını veren cömerttir. Ödeyen değil.
İşle kendini terbiye edemeyenin, terbiyesi ezbere terbiyedir, ezberde terbiyedir.
Söylediği, düşündüğü, andığı, hissettiği ne bir düşüncedir, ne de hakikati olan bir kelâmdır. Ezber, hakikatsizlik, hayatsızlık, hayatla sınanmaya kapalılık, kendini düzeltmeye kapalı olarak insanlığını ilerletme ideolojidir, yanılsamadır, hülyadır.
Rüyada incelen, riyada inceliyor değildir. Sınanmaları hissedemeyecek bir kalın derilinin, içeriden incelmesidir.
Etiketler:
Mesneviyi Okumak
Mevlânâyı Eleştirenler Üzerine
Kim daha güçlü bir gerekçeyle geliyorsa, o hakikate daha yakın duruyordur. Diyeceğin bir şey yoksa, yergiye öfkeleniyorsan, hiddetleniyorsan kendi duruşuna yönelteceksin tepkini. Diyeceğin bir şey yoksa, haksızsın. Cahilsin. Ezbercisin. Gösteriştesin.
Hakikate daha yakın durmak, söylediğinde haklılık payı olması ne söylediğinin doğru olması anlamına gelir ne de haklı olmaya ölçüttür.
Yanlış, zıtlaşma, hattâ çarpıtma hakikati karartma değildir, hakikatin açığa çıkmasına davettir. Bu daveti kabulleneceğiz.
Hakikat bizi nereye götürürse, oralara savrulmadan çekinmeyeceğiz. Anlama isteği, sadakat bir biri ile çelişmez. İkisi de Hakikatten başka bir Hakikatimizin olmamasıyladır.
Mevlânâyı eleştirenlere, hatta Mevlânâya küfredenlere şiddetle, hiddetle yaklaşmak Mevlanaî bir tavır değildir. Musa ve Firavun, Ali ile Muaviye, Cahil ile Arif içimizdedir. Muaviyeyle kapışacak olan, kendi içindeki Muaviyeyle kapışır.
Mevlânâda Şeytan bile işini yapar. Olgun insana ne kötülüğü dokunabilir ki? Olgunluk kazanılmış bir şey görülmemekteyse, başı ve sonu olmayan bir çaba, kapışma, didinme, emeklemeyse. Yanılmak, yanıltılmak daha doğrusu yanılabilirlik, yanıltılabilirlik insana mahsustur. İnsanîdir. İnsan olma çabasının bir parçasıdır.
Kaldı ki eleştiri, itiraz şer değildir, kötülük değildir. Kötü olan övgüde de yergide de ezberden yola çıkmamızdır. Risk alamamamızdır, yola düşemememizdir. Eleştiriyi, menkıbeyi kendimizi teşhire, kendimize yer açmaya dönüştürmemizdir. Hakikatliliği bir kenara atmaktandır bu.
Yergi, eleştiri haksızlık boyutuna dahi varsa yanlış ve tehlikeli değildir. Yanlış ve tehlikeli olan övgüde bile iki yüzlü olmak, bilmeden konuşmak, söylediğini tartışmaya açmamak, sınamamak, sınamaya açmamak, hatadan vazgeçmemek, fikrini ve kendini düzeltmemektir.
Kâmil varsa, tekâmül de vardır. Olgunlaşma beşikten mezara kadar gider. Ölüm de. Hayat da. Hep bildiğini tekrarlayan neyi bilir ki? Kendini bilmeyen sadece kişiliklilikten vazgeçer.
Seni eleştirene şiddet düşüneceğine, kendini eleştiriye aç, tartıişmaya aç. Her itiraz daha büyük açıklıklar, daha geniş ufuklara kulaç atmanla sonuçlanmıyorsa, bildiğini at, terket, çöle vur kendini. Bildiğini atmak, sadece bir paranteze almaktır, varsayımda mümkündür. Her insan ezberini de beraberinde taşır. Ezberden bilmeye geçiş ise malumatfüruşluk değildir. Sınanmaya açıklık, açık duruş, derisiz duruştur.
Bunu bilmemekteysek neden "Hallaç, Hallaç!" demekteyiz halâ?
Hakikate daha yakın durmak, söylediğinde haklılık payı olması ne söylediğinin doğru olması anlamına gelir ne de haklı olmaya ölçüttür.
Yanlış, zıtlaşma, hattâ çarpıtma hakikati karartma değildir, hakikatin açığa çıkmasına davettir. Bu daveti kabulleneceğiz.
Hakikat bizi nereye götürürse, oralara savrulmadan çekinmeyeceğiz. Anlama isteği, sadakat bir biri ile çelişmez. İkisi de Hakikatten başka bir Hakikatimizin olmamasıyladır.
Mevlânâyı eleştirenlere, hatta Mevlânâya küfredenlere şiddetle, hiddetle yaklaşmak Mevlanaî bir tavır değildir. Musa ve Firavun, Ali ile Muaviye, Cahil ile Arif içimizdedir. Muaviyeyle kapışacak olan, kendi içindeki Muaviyeyle kapışır.
Mevlânâda Şeytan bile işini yapar. Olgun insana ne kötülüğü dokunabilir ki? Olgunluk kazanılmış bir şey görülmemekteyse, başı ve sonu olmayan bir çaba, kapışma, didinme, emeklemeyse. Yanılmak, yanıltılmak daha doğrusu yanılabilirlik, yanıltılabilirlik insana mahsustur. İnsanîdir. İnsan olma çabasının bir parçasıdır.
Kaldı ki eleştiri, itiraz şer değildir, kötülük değildir. Kötü olan övgüde de yergide de ezberden yola çıkmamızdır. Risk alamamamızdır, yola düşemememizdir. Eleştiriyi, menkıbeyi kendimizi teşhire, kendimize yer açmaya dönüştürmemizdir. Hakikatliliği bir kenara atmaktandır bu.
Yergi, eleştiri haksızlık boyutuna dahi varsa yanlış ve tehlikeli değildir. Yanlış ve tehlikeli olan övgüde bile iki yüzlü olmak, bilmeden konuşmak, söylediğini tartışmaya açmamak, sınamamak, sınamaya açmamak, hatadan vazgeçmemek, fikrini ve kendini düzeltmemektir.
Kâmil varsa, tekâmül de vardır. Olgunlaşma beşikten mezara kadar gider. Ölüm de. Hayat da. Hep bildiğini tekrarlayan neyi bilir ki? Kendini bilmeyen sadece kişiliklilikten vazgeçer.
Seni eleştirene şiddet düşüneceğine, kendini eleştiriye aç, tartıişmaya aç. Her itiraz daha büyük açıklıklar, daha geniş ufuklara kulaç atmanla sonuçlanmıyorsa, bildiğini at, terket, çöle vur kendini. Bildiğini atmak, sadece bir paranteze almaktır, varsayımda mümkündür. Her insan ezberini de beraberinde taşır. Ezberden bilmeye geçiş ise malumatfüruşluk değildir. Sınanmaya açıklık, açık duruş, derisiz duruştur.
Bunu bilmemekteysek neden "Hallaç, Hallaç!" demekteyiz halâ?
Etiketler:
Mesneviyi Okumak,
Mevlânâya Yönelik Eleştirilere Dair
20 Nisan 2008 Pazar
Yok'un Yokluğu, Var'ın Varlığı
Mevlâna yok demeyi, var demenin zıddı olarak ele alır ve yok demenin de bir var demeye açıldığını, açılacağını ve önermenin bir varlık vurgulaması içerdiğini zıtları, zıtlıkları ele alırken ifade eder.
Yok ifadesini olumsuzlamak, yok'u yok'lamak, var oluşunun ifadesidir. Yokluk varlığa da açılan bir kapıdır. Yokluktan yola çıkan, varlığa da ulaşabilir, yokta da karar kılabilir.
Yok diyen, var demeyen, kendi iddiasını, duruşunu tartışmaya açtıkça, yanlışlanmayı, düzeltilmeyi, şaşırtılmayı da göze alır.
Ezberden yok diyen, ya da var diyen ezberi bırakıp ruhunu hakikate açmakta mıdır? Biz buna bakalım. Var diyen, her daim var olanın şahidi midir? İnsanı tanrılaştırmak, faniliğini unutturmak kimin işidir ki?
Bizim, dürüstçe savunduğunun arkasında olan, tartışmaya açan, yanlışını düzeltebilen, olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan
insanla bir alıp veremediğimiz yok.
İnanır ya da inanmaz, dürüstçe bir insan kardeşinin hatasını düzeltir, hakkını savunur. Kardeşin duymazken çığlığını, o imdada gelir.
Bize insan lazımdır. Dürüst insan. Eleştiriye açık insan. Sözüne itiraz edlimesine açık insan. Olduğu gibi görünen insan. Söylediğini kasteden insan, hatasını düzeltmeye açık insan.
Yalpalayan, sendeleyen, kendince doğru ama bizce yanlış şeye inanan, inanamayan ama kendini de eleştiriye açan insan bir belâ değil. Belâdan gelen, belâ getiren değil.
Kimi nerede bulacağımızı, kimin nerde olacağını ancak hakikate şahitlik etmeye ömür adamış insanların sezmesini bekleyebiliriz, o da gözden kaçırmazlarsa, iddialarını sezmeden ötelere taşımazlarsa, yanılmamazlık hırkasını giymezlerse.
Bir insanın, bir cümlenin işi insan öldükten sonra da bitmez. Okurunu ölümünden sonra bulan bir ömür gibidir söz, ifade, eylenen. Attığın ok sen toprağa düştükten sonra hedefini bulabiliyor. Gönderdiğin mektup bin yıl sonra alıcısına ulaşıyor. Bir fikrin, buluşun yüzyıllar sonra hayat kurtarabiliyor ya da dünyayı zından edebiliyor onca insana. Ömrünü tamamlamış bir insan için dahi konuşurken dikkatli olacağız, bu meşrep bizim.
İnsanlar için konuşmak, insanların insan duruşunu okumak psikolojik, teorik şu bu kategorilerle mümkün olacaksa neden iki yüzlülüğü, alçaklığı, namussuzluğu, riyâyı, sadakatsizliği saymıyoruz da insaların inananamamalarıyla uğraşıyoruz? Ki, riyâkar da vazgeçebilir, alçak dediğimiz de büyük insan olarak tamamlayabilir ömrünü. Bize iyi, dürüst, ahlâklı, hakkanî bir son garanti eden mi var? Gayreti bırakmaya, didinmeyi bırakmaya gelir mi?
Kimin kapıdan gireceğini tayin edebileceğini iddia eden birisi varsa önce o konuşsun, buyursun hiç durmasın.
İnsanları ve insanlığı yargılarken ne yaptıklarına bakacağız. Kendi sonumuzu bilemezken, başkalarınınkini tayin etmeye kalkışmayacağız.
Karşı çıkacağımız, inananın, inanmayanın, ikisinin arasında olanın, hattâ aklı başında olmayanın riyâsı, yalanı, dolanı, talanı, acımasızlığı, zalimliği, saldırganlığı, büyüklük taslayışı, sömürgeciliği, hırsızlığı olacak. Kendimizi onca iyi vasıflarımızla başkalarından daha az belâlı, daha az sorunlu, daha az kötüye meyilli görmedikçe, bir şeyler de söylemeyi vazife bileceğiz.
Konuşacağız. Yanlışımız varsa, düzeltmek üzere. Haktan, hakikatten başka bir patronaj yazmadan söze. Efendim.
Yok ifadesini olumsuzlamak, yok'u yok'lamak, var oluşunun ifadesidir. Yokluk varlığa da açılan bir kapıdır. Yokluktan yola çıkan, varlığa da ulaşabilir, yokta da karar kılabilir.
Yok diyen, var demeyen, kendi iddiasını, duruşunu tartışmaya açtıkça, yanlışlanmayı, düzeltilmeyi, şaşırtılmayı da göze alır.
Ezberden yok diyen, ya da var diyen ezberi bırakıp ruhunu hakikate açmakta mıdır? Biz buna bakalım. Var diyen, her daim var olanın şahidi midir? İnsanı tanrılaştırmak, faniliğini unutturmak kimin işidir ki?
Bizim, dürüstçe savunduğunun arkasında olan, tartışmaya açan, yanlışını düzeltebilen, olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan
insanla bir alıp veremediğimiz yok.
İnanır ya da inanmaz, dürüstçe bir insan kardeşinin hatasını düzeltir, hakkını savunur. Kardeşin duymazken çığlığını, o imdada gelir.
Bize insan lazımdır. Dürüst insan. Eleştiriye açık insan. Sözüne itiraz edlimesine açık insan. Olduğu gibi görünen insan. Söylediğini kasteden insan, hatasını düzeltmeye açık insan.
Yalpalayan, sendeleyen, kendince doğru ama bizce yanlış şeye inanan, inanamayan ama kendini de eleştiriye açan insan bir belâ değil. Belâdan gelen, belâ getiren değil.
Kimi nerede bulacağımızı, kimin nerde olacağını ancak hakikate şahitlik etmeye ömür adamış insanların sezmesini bekleyebiliriz, o da gözden kaçırmazlarsa, iddialarını sezmeden ötelere taşımazlarsa, yanılmamazlık hırkasını giymezlerse.
Bir insanın, bir cümlenin işi insan öldükten sonra da bitmez. Okurunu ölümünden sonra bulan bir ömür gibidir söz, ifade, eylenen. Attığın ok sen toprağa düştükten sonra hedefini bulabiliyor. Gönderdiğin mektup bin yıl sonra alıcısına ulaşıyor. Bir fikrin, buluşun yüzyıllar sonra hayat kurtarabiliyor ya da dünyayı zından edebiliyor onca insana. Ömrünü tamamlamış bir insan için dahi konuşurken dikkatli olacağız, bu meşrep bizim.
İnsanlar için konuşmak, insanların insan duruşunu okumak psikolojik, teorik şu bu kategorilerle mümkün olacaksa neden iki yüzlülüğü, alçaklığı, namussuzluğu, riyâyı, sadakatsizliği saymıyoruz da insaların inananamamalarıyla uğraşıyoruz? Ki, riyâkar da vazgeçebilir, alçak dediğimiz de büyük insan olarak tamamlayabilir ömrünü. Bize iyi, dürüst, ahlâklı, hakkanî bir son garanti eden mi var? Gayreti bırakmaya, didinmeyi bırakmaya gelir mi?
Kimin kapıdan gireceğini tayin edebileceğini iddia eden birisi varsa önce o konuşsun, buyursun hiç durmasın.
İnsanları ve insanlığı yargılarken ne yaptıklarına bakacağız. Kendi sonumuzu bilemezken, başkalarınınkini tayin etmeye kalkışmayacağız.
Karşı çıkacağımız, inananın, inanmayanın, ikisinin arasında olanın, hattâ aklı başında olmayanın riyâsı, yalanı, dolanı, talanı, acımasızlığı, zalimliği, saldırganlığı, büyüklük taslayışı, sömürgeciliği, hırsızlığı olacak. Kendimizi onca iyi vasıflarımızla başkalarından daha az belâlı, daha az sorunlu, daha az kötüye meyilli görmedikçe, bir şeyler de söylemeyi vazife bileceğiz.
Konuşacağız. Yanlışımız varsa, düzeltmek üzere. Haktan, hakikatten başka bir patronaj yazmadan söze. Efendim.
Etiketler:
Deneme,
Mesneviyi Okumak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

