Mevlânâya Yönelik Eleştirilere Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevlânâya Yönelik Eleştirilere Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2011 Cumartesi

Mekânsızlıktan Bakmak



Mekânsızlık, mesnevînin diyalektiğinde mekânlılığımıza da işaret ediyor.

Gerçekliğimizin hakikatinden hakikate yönelme bilip bilmeyeceği üzerine bilinciyle el ele hakikate yüzünü çevirmeye giden bir olgunlaşma talebi. Faniliğimizin ilerleyen hayat içinde anlamayı hep geride/geçmişte kalmış bir şey olarak bırakışını kavrayış. Halinden anlamayı bir elde tutmuşluk yapmayacak halini bilmeye varış.

Ölmeden ölme kavramı burada yeniden devreye giriyor. Anlama dilsiz, zamansız, mekânsız bir alana yönlendirildiğine göre, diskursif de değil, bir hakikatte erime, hakikatle erime gibi birşey.

Makaalattaki (ciddi bir tefsir çalışmasının, hakikat ve insan üzerine düşünmenin sonucu olan) öbür dünyanın zamansız, mekânsız ve dilsiz olması sorununu dünyanın, zamanlılığı, dilliliği ve mekanlılığı ile bir arada ele alırsak, dilde sabitleştirilmiş, tüm zamanlar için dogmatize edilmiş bir anlama veya yorumun önerilmediğini de kavrarız.

Her anlama geç anlamadır ve geride kalmıştır. İlerideki her hale, duruma cevap verecek, insanî çabayı, emeği, gayreti boşa çıkaracak bir kavrama, yakalama yoktur. Bu ileriye dönük bir şey söylenmeyeceği, gelecek nesillere hitap edilmeyeceği anlamını da taşımaz. Ancak, söylenen, yorumlanan sadece ışık tutar. Değişmez bir hakikat sunulmuşsa yorumda, bu sunuşun değil hakikatin değişmezliğindendir, yeniden anlaşılmadıkça anlaşılmaz. Yani, ben anlamışsam ve anlatmışsam, dediğimin içindeki hakikatin var olmak için benim anlatmama ihtiyacı yoktur. Söylediğim yeniden anlaşıldığında anlatmış olabilirim. Emeğim değersiz de değildir. Söylediğim için işitilmiştir ama, söylemesem de hakikatinden okunabilirdi, bazan daha büyük bir gayret ile, bazan hakikatin kapıya dayanmasıyla.

Mekânsızlık derdi, sınırsız sonsuzun sahibi oluş değildir. Tersine, sınırlı sonluluğunu kabul edişten geçer. Mekânsızlık, ufuk kaynaştıra kaynaştıra yola devam edişin eseridir. Kendisi oluşu kendisinde bırakmayıştır. Bir yanıyla da kendisinde kalıştır: Kendi sorumluluğunda.

Mekânsızlık tepeden bakış değildir. Kendisinde hapsolmayış, tevazuyu bilgi edinme eyleminde yoldaş edinmektendir. Tevazu, biliniz (şüphe etmeyiniz) ile bir kereliğine ve bir kerede her şeyi anlamışlıktan konuşmamanın kardeşliğindedir. Hem bildiğinin sorumluluğunu taşır insan, hem de bilinebileceği kadarı bilmenin bir süreç olduğunun sorumluluğunu.

Bilmek bildiğine esir olmak, bildiğini esir etmek değildir. Bilmek yolda olmaktır. Yolda kalmadan, yolu kesilmeden yolculuk ummamaktır. Bilebildiğini, kavradığını sandığını kavranılan ve bilinecek olan ile eş görmemektir. Söylediğinin içeriğini kendi esiri sanmamaktır.

Mekânsızlık gerçekliğinin hakikatinden hakikatinin hakikatine yönelmişliktedir ama, hakikati dünyası yapabilmişlik de değildir. İnsan en fazla hakikatli olur, hakikatine teslim olur. Hakikatle düzelmeye açık olur.  Elindeki hakikat gerçekliğinin hakikati ise de, gönlündeki hakikat, hakikatin kendisidir. Gerçekliğinin hakikati indirgenmiş, küçümsecek bir hakikat değildir. Kendisine açık olan budur. Kendisine açık olmayanı ise açılmayacak kapılardan zorlamaz hikmete açık duran, biroluşun kapısını arar.

Biroluşun kapısında bekleyiş ise tanrısallık iddiası değildir, öncesini ve sonrasını kabulleniştir, teslim oluştur, rızadır, ihtimamdır, emek vermeyi ve çabalamayı ömür boyu bırakmamaktır. Hırssızlıktır hakikat hırsızlığı ve çokbilmişlik değil.

Zamanımız bu kadardı. Arzeyleriz, gece hayalimizden, gündüz düşümüzden.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Mesnevî ve Felsefe

Sevgi "bilgi işidir". Bilgi, olmuş bitmişin malûmatlılığı değil de oluşmanın, olgunlaşmanın, kulak vermenin, tevazunun ve hayatın açıktalığının ifadesi ise.

Olmuş bitmiş bir teoriye, ezbere, hazır anlayışa geleceği okutarak, geleceği bilerek, kestirerek değil de eyleyerek, yanılarak,çile çekerek, çırpınarak, çaresiz kalarak burnumuz sürtülerek anladığımız kavradığımız genişlettiğimiz bir teoriden, hukuktan bahsettiğimizde, tecrübeyi gelecek için yeterlilik olarak görmediğimizde bir başka düşünce geleneğine de atıfta bulunuyoruz.

Praksis, fronesis gibi kavramlar teorisizliğin ifadesinden çok, uygulamanın, hayatın, eylemenin genişlettiği geçmişin bilgisi, anlayışlılığı ve tecrübesine gönderme yapıyorlar. Hikmet geleneği bu bakışla akraba.

Teori dışlanmıyor, tersine ezberden ve tüm zamanlar için anlamışlıktan konuşmayan katkı, çaba, emek öne çıkıyor. Sınırlı sonlu insanın, insanlar içinde, dünyada, bir tarihsellikte ve yerleşiklikte olgunlaşma, oluşma sergüzeştinde.

Bilgi geleceğe dayatılabilcek bir şey değil. Bilimler bir toplumun nerede olacağının, nasıl yaşatılacağının "yol haritası" değil. Bilgi, insanlığın ve insanın tecrübesi ışık tutsa da hep yeni sorunlar, sorun çözümleri ile karşı karşıyayız. Hayat ezber değil tevazu, uyanıklık, sorun çözmeye yatkınlık ve dayanışma istiyor.

Bilgi bir praksiste, sınanmada genişlettiğimiz ve tasnif ettiğimiz tecrübe.

Akıl yürütmeyle; mükemmel sistem kurarak "tanrısal düzen" adına konuşabilirlikle; geçmişin tecrübesi ile gelecek okumakla; doğa bilimlerinin aslında çok da sorunsuz olmayan geleceğe uygulanabilirliğini insan ve toplum bilimlerine aktarmakla doğru, hakikî ve olması gerekeni açığa çıkarabileceğimizi düşünmedikçe akılda, bilimsellikte, düşüncelilikte ne sorun olabilir ki?

Öngörüsüz, önyargısız olmamız ne mümkün ne de gerekli. Fikirlerimiz, çıkış noktalarımız, beklentilerimiz elbette olacak, ama hakikatle düzelteceğiz. Hakikatle düzeleceğiz.

Gazalînin felsefe eleştirisi Mevlânâ ve Şemsin tasavvuf eleştirisi ile tamamlandı. Buna bir itirazım yok.

Gazalî'nin batıda antinomilerin eleştirisinin önünü açtığı örtbas edilirken doğuda felsefesizliğin  temellendiricisi olarak gösterilmesi pek tutarlı değil.

Doğuda Gazaliyi izleyenler ne düşünce fukarası idiler, ne de antientellektüel. Gazaliyi bahane edenler içinse bir şey diyemem.

Mevlana ve Şemsin tasavvuf eleştirisi hem Gazalinin felsefe eleştirisinden besleniyor, hem de dönemlerinin önlerine yığdığı sorunlardan kaynaklanıyor.

Kavramlar, semboller ve şahıslar hululiliği eleştirmiş, bilgi geliştirmede arşimedci çıkış noktalarını imkânsız kılmış, olgunlaşmayı ve yol açmayı insanın faniliği ve sınırlılığı içindeki hakikatliliği ile kavramış bir duruştan anlamlanmaya başlıyor.

Bilgi öznesi (transendentalizme açılan anlamıyla) yok,  bu anlamda alışıldık bir felsefe de yok. Hiç bir kolaycılık yok. Cehalet korkusu ve umutsuz bir çaresizlik olmadığı gibi. Bilginin öznesi, klasik bilgi öznesi, hakikatin sahibi ya da metodolojik kurucu değil de hakikatle sınanan, akıl yürütmeyle varabileceği yer sınırlanan, tüm zamanlar için konuşması mümkün olmayan, yanılmazlıktan hareket edemeyen bir özne, çaba, hayatlılık.

Akan nehir içinde akan bir insanın düşüncesi de dünden yola çıkıp anına ve anından sonrasına akan bir hareketlilikte resmediliyor Mesnevide. Gazaliden çok farklı etkiler de söz konusu diyip geçelim şimdilik.

Şemsin Makaalattaki öbür dünyada dil zaman ve mekan üzerine düşünceleri Gazali zamanından Kanta gidebilecek bir felsefi gelenekle geçişliliklere de işaret ediyor.

Mesnevide akıl, felsefe, bilim eleştirilir. Ancak akılsızlık, hurafe, cehalet bilgisizlik savunulmaz.

İnsan hakikatin sahibi değildir. Cehalet ile Bilgiye açıklık aynı insanın bilgiye dönen yüzünün iki yanıdır.

Akıl kötü bir şey olduğundan değil, insan insan olduğundan, faniliğinden sınırlıdır.

Mesnevinin felsefi temelleri sağlamdır, meslekten felsefecilerin şaşkınlıkla ve hayranlıkla okuyabilceği bir hakikatlilik içerisindedir. Toplumsallaşma ile akıl bağlantısı; akan zamanda değişerek aynı kalışımız; yorum , anlam ve anlama üzerine söylenenler; doğa bilimlerinin mantığı ile insan bilimlerinin mantığı arasındaki farklılığın ifade bulmuşluğu; aşk kavramının öznelerarasılıktan gelebilecek sorulara açıklığı vb. harikuladedir. Retorik'i kavrayışı; sohbetin yapılanışı, karakteri üzerne düşünceleri; hakikat anlayışı taptazedir.

Evet, Mesnevi felsefe kitabı değildir. Ama meslekten bir felsefeciye felsefe kitaplarından daha fazlasını da söyler: Zamanında bilineni, kavrananı, kendilerinin kavradıklarını, bildiklerini, anladıklarını.

Karşılaştığınız ufuk rengahenk bir ufuk. Bugüne öğretebileceğini henüz öğretememiş bir ufuk.

Mesnevide felsefe de tartışıldığını (meslekten felsefeci olmayanlara) kanıtlamaya, Cebriyye üzerine argumanlar dahi yeterlidir.

Abdülbaki Gölpınarlının üzerinden "Mesnevide felsefe yapılmaz!" diyenlere de bizzat Abdülbaki Gölpınarlının Mevlana Celaleddin, Hayatı, Eserleri, Felsefesini hatırlatalım. Kitabın başlığındaki "felsefe"yi bir yana bırakırsak:

"Eflatun'un İde nazariyesini hatırlatan sözlerden örnekler:
Sonsuz hareketler, hünerler, sanatlar, hep düşüncelerde doğan sûretlerin gölgeleridir... ([Mesnevî] VI, s. 257-259, b. 2728 - 2731) "
Gölpınarlı, Mevlana, hayatı, Eserleri, Felsefesi. İnkılap, İstanbul 1999, s. 277.

"Her yurdun duvarını, tavanını ve sair suretlerini mimarın düşüncesinin gölgesi bil. Düşünce zamanında taş da meydanda değildir, tahta da, kerpiç de... (VI. s. 297, b 3740-3742)"
Gölpınarlı, İstanbul 1999, s. 277.

Kitap başlığındaki "felsefe", elbette, bir meslek olarak "felsefe"ye gönderme yapmamaktadır. "100 Soruda" dizisinde Abdülbaki Gölpınarlının felsefe üzerine söylediklerini Mesneviye nakletmek ise yanlıştır. Hakikatlilik değildir. Bunu bizzat Gölpınarlı yapsa idi eleştirirdik. Yapmamıştır, yapmaz, hakikat kaygısı vardır. 100 soruda dizisindeki yazdıklarından  yola çıkarak felsefenin gereksizliğini ilan etmenin  bir eleştiriyi anlayamamanın ötesinde vebali vardır.

Gazali, Nietzsche, Marx, Wittgenstein ve diğerleri felsefenin türlü türlü sonlarını ilan ettiler. "Felsefenin sonu"nu getirip zihni kurtarmak çoğu felsefecinin hayat tasarımı. Habermas da epistemolojiyi bilgi sosyolojisine taşıdı. Ne onların eleştirilerini yok saymaktayız, ne de eleştiriden geçerek çiçeklenen felsefeyi.

Aslolan ise hakikattir.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Suya Sabuna Dokunmayan Gelenek?

Saçmalıyorlar.
Ne uzak ne de yakın tarihin farkındalar.
Ne düşüncenin duruşun, eylemenin izini sürebiliyorlar, ne de insan oluşun sancısını.
İnsan oluşun, olgunlaşmanın alanı, hayata açıklıktır.
Karar vermenin alanı soğukkanlılığın ve çok katlı eyleyişe açıklığın alanıdır.
Karar veren hızlı tavır alabilecek kadar akışın içinde ve gaza gelmeyebilecek kadar dışındadır.
Her halin bir meşruiyet kazanma noktası vardır.
Meşruiyetini kaybetmiş görünen sabun köpüğünden payandayla ne kadar ayaklandırlabilir ki?

Bir yanımız asla ürpermezken, öbür yanımız dağlarda, çöllerde, bataklıklarda gezdi.
Bir yanımızın zamanı başkaydı, öte yanımızın zamanı başka. Ama aynı esir kamplarında, aynı hendekte, tabyada, emekte.
Aynı anda hem o hem bu olmayan nasıl dinler, direnir, savaşır, barışır, bağışlar, yanılır, farkeder, yollarda kalır, yol açar?

Yakın (ya da uzak tarih) yazıldı mı sanıyorsunuz siz?
Gerçek düşünce tarihimiz hakikatiyle, hakikat iddasıyla ele alınabildi mi henüz?

Ne kesişme noktalarının farkındasınız, ne gerçek iddianın, ayrışmanın, yeniden şekillendirmenin.
İstediğiniz şey, kendi bakışınızı da eleştirebildiğinizde farkedilebilecek bir şey.
Yanıbaşınızda. Başucunuzda.
Çiğneyip geçtiğiniz halde ezemediğiniz ruhunuz.

Suya sabuna dokunmayan dediğiniz kadar suyla sabunla uğraşan görmedi dünya.
Demek bilmediğiniz, farketmediğiniz yok, olmamış, boş?
Tanrısal bir göz taşıyorsunuz yani, bilmediğiniz, göremediğiniz yok?

Hakikat indirgenemez. En basit halinde anlaşılır kılınsa da.

Zamanı gelir. Konuşması gerekenler konuşur. Susmasını zamanlarda öğrenmiş olanlar.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Mevlânâ Eleştirileri Üzerine: Ya Edep Ya da Barbarlık!

Mevlânâyı aradan çıkarıp, hattâ anısını dahi linç edip aklın, fikrin ve bilimin önünü açtıklarını düşünmekte midirler, popülerbilimcilerimiz, öfkeli düşünürlerimiz, aceleci mütefekkirlerimiz? Hakeret, alay, aşağılama furyası halâ hızını alablmiş değil. En sona bırakılan maalesef yine eleştiri.

Şirk, putlaştırma, tanrılaştırma ve aracılığı kaldırma adına yapılan putlaştırmaları anlaması daha da zor: Neden "putlaştır ve kır"a gerek duyulur, bir izah eden olsa.

Alakâlı alakasız alıntılar, donanımı olan olmayan herkesin ağır yargılarda bulunması. Evet, aslında Mevlânânın çağrısına uyuyorlar adeta, yeni şeyler söylüyorlar ve nakil yapmıyorlar.

Hazır olmamak, donanımlı olmamak konuşmamayı gerektirmez. Konuşursun, ama temkinli de olursun.

Kimileri bir yorumcuyu yetkin ilân ediyor, kimileri bir diğerini. Neden ve hangi yetkinlikle bunu yaptıklarını, aynı kriterleri kendilerine uygulamayı unutmamaları gerektiğini akıllarına bile getirmeyebiliyorlar. "Her önüne gelen konuşmasın"cı tutumu güçlendiriyorlar. Evet, bunda da bir hikmet var, ama daha kapalı, sınanmayan bir tavra da işaret edebiliyor.

Evet, yargılarımız, önyargılarımız olacak, ancak, bunları tartışmaya açacağız, yoksa tartışılmaz kelâm ettiğimizi düşünenlerin tavrını almış oluruz. Düzeltilemez, doğru, kutsanmış, tanrısal. Yani şirk'in alanına girmiş oluruz, düzeltilemezlikten, yanılmazlıktan konuşursak, faniliğimizi, sınırlılığımızı, insanlığımızı unutursak.

Eleştirilen neydi? Mevlânânın söyleminin insani yanılırlığın dışında olduğu iddiası. Eleştirenin tutumu ne, yanılmazlığıyla, tereddütsüzlüğüyle, tevazu eksikliği ile? Aynısı.

Ebu Cehilden bile öğrenir arif olan. En azından cehaleti. Cehaletin mantığını. Cehaleti öğrenmeyen, bilmeyen kendi cehaletinden öğrenmiyor demektir, kendi Ebu Cehilinden, kendi içindeki cahilden.

Arif olan, Ebu Cehil karşısında böbürlenmez. Kendisini görür. Kendindeki cahili, çok bilmişi, ezberi.

Cahilin cesareti ezberindedir. Arifin cesareti temkini, tevazuyu, uzun ince yolu, emeği seçişinde: Parlayıp sönen bir atılganlık değil, aydınlanan, öğrenen, kendini düzelten, bir diyeceği olan, itiraz edebilen, kendine edilecek itiraza misafirperver olan.

İki tür kendi fikri olan insan var diyelim, zora gelemeyenlerin işini kolaylaştıralım. İlki terbiyeyle, eğitimle ve başkalarının deneyimlerinden öğrenebilmiş, ve öğrenen insan. Diğeri yine ilki gibi ama kendi tecrübesini edinmeye, hayatla sınanmaya mahkum olmuş insan.

Hayatla sınanmış, hayatın bin bir halinden geçmiş insan bazan bir eşkıyadır, eşkıyalıkta akıl fikir bulmuş bir insan; bazan bin bir cephede savaşmış, esir düşmüş, unutulmuş, iteklenmiş, kakalanmış, döndüğünde çocuklarınca dahi beklenmayen itilip kakılan bir büyük insan; kimi zaman evinde gül yaprağıyla dokunmaya kıyılamamış ama esir düşmüş, dağa kaldırılıp oynatılmış bir prenses, oradan buraya sürüklenmiş, canına defalarca kıymış, canına defalarca kıyılmış, ama ayakta kalmaya mahkum edilmişliğiyle şartlarını aşabilmiş bir insan; bazan sıradan saf bir insan geçim derdinde, hayatın peşinde hayat öğrenmiş, insanı öğrenmiş, hanyayı konyayı öğrenmiş; bazan kötülük için yola düşmüş bir zalim, ne olmuş olmuş insafa gelmiş, insanlaşmış, kendini insanlığa adamış bir insan...

Hayattan öğrenmişlik, hayatla sınanmışlık zor, çetin, yıpratıcı. İrfan da edinilir hayatta, ama daha çok yoldan, insanlıktan, insaftan çıkılır. İtilip kakılan itile kakıla insanlaşmaz, vahşi bir hayvana dönüştürülür çoğu kez.

Bana bir söyleyeceği olan varsa, sen de kimsin, hatasızlardan değilsin diyemiyorum. Hayatıyla konuşan, bize hayatı konuşur. Hayatıyla bizi o hayata gerek bırakmadan aydınlatır, uyarır.

Sürekli tekrarlamak zorundayım, bir insanın öğrenmesini istiyorsanız, hayattan dersini almasına izin vereceksiniz. Ama birisinin alıp başını gitmesini, bir belaya girmesini dilerseniz bilim, anlayış, irfan adına dahi olsa onun kaybolmasını, zulüm görmesini de istemiş olursunuz, yani kötülüğünü istemiş. İnsan olarak, tecrübeden, hazır bilgiden ve sınırlı, korunmuş hayatından öğrenmesini umacaksınız. ama hayattan dersini almış olanları dinleyeceksiniz. Ezbersiz konuşanlardan öğreneceksiniz. Öğrenme ezberleme değildir. Öğrenme e bir tecrübe işidir, bir olgunluk işidir, bir muhakeme işidir, bir sorumluluk işidir.

Anlama, insan olma, hatasından öğrenme, hatasını aşma, hatasını dahi bir hayra sebep etme çabası, çırpınması, gayretinde miyiz değil miyiz, mesele bu ve burada.

Hatasızlık dedik. Bu mümkün mü? Değil. Küçük hatalar, ölümcül olmayan, şeddesiz hatalar diyelim hata bulamadığımız arifin, insanın hatasızlığına. Diğerininkine de büyük yanlışlar, hayatla ve başka hayatlarla oynamalarla dolu bir hatalar zinciri diyelim. Akla fikre, kuralların en apaçık olanlarına dahi uymama, yol kesme, ufuk karartmalarla dolu bir hayat, dönüyor dolaşıyor, kendisini buluyor, insafı ve insanı buluyor.

Bu böyle midir aslında? Hayır. Hatasız, bazan kaçak güreşmiştir, yanlış yaparım korkusuyla yapılması gerekenden imtina etmiştir. Hatada olan, doğru olanı yaptığında yüzüne tükürülmeyi, dağından, ininden sürülmeyi göze almıştır bazan. Bazan da, gerçekten ölçülü, sorumlu bir hayat sahibiyle karşılaşırız. Aklı başında yaşamış ve ölmüş bir insan.

Meselelerden birisi şu. Hem insan insandır, hatalıdır, sınırlıdır, sorulumludur, fanidir diyoruz, hem de yanlışsızlık hatasızlık bekliyoruz. Hatasızlıkla ve hatasızlıkta insan olmasını bekliyoruz. Mümkündür. Ama sınanmamışlıkla, çaresizlikle karşılaşmışlarla dersini almayana tecrübesiz de diyoruz. Tecrübe ne idi? Herşeye yetecek tecrübenin olmadığını bilmek, öğrenmeye, hayat boyu dersini almaya açık olmak. İlki açık fikirli, açık yürekli oluş, ikincisi onu dışlamayan, hayatla sınanmaya açık oluş.

Hayatı sınamak? Estetlik, gurmelik işi. Hayatı nere kadar sınayabiliriz? Nereye kadar? hayat bizden ne öğrenir, biz hayatın ne kadarına ne öğretiriz öğretebileek olsaydık da. Ama biz, sınırlarımızı, hakikatimizin alanını öğreniriz hakikati olmasa da: Had bilmeyi, ölçüyü, tadında bırakmayı yani tadı; incelerek törpülenerek zevkliliği; yapmacık olmayan, içerik kazanmış, bilince dönüşmüş terbiyeyi. Sınanmış bilgiyi.İnsanlığın ve dünyanın çeşitli hallerini.

Mecdeli Meryem'i taşlayan taşlar bana söyleyeceği bir şey varsa dinlerim. Atılan taş yeneceği günahına değil, söyleyeceğinedir zaten çoğu kez. Söylediğinin hakikatine.

Rabia Hatun neler çekti kaç kişi bilir? Hangi yazılı kaynaklarda bulabilirler o acıyı? Bilseler acılarının kaynağını, o huzur veren anlayışı, insanlığı kucaklamayı, buluşabilirler miydi ol hakikatle? Şimdi yaşasa Rabia Hatunu da itekleyeceklerimiz olurdu sanırım.

Mevlânâ geçmişte bıraktığı bir şey için suçlanmıyor diyecekler. Peki, geleceğe taşıdığı şeyler için mi suçlanıyor? Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol gibi bir kriteri kaç kişi koyabilmiş insanlığın önüne de kalkıp Mevlanâya insanlık öğreteceğiz?

En fazla metinlerini eleştiririz. Ama aynı şeyi Nasreddin Hoca yaptığında hoşgöreceğiz. Ya da tersi, Mevlanayı hoş göreceğiz, Hocayı hor göreceğiz.

İkisi da hayatlarıyla hayatla konuşan insanlar. O dönemin Konyası, halk kültürü, insanların nasıl düşündüğü konuştuğu anlaşılmadan ne söylediklerini eleştirme hakkına sahibiz. Evet karşımızdaki insanlar muhallebi çocukları değiller, mektepliler ama hayatı bilen, çile çekmiş, dert yaşamış, görmüş geçirmiş insanlar. Sövüyorlar kimi menkıbeye göre, ayıp hikaye anlatıyorlar kimi metinlerine göre ve dinleyenleri var, insanlar onları taşlamıyor. Cenazelerinde şehrin nüfusunu geçiyor kalabalık. Kibar olsalardı fena mı olurdu? Olmuyorlar! Ne yapacağız? Silip atacak mıyız, söylediklerini en kötü biçimde yorumlasak bile? Bir doğru cümleleri yok mu?

Tersine binlerce doğru cümleleri var. Göstereceğiz, teker teker. Mübarek hocamızı şimdilik savunanlar var, biz Mevlânâyı okuyacağız. Felsefesiz miymiş. Düşünce bilim düşmanı mıymış, halk düşmanı mıymış, ahlâksız mıymış, hukuksuz muymuş, yüzeysel miymiş, yasakçı mıymış, cehaletin dostu muymuş, cezbe ve transla mı iştigal edermiş, dostu düşmanı kimmiş, hululülüğü savunmuş mu ortaya çıkaracağız.

Doğru şey söyleyen, yürekten söyleyen, söylediğini kasteden ama yanılan herkesi okuyacağız, imkanlarımız el verdikçe.

Mevlânâ yol kesmiş olsa, veli değil haydut olsa okuyacağız, söylediği bir şey varsa. Söyleyeceği bir şey olanı susuturmak bizim işimiz değildir. Sözü, doğrusu olanı susturmak ahkikati karartmaktır, biz bunu yapmayacağız.

Ebu Cehil akıllı bir şey söyledi de dinlenmedi mi?

Biz soyağacının değişik kollarından Ebubekirin, Hasanın, Hüseyinin öz be öz torunu Mevlânâ Muhammed Celâleddin-i Rumî'yi Sıddık, Seyyid ve Şerif olduğu için, soysopçuluk yaptığımız için değil insan olduğu için dinleyeceğiz ve gerekirse, eleştireceğiz, buna itiraz eden yok. "Ya edep, ya da barbarlık!" diyoruz sadece.

İçinde hakikat olan her söz, gününü aşan her söz verilmiş sözümüze gider, ondan geldiği gibi. Dil bizde konuşur, biz dilde dile geliriz. Ne söylediysek riyasız, hakikatli dlimizdeki bir imkanı canlandırmaktır. Dil kendi kendine konuşmaz. Dil için insan bir araç da değildir. Dil olup bitmiş değildir. Dil oluşur, açılır, kapanır. Söyleneni dil kendiliğinden söylemez. Ama söyleyen de dilsiz söylemez.

Mevlananın dediği odur ki kısaca söylersek ve kısalttığımız için hata yapmayı da göze alırsak, geçiciliğim, faniliğim içinde söylemediğim ne varsa, ne varsa zamanını aşan ve aşacak olan, bana ait değildir. Hakikatin bendeki ifadesidir.

Bu mümkün müdür? Faniliği aşmak? Hakikatin kırıntılarıyla yetinmekten vazgeçmek? Kanımca insan için imkansızdır, insanı aşmak, insanı tanrısallaştırmak olur. Ama söz için? Evet, sözde böyle bir olay var. Söyleyen bir insan, bir sınırlı halden konuşuyor, ama, anını da zamanını da aşıyor. Bunu kim ayırdeder? ilkönce zaman diyelim, yani zamanla ayırdedilir. Söyleyen bir insan, zaten çeşitli zamanların söylenmişlikleri, söylemeleri, kavramları, ufuk kaynaşmaları içinde konuşuyor.

Mevlananın söylediği ne bir sır, ne bir gizemli iş. Hakikate yüzünü çevirmeye, bakmaya cesaret ediyor. Kullandığı dil, kendinden önce de var. Kullandığı kavramlar, düzelttiği, düzenlediği, işlediği duruşlar.

Peki Mevlana tüm zamanlar için mi anlıyor? Hayır. Bir insan gibi anlıyor kendi söylediğini de. Elbette bir insandan fazla, sıradan bir insandan. Ancak tanrısal bir bakışa sahip değil, öncesi ve sonrasından, dünya oluşmadan ve tarih sona erdikten sonraki halden bakmıyor. Bakamaz. O insan hakikatinden konuşuyor, insana açık olan hakikatten. Zamansız mekansızlıktan değil, herşeyin üzerinde, evvelinde ve ahirinde oluşdan değil.

Mesnevideki vahiy konusunu kurcalamadan önce, Mevlanada gördüğümüz faniliğimizde anlamamız ve faniliğimize rağmen hakikatle kucaklaşabilmemiz düşüncesini biraz daha incelememiz lazım.

Mevlana cinsel temalardan kaçınmıyor, ama şehveti de yeriyor. Yani pornocu falan değil, edebi "gerçekçi"likle suçlanabilir, bir anlamı varsa, insanda ne varsa konuşuyor, belki sadece arife konuştuğunu sanıyor, belki bu konuda dönemin dünyası böyle olduğundan yapıyor, ama sanmıyorum, bazan belki protestocu bir tavrı var, meclisi tepkiye zorluyor, yermek istediği birisi açmak istediği bir tartışma var. Bazı kısımlar var ki ben de şaşırdım, ama daha çok zamanımızda nasıl anlaşılacağından, insanların bakışlarıyla bakamayarak okuduğumda, o kısımları göremedim bile, insan ne ararsa onu buluyor biraz da. Ama bunu eleştirileri kapatmak, suçlamak için de kullanmayalım. Bu sözü şunun için söyledim sadece: Oca hikmet, emek, hakikat, çırpınış ve tartışılan, görülen belki olmasa da olabilecek bir kaç sayfa.

Olmasa da olabilecek bir kaç sayfa dedik. Olmasın mı? Çıkaralım mı? Hayır. Madem beğenmiyorsunuz, öyle yazmazsınız. Ama bir eser bize öyle gelmiş. Ve esere sonradan eklenmiş olmayan herşey kalır. Gülü seven de dikenine katlanır. Ve işin en ilginç yanı o kısımlar bana söylüyor ki: Bir insan Mevlânâ. Böyle olmasa eleştirel mesafe almakta zorlanır mıydık? Eleştiri ille de mesafe işi değil. Nasıl bir mesafe o önemli. Metinle diyalog, tartışma her daim olurdu. Metne mesafeden çok, Mevlânâya kapılmayı engelliyor gibi. Epik tiyatrodakine benzer birşeyler var ama, anlatabilmem yani anlatılırlaştırmam zaman istiyor. (Teknik) bir işlevi var gibi. Bunu da ilk diyen olalım.

Mesnevi sanat eseri değildir diyenlere de itiraz etmem gerekecek, bu konuda, sanırım. Adı da zaten Mesnevî. Bir edebî form. Ancak mesnevi şiir diyip geçilecek bir şey de değil. Mevlananın kendisi gibi çok şey birden. Fili tartışan körler gibi filozof, sufi, fakih, şair, sanatçı, alim, düşünür, abdal diyip duruyoruz. Belki o da "ben sadece bir insanım" derdi.

.....

(Ben de sadece bir insanım. Yazmak zorunda kalan bir insan. Çocuklarımı terbiye etmekle, başkalarına düşünmeyi öğretmekle geçirmek isterdim zamanımı. Ama 12 saat taksi sürüyorum. Ve kalan zamanımda, uykudan çalarak bu eğri büğrü notları tutuyorum 12 metrekarelik evimde. Fazlası? Aklıma gelmedi:) İstemeye de fırsatım olmadı:) Kitaplar eve sığmıyordu, bir ara. Takılıp düşüyordum. artık pek kitap almıyorum.

Yazıya defalarca ara vermek zorunda kaldım. Yemekte, iki müşterinin arasında bu kadar yazılabiliyor, ciddi bir düzeltmeden geçeceğini, belki düzeltilemeyecek kadar karışık ve hatalı olabileceğini bilerek okuyup geçmenizi diliyorum, Efendim. Uykuyu haketmek için bir de yorumbilgisi metni kaleme almamız lazım gibi görünüyor.

Bazı konuları zamana bırakıyorum. Yazdığım dağınık ortamda daha kapsamlısını (televizyonda futbol, yanımda bilgisayarın, modemin markasını soranlar, selamlamak zorunda olduğum şöförler vs vs)yazabilme imkanım yok.

Bu yazı da henüz düzeltilmedi, online yazıldı.)

23 Mayıs 2008 Cuma

12 Eylül ve Abdülbaki Gölpınarlının Başına Gelenler

12 Eylülün gürültüsü patırtısı içinde dikkat çekmedi demek ki. Bu konuyu gündeme getiren olmadığına göre. Ya da Abdülbaki Gölpınarlıya yapılanlardan hoşnut olanlar, 12 Eylülle palazlanmışlar, az değil.

O dönemde çocuk olanları, dünyada olmayanları suçlamayalım. Onun arkadaşı, dostu olduğunu söyleyenlere soralım neden ölü gibi suskunlar? Buyursunlar, insanlıklarını gömmedilerse, bildiklerini anlatsınlar, dinliyoruz. Hakikate sadık olmaları bu kadar mı imkansız?

Konuyu biz açalım. Daha doğrusunu tekelinde bulunduran düzeltir hatamız varsa, neden şimdiye kadar söylenmemişin izahatıyla beraber, ezber istemiyoruz, bu güne kadar yeterince dinledik.

12 Eylülle birlikte, Gölpınarlı aleyhinde korkunç bir kampanya başlatıldı. O zamana kadar, Gölpınarlı Mevlânânın dostlarına yüz idi, ağız idi, dil idi. Hatası sevabıyla bir insan idi. İyi bir insan idi.

İlk iddialar farsçasının kötü olduğu üzerine idi. Çevirilerinin hatalı olduğu. Özgün olmadığı. Olabilir dedik, daha iyisini aradık. Halâ arıyoruz, bulursak haber veririz. Sonra özel hayatına bulaşıldı, bazan dost ağızlardan, onu över ağızla yaralayan, hançerleyen "tanıklardan", şurdan, burdan. Her taraftan, her kanaldan saldırıldı. Evet, Gölpınarlı adeta linç edildi.

Abdülbaki Gölpınarlı, saldırgan ve sinsi bir kampanyayla aradan çıkarıldı. Evet, darbe Gölpınarlıya da geldi. Onun düşünceleri, analizleri, Mevlânânın projesine sahip çıkışı devreden çıkarıldı. 12 Eylül bu, olur, diyelim de, neden onu bilenler tanıyanlar ona sahip çıkmadılar, halâ da çıkmamakta inat ediyorlar? Bu şaibeli bir durum değil mi? Hakedilmemiş bir mirası taşımak değil mi?

Abdülbaki Gölpınarlıya "O edebiyatçı, tasavvuf üzerine konuşamaz!" derler. Ne edebiyatı imiş çalıştığı alan? Şimdi o kadar "meslekten" araştırmacı var da neden bir Gölpınarlı kapasitesinde insan yok? Varsa söyleyin, bilelim! "Yok hayır, icazet gerekir eski zincirlerden gelen" demekse bu: Gölpınarlının icazetinin olmadığını kim iddia ediyor?

Yerine düşünülenler de "edebiyat" kökenli değiller mi, çoğu kez? Onların farsçaları daha iyi ise bugüne kadar Şems neden hep eksik ve yanlış sunuldu? Mesnevî bu kadar sorunlu şerh edildi? İş dil bilgisiyle bitiyor mu ayrıca?

Neden yerine önerilenlerin eserleri Mevlânâya hakaretlerde başvuru kaynağı hailnde?

Gölpınarlıdan alıntıyla Mevlânaya yöneltilmiş hiç bir hakaret Gölpınarlının Mevlânâyı radikalleştirmesinden kaynaklanmıyor. Ne bulursa, görürse onu söylüyor. Yanlış mı yorumlamış? Eleştirilir. Ancak yerine önerilenler, öne çıkarılanlar Mevlânâyı yalnız radikalleştirmiyorlar, Mevlânânın eleştirilerini, projesini, tavrını unutuyorlar.

Gölpınarlıyı okudukça şaşırıyorum. Bektaşî tavırlı olduğu söyleniyor arada bir, bektaşi dostlarımız sevinmesinler hemen, bu hayırlı bir nedenle vurgulanmıyor, sünnilere hitap etmediği vurgulanıyor, marjinalleştirilmeye çalışılıyor. Eserlerine bakıyorsunuz, Şemsin Bektaşi olduğuna dair bir kanıt olmadığını vurgulayan Gölpınarlı. Bektaşi menkıbelerini eleştiriden geçiren O.

Şems Bektaşi olsa red mi edilir? Hayır. Ama burada da bir başka incelik var. Şems aleyhine sünni bir duyarlılık oluşturulmaya çalışılıyor. Neden? Şemsin eleştirilerinden kurtulmak isteniyor. Bunlar neler? Şems, hululilik riskine düşenleri uyarıyor, tek tanrıcılığın çekirdeğini terk edenleri, tasavvufun bağımsızlaşıp kopmasını, batıniliğin radikalleşmesini, sünnetin çekirdeğinin terkedilmişliğini eleştiriyor. Gazalî ile olan ortak noktalar Mevlânâyla daha karşılaşmadan paylaşılan bir duruşun olduğunu da gösteriyor.

Şems sunulanın tersine, entellektüel, bağımsız, eleştirel, sade, tutarlı bir insan. Yani gelip cezbe, trans, batın dersleri vermiyor. Bir duruşla, tavırla, etraftaki keyfiliğe eleştiri ile geliyor.

Gölpınarlı Mezhepsizlikle suçlanıyor. Mezhep hangi alanda geçerlidir izahatını yapan yok. Her yerde mezheple konuşulur, her yere mezheple gidilir sanılıyor, doğru değil. Hakikatin alanının mezhebi olur muymuş cevaplayan yok. Ancak Gölpınarlı yine, Mevlânanın hanefî olduğunu vurgulayan. Bu zaten Mesnevide apaçık, ama Gölpınarlıda bir karartma yok, dürüst ve hakkanî. Yanlışı varsa düzeltilir.

Gölpınarlı mezhepsizse, Şems ne oluyor? Ben Şemsin duruşuna aykırı hiç bir şey görmedim Gölpınarlıda. Neden Şems diyorum, çünkü, Gölpınarlıyı reddedenler Şems'i sözde reddetmiyorlar. İkisinde de tekrar vurgulayayım, sünnete aykırı bir tavır yok. Peki ya Mevlânâ? Gölpınarlı aradan çıkarılıp, Şems unutturulurken mi Mevlânâ Mevlânâ oluyor? Hayır. Projesi, derdi, tasarımı, eleştirisi ortadan kaldırılıyor.

Mevlânâ, çok ciddi bir biçimde varolan tasavvufu eleştiriden geçiriyor. Mevlânâ öncesi tasavvuf eleştirisi bilinmeden Mevlânâların derdi anlaşılamaz. Dönemlerinin entellektüel sorunları, özellikle de din ve tasavvuf alanının sorunları günümüz sorunlarına çok benziyor. Eleştirdikleri şeyler, bugün onun da adını kullanarak hakim kılınıyor, engel varsa ortadan kaldırılıyor birer birer. Başta Abdülbaki Gölpınarlı olmak üzere.

Sekiz yüz yıl önce eleştirel alışveriş dostlukları yıkmıyor, şimdiye nazaran düzey daha yüksek, bunu görmek ilginç. Şimdilerde dost kalmıyor verilmiş sözün arkasında duran.

Yok mu o kadar yüceltilen, Mevlânâya hakaretler yağdırılmasına neden olacak kadar yüceltilen Mesnevinin hakikatinin arkasında duracak olan kimsecikler? İnsanlık bu kadar zor mu?

Mevlânâya eleştiriler gelecek elbette. Eleştirilere cevap veremiyorsanız, cahil ve haksızsınızdır dedim, bir başka yazımda. Ya hakaretler? Onları dahi dinlemek, eleştiriden geçirilecekleri eleştiriden geçirmek icap eder. Mevlana hakaretlerle ezilecek, küçülecek bir insan değil. Nedenleri kurcalanır yanlış anlaşılmaların, açıklığa kavuşturulur, ya da kavuşturulması gelecek nesillere bırakılır. Gayretsiz bir suskunluk, rehavettir, terketmedir, yalnız bırakmadır.

Evet eleştirilerde düzey çok düşük. Ya savunmalarda? Bahanelerde? Geçiştirmelerde?

Dökülüyoruz.

Bu kirli ortamı haketmedik. Daha ciddi okumalar, araştırmalar, daha düzeyli tartışmalar yapabiliriz.

İlk adımlarımızdan birisi de Abdülbaki Gölpınarlının adını rehabilite etmek, hakkını, itibarını iade etmek, ve kendisinden özür dilemek olsun: O, yanılabilir, yanlış anlayabilir, yanlış anlatabilir insanlardan birisi. Hatasız, günahsız olmaması imkansız. Üzerine çalıştığı konularda dürüst davrandı, eleştirdiği bazı metinleri övüyor gibi gösterilmeyi, onca manipulasyonu, hakareti, saldırıyı ya da potada eritilerek yeniden sunulmayı haketmedi.

Gelenekle ilgili sundukları güvenilir boyuttadır. Bazı araştırmaları bugün düzeltilmeyi, gözden geçirilmeyi gerektirebilir. Bunda kötü olan ne? Başlamalardan korkanlardan mı olalım, hatasızlık şerbetiyle mi şerbetlenelim?

Adülbaki Gölpınarlı, Şems ve Mevlânâ'nın hululiliğin eleştirdiğini göstermedi mi? O halde, Mevlânâya yönelik en büyük hakaretin ezber işi olduğunu gösteren bir insanı susturuyoruz. Okutmuyoruz. Tanıtmıyoruz. Evet, bu yüzden, eleştirmiyoruz da.

Hululliğin eleştirisi için Makaalâtı okumak da yeterli olabilirdi. Ama, okunmaz, okutulmaz. Hakikî Şems, Şems karikatürünü sunanların işine gelmez.

Uzun Lafın kısası, Abdülbaki Gölpınarlı Mevlana ve Şemsin derdiyle kuşandığı için aradan çıkarılmıştır. Yeni bir dünya, yeni bir düzen kurulurken, Mevlânânın dahi bağımsız yorumlanmasına müdahil olunmuştur.

Sosyal Mühendislik pozitivist olmakla eleştirilirdi, pozitivist olmayabileceğini de farkediyoruz.

Biz, yerine konulanı değil, tedavülden kaldırılmaya çalışılanı konuşuyoruz. Yani kültürümüzün, anlayışımızın derinliklerine kazınmış olanı. Dostlarının da düşmanlarının da hakkında aynı şeyleri söylemesinden, dünya, ufuk kaybına zorlanmamızdan bahsediyoruz.

Ağır müdahaleler altındayız. Bazılarımız bilmeden, rüzgârdan yelkenine pay kapma çabasında. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Bilenin kötülüğü bile aklı başında oluyor bazan, daha zor hoşgörsek de.

12 Eylül yalnız bazı ekonomik kararlar, sendikasızlık, haksızlık, talan siyaseti için değil, yeni dünya düzeninin kültürel buyruklarını da hayata geçirmek için gelmiş görünüyor. Müdahaleden geçmemiş alan yok. Tasavvuf da kıyım alanlarından, üniversitelerimiz, hukukumuz, siyasetimiz, gündelik hayatımız kadar. 12 Eylülcülük kültürümüze topyekün bir müdahale. Kimin için? Hangi bilimsel cüretle? Hangi adalet anlayışıyla? Hangi toplum kuramıyla? Bunun cevabını vermekle uğraşacağımıza, talan edilenin arkeolojisini yapacağız, hazinelerimizi ortaya çıkaracağız, yeni talanlarlara açık dursak, açık tutsak da.

Emek bizim. Aşk bizim. Bu çırpınış bizim. İnsanca yaşamak derdi bizim derdimiz! Eleştireceğiz, eleştiriye açık duracağız, yalnız hakikate boyun eğeceğiz. Hakikati olana. Hakikatli olana. Yani talansıza, dolansıza, mazlum kalmak için çırpınana.

(Yazıyı uykusuz ve yorgun kaleme aldım, düzeltemedim, üzerinde çalışılacaktır)

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Mevlânâyı Eleştirenler Üzerine

Kim daha güçlü bir gerekçeyle geliyorsa, o hakikate daha yakın duruyordur. Diyeceğin bir şey yoksa, yergiye öfkeleniyorsan, hiddetleniyorsan kendi duruşuna yönelteceksin tepkini. Diyeceğin bir şey yoksa, haksızsın. Cahilsin. Ezbercisin. Gösteriştesin.

Hakikate daha yakın durmak, söylediğinde haklılık payı olması ne söylediğinin doğru olması anlamına gelir ne de haklı olmaya ölçüttür.

Yanlış, zıtlaşma, hattâ çarpıtma hakikati karartma değildir, hakikatin açığa çıkmasına davettir. Bu daveti kabulleneceğiz.

Hakikat bizi nereye götürürse, oralara savrulmadan çekinmeyeceğiz. Anlama isteği, sadakat bir biri ile çelişmez. İkisi de Hakikatten başka bir Hakikatimizin olmamasıyladır.

Mevlânâyı eleştirenlere, hatta Mevlânâya küfredenlere şiddetle, hiddetle yaklaşmak Mevlanaî bir tavır değildir. Musa ve Firavun, Ali ile Muaviye, Cahil ile Arif içimizdedir. Muaviyeyle kapışacak olan, kendi içindeki Muaviyeyle kapışır.

Mevlânâda Şeytan bile işini yapar. Olgun insana ne kötülüğü dokunabilir ki? Olgunluk kazanılmış bir şey görülmemekteyse, başı ve sonu olmayan bir çaba, kapışma, didinme, emeklemeyse. Yanılmak, yanıltılmak daha doğrusu yanılabilirlik, yanıltılabilirlik insana mahsustur. İnsanîdir. İnsan olma çabasının bir parçasıdır.

Kaldı ki eleştiri, itiraz şer değildir, kötülük değildir. Kötü olan övgüde de yergide de ezberden yola çıkmamızdır. Risk alamamamızdır, yola düşemememizdir. Eleştiriyi, menkıbeyi kendimizi teşhire, kendimize yer açmaya dönüştürmemizdir. Hakikatliliği bir kenara atmaktandır bu.

Yergi, eleştiri haksızlık boyutuna dahi varsa yanlış ve tehlikeli değildir. Yanlış ve tehlikeli olan övgüde bile iki yüzlü olmak, bilmeden konuşmak, söylediğini tartışmaya açmamak, sınamamak, sınamaya açmamak, hatadan vazgeçmemek, fikrini ve kendini düzeltmemektir.

Kâmil varsa, tekâmül de vardır. Olgunlaşma beşikten mezara kadar gider. Ölüm de. Hayat da. Hep bildiğini tekrarlayan neyi bilir ki? Kendini bilmeyen sadece kişiliklilikten vazgeçer.

Seni eleştirene şiddet düşüneceğine, kendini eleştiriye aç, tartıişmaya aç. Her itiraz daha büyük açıklıklar, daha geniş ufuklara kulaç atmanla sonuçlanmıyorsa, bildiğini at, terket, çöle vur kendini. Bildiğini atmak, sadece bir paranteze almaktır, varsayımda mümkündür. Her insan ezberini de beraberinde taşır. Ezberden bilmeye geçiş ise malumatfüruşluk değildir. Sınanmaya açıklık, açık duruş, derisiz duruştur.

Bunu bilmemekteysek neden "Hallaç, Hallaç!" demekteyiz halâ?

29 Şubat 2008 Cuma

Dışlamanın Ontolojisine Yorumbilgisel Bir İtiraz Notu

“Hatalarımı görmeden beni gerçekten de doğru bulan kişi, oyuncaklar gibi beni pazara çıkarır, meth ederek satmaya kalkışır. Halbuki ben çarşı pazar ehli değilim. O işten bezmiş, usanmışım. Ben, beni inkâr edenin kuluyum, kölesiyim” (Mevlâna 2000: IV/136, Rübaî 494)




KUYUDAKİ KISSA. Yusuf kuyuya itildiğinde, atıdığında, itenlere bile bile sırtını döndüğünde, hattâ kuyuya kendisi indiğinde dünyasıyla, görebildiği ufukla, görünmeyen ama gösteren ufkuyla başbaşa kalır. Yusuf, sarsıntıya açık. Yusuf, hem herşeyin dışında kalmış gibi, hem de bütünüyle anlamanın içinde. Sabır, kendini bırakış, düşünme, düşünceyi uyutma, dışarıyı ve içeriyi ayırma ve birleştirme halleri kuyuda oluş hallerinden. Kuyudaki hayat da insan hayatı: Uzun zamanlılığını paranteze alan bir gündelik zaman içinde kendini terbiye ile geçen.

Kimi der ki “Çile yanlıştır!”, kimi de der ki “Çilehane hayattır!”. Kimi der ki “Sınırlar öğrenilmez!”, kimi de der ki, “Sınırlılık öğrenilmeden öğrenilmez!”. Öyle ya da böyle. Kuyuda ya da dışarda sınırlı, sonlu, sorumlu hayatlarla, hayatlarda yaşıyoruz, hayat buluyoruz. Kuyuda oluş genel anlamıyla bir eleştirel duruş. Bir mesafeli duruş. Peki bu mesafeli duruş yöntembilgisel, bir kereliğine tüm zamanlar için kazanılmış, kurtarılmış bir duruş mu? Hayır. Bu bir praksis içinde duruş (1). Yaşıyorsun, sonuçlarına varıyorsun, pratik sonuçları genişleten bilgeliği paylaşıyorsun. Evrenseller var ama, genel bir cümleden eylemenin cümle hakikatini çıkarmıyorsun. Yanıla, sınaya, deneye; yana yakıla; uygulama, eyleme çabasıyla, çabasında yaşıyorsun. Bir ezberin yok. Hata yapmama, yanlış anlamama, yaptıklarını, anladıklarını garanti altına alma şansın yok.

Her daim hayattasın, hayatlasın, her geçen an anlama imkânları açısından bir adım ilerdesin. Her anlama biraz da geç, genç anlama olduğundan. Her olan bitenin daha da iyi görülebileceği bir başka an var.

Bilmenin an’ı ile bilgeliğin an’ı örtüşmüyor ama. Bilmenin an’ı tarihin sonuna, bilgeliğin an’ı kendi sınırlılık sonluluğuna açılmakta.

AYDINLANMANIN ÖNYARGILARINDAN BİRİSİ hakikatin ele geçirilebilmesinin, kesinliğin mümkün olduğu görüşü idi, yeter ki doğru yöntemi bulalım. Sınırlı, sonlu, ölümlü insan ufku aşılacak; gözlem gözleyenden koparılıp bağımsızlığına kavuşacak; anlama açıklamaya, işlerliğinin pragmatiğine kaydırılacaktı. Doğa bilimlerinin teorik- teknik- araçcı-işlevsel kurumlaşması manevîbilimlere doğru ilerleyecekti. Zamanla belirginleşen farklılıklar, dogmatik olmayan arayışlar manevîbilimlere bazı özerklikler, farklılıklar yüklese de yöntembilgisel beklentilerden, hakikat iddialarını garantileyecek duruş arayışlarından, nesnellik iddialarından kaçınamadık.

Doğru duruşun, doğruluk yağdıracak, doğruluktan şaşırtmayan bir motoru, motoriği yok. Bir hatasızlık yöntembilgisi yok. Doğruluk garantörü dispozisyonlar yok. Ahlâkî, siyasî, sosyal eyleme bir metod işi değil.

Eylediğinin sonuçlarını belirleyen kararlarının doğru ya da yanlış oluşu değil sadece. Ahlâkî deneyimde tercihlerimiz kararkuramsal sorunlardan ibaret değil. Bir sorumluluktan eyliyorsun. Eylediğini takip ediyorsun, top takip eder gibi. Bazan da edemiyorsun. Sorumsuzluk dahi bir sorumluluğa bakış türü olarak değerlendirilebilirdi, eğer eylemeyle, belli bir eylememeyle yolaçabildiklerinin takibini yapsa, sorumluluk üstlenme eğilimini gösterseydi insanlar.

Anlamanın, anlaşmanın, toplum olmanın, uzlaşmanın, kaynaşmanın, sohbetin mühendisliği yok, bir söyleyeceği göstereceği olma halinin dışında bir beyliği, belirleyiciliği, makamı yok. “Bir itirazım var!” demek katılarak uzlaşmadan, anlaşmadan çıkıp tartışarak, ufuk kaynaştırarak anlaşmaya geçiş.

DOĞRU DURUŞ doğru sonuçlar, doğru çıkarsamalar, kararlar vermeyebilir. Böyle bir kendiliğindenlik yok. İnsan toplumsallaşmış, dilli. Bir diskurda (2), içinde sorgulamadığı bir hayat dünyasında, esiri olduğu altkültürlerde yaşıyor. Karar, verilen kararın takibi, eşgüdümü ve kararların toplumsallığı karmaşık süreçler, karşılıklı eylem(e)ler, geçerlileşme süreçleri, iddiasallar taşıyor.

PERSPEKTİF. Hakikati, hakikat iddialarını kendimizce bir yerlerden, bir duruştan vurguluyoruz. “Elikılıçlı Peygamber!” dedik, farzedelim. Bir dönemin ihtiyacından yola çıkmış olabiliyoruz, Peygamberin bütün özelliklerinden yola çıkarak değil de. “Kılıç” dediğimizde bir perspektifi devreye sokuyoruz. Yani, bir bütünü, bütünün kendisini, bütünsel/bütün görüşü değil.

Bütün, perspektiflerden görünenin toplamı değil. Hakikatin sonsuz, dilsiz, zamansız, mekânsız halinden konuşamıyoruz, insanlar olarak. İnsanlara açılandan yola çıkarak konuşuyoruz. Zamanın sonunda değiliz. Tüm zamanları bilerek konuşan bir durumda değiliz, sadece “zamanın çocuğuyuz”. Yorumumuz, yorumu reddeden bilirlik, bilme iddialarımız, hep sınırlı sonlu insan haline esir. Bu iddiasız, hakikatsiz, düşüncesiz, fikirsiz olmamızı gerektirir mi? Hayır! Hakikati bir yerden yakalamamız, bir başka yerden gelecek eleştiriye de şaşırmamamızı gerektirir. Anladık, ama bir anlamıyla yanlış anladık. Anladık, ama eksik anladık. Yanlış, eksik anladık ama gelecek soruları anlamlanış süreçlerinden koparmadık da.

YANLIŞ TERCİH. Diyelim ki son dönemde alevlendirilen bir anlayışa göre yanlış iş yaptım ve mevlevî olmaya karar verdim. Şehvetle teslimiyetçi, light-liboş ve turuncu iddiaların sahibi olarak ete kemiğe bürünüp mevlevî diye görünmem mi gerekir? Hayır! Genel iddialar doğru bile olsaydı, donanım meselesi var. İnsan tek bir alandaki tercihinden ibaret değil iddiası var.
Toplumsallaşma, sosyal roller, akıl fikir, memleket sevdası, araba sevdası, pilav yiyerek ve mesnevî okuyarak yeni hayata eğilen düşünce, insanlık kavrayışları, bilinçli bilinçsiz düzlemlerdeki aidiyetler, kaç kurtulculuk, ver kurtulculuk, al kurtulculuk, ez kurtulculuk, sus kurtulculuk, dayat kurtulculuk, sabır, tevazu, aşk, aşksızlık, heyecan, tuzukuruluk var. Herşeyden önemlisi de ahlâkî duruş arayışı, ya da ahlâkı küçümseme, bir alandaki önemli tercihlerimizin otomatiğine bağlanma, indirgeme, indirgememe var! Bunların dışında aldırmamazlık halleri de var ki konu edinmemekteyiz.

Aynı kavramsaldan, Ali Şeriati’lerin teslimiyet çıkarmadığının görülememesi ise şaşırtıcı. Farketmek için aynı düşüncede, mezhepte veya eğilimde olmak mı gerekir? Bir karşı örnek, bir modeli/teoriyi yanlışlamaya yetmeliydi!

TARİKAT, DİN, İNANAN, İNANMAYAN. Mevlevîlik bir din değil tarikat, dini temel alan bir tarikat olarak görülmelidir. Dinin yanında tasavvuf sadece bir ayrıntıdır. Mevlevîlik çeşitli kollara ayrılmaya çalışılabilir, şu ya da bu dine eklemlenmeye çalışılabilir ama, mevlevîliğin kodu kültürel kodumuzla kaynaşmıştır ve meşruiyet krizleri, ayrıştırıcı müdahaleler toplumsal sorun haline gelebilecek durumdadır. Bu ileride genel bir gelenek tartışması, yada krizteorisi içerisinde ele alınabilir. Mevlevîlîk üzerine düşünmem, okumam bir gelenek üzerine düşünme, gelenek eleştirisi içindedir, spekülatif değildir. Eleştiri, karşı taraftan bir öğreneceğinin olduğunu kabullenme, kendi ufkunu sınanmaya açmaktan ibarettir, buradaki anlamıyla.

Din herkese açık. Tarikatsa herkese sadece ilkede açık (3). Buna uymayan dinler olabilir mi? Evet. Buna uymayan tarikatlar? Evet. Burada analitik bir ayrım yapıyoruz o kadar. Bir dine girmek isteyene “girmek zorunda mısın?” dedirtecek çok şey olabilir. Tarikatın da göreceli kapalılık iddasını güçleştirecek durumlar düşünülebilir. Önemli olan şu: Dine inananlar, iman edenler homojen bir duruş, dine bire bir tekabül eden hayat tarzları yerine çoğul/çok katlı kültürlerde, bilimsel paradigmalarda, naifçe özümsenmiş hayat dünyalarında, farkında olmadan taşınan önyargı sistemlerinde yaşayan insanlardan oluşuyor. Orjinal metin, orijinal iddialar reddedilmediği halde de facto diyebileceğimiz bir biçimde heterojenitelerin, hattâ heterodoxilerin içinde de bulabiliyoruz insanlığı, inananları, inanmayanları. Eleştiri kendisine yönelmeyi unutmamalı diyoruz.

İnanan-inanmayan ortaklıkları bazan şaşırtıcı. Başkalarıyla da paylaşılan, ama cemaatin alanı olarak görülen düzlemler, katmanlar hayli fazla. Tarikat belli homojenite bekletse de cemaatın hayat tarzında, yanıltabilecek, yanlışlayabilecek çok katlılıklar, farklı içiçelikler ve tarihsel kristallenmelerin zorlamaları her daim söz konusu (4).

KENDİ GÖK KUBBEMİZDE BAKİ KALAN. Tasavvufî kalıntılarımızın, kalanlarımızın kültürümüze bir başka yerden, bir başka ilgiden bakan tavırları; musikîmizin, “eski sanatlarımızın” inceliklerini yaşatmaları, rituallerimizi, sohbet, yeme içme adetlerini artikule etmeleri; dünya görüşleri, zevk anlayışları, estetik iddiaları, hayat tarzları, kültür pratikleri ve pragmatikleri bir merkezkaç eğilimini stabilize etmekteydi, bir denge unsuru idi. Son izleri silmekteyiz. İçi boşaltılmış makam seyirleri, ve dönen içi boş tennureler kalacak gök kubbede.

Kültürün taşıyıcılarından olmak, bir anlamda geçmişin yaşayan müzelerinden birisini oluşturmak kimselere bir ayrıcalık hakkı vermez. Taşınanı tartışılmaz kılmaz, fakat, onu eleştirirken kullanılan terminolojinin gerekçelendirilme süreçleri kendisiyle sunulan iddialardan bağımsız temellendirildikçe, iddiaların doğruluk yanlışlığının irdelenmesine de öncelik verilemez. Birlikte yaşayan insanlar birbirlerine bakışı sömürgeselleştirecek, varolanı dışlayacaklarsa, bugüne kadar kendi göbeklerini kendilerinin kestiklerini düşündüreceklerse, kültürlerini istediklerinde yarattıklarını, bir tercihle bir birikimin kendiliğinden doğacağını, ya da iradeyle şekillendirilebileceğini (explicit, implicit) ifade edeceklerse, ufuklarının saydamlaştırılıp tematize edilebileceği hülyasıyla yaşıyor olurlar.

ÖTEKİLİK, BAŞKALIK HAKKI. Her doğudan yola çıkan perspektif, “başka doğu”ların varlığının garantörü olmamızı zorunlu kılmayabiliyor. Birbirimizi kolaylıkla dışlayabiliyor, keyfi olarak tanımlayabiliyor, “konuşan konsensus”u kendisini tartma yerine kendisinden vazgeçmişlik kategorisine çekebiliyoruz.

Soğuksavaş dönemi ve sonrasındaki tanzim kaotiğinde dışlayıcı suçlamalar istisnasız alevî-bektaşi geleneğe yönelirdi. Hem oyunu okumayı öğrendik, hem de “ötekiliğin” bir teslim oluşun vücutlaşmasıymış gibi sömürgeselleştirilemeyeceği ortaya çıktı. Sivastaki diri diri yakma olayından sonra bu tip gerekçelendirme ve gerekçe kurma tarzlarına tepki göstermek ilk akla gelen direniş adımı olmalıydı. Eleştiri, kaygı, hattâ tepki kendine daha nüanslı, dinleyici, anlayıcı ifade biçimleri edinebilir. Dilde özen bekliyoruz, bu da bir direniştir, teslim olmama, teslim etmeme gayretidir! Dışlayıcı sosyal ontolojinin primordialitesi olabilir mi?

Kendi doğru bakışımız, duruşumuz üzerinde titreyebiliriz, ama bunu kendi özel, siyasî, sosyal önceliklerimizden, önyargılarımızdan kaynaklanan yorumlarımızla karıştırmadan nasıl başkalarına dayatabiliriz? Doğru apriori var diyelim, “apriori”ye “hayatdünyası apriori”dekiyle özdeş olmayan, ama ona benzer bir tarzda yan anlam vererek. Bizde ifade bulan bu “doğru”nun kendisi midir? Önyargılarımızla buluşmuş harmanlanmış hali midir?

Tartışma kaçınılmazdır. Açık duruş, yanılabilirlik iddiaları, tevazu, doğruya zarar verme dileğinden değil, insan olma halinin bilincinde olmamızdan kaynaklanmaktadır.

SÖMÜRGECİ-KURTULMUŞ SÖYLEM. Aşkın diyalektiği ile Mevlevîler tevhidi düşünüyorlar. Şehvet iddiası sufilerin eğri yaşadığı düşüncesinden veya kültür-edebiyat tarihi analizlerinden yola çıktı diyelim. Eleştirilecek ne varsa eleştirilir, ama, sömürgeci-popülist iddiasalın doğuya karşı repertuarının da “şehvet”, cinsiyetçilik, erkek egemenlik, cinsel köleleştirmecilikten oluştuğu unutulmadan! “Kurtaran” kavramlar, “eleştirel” terminoloji ama “tek yanlı kurtulmuş” bir söylem ve sömürgeci bağlam: Hangi naif, ayırt edemeyen, hakikat arayışı ile ideolojiyi, propagandif retoriği ayrıştıramayan insanın kafası karışmaz? Tematik hep aynı ezberden sunulmakta: Peygamberin evlilikleri, cennetteki huri ve gılmanların anlamı, gılmanın arkeolojik etimolojisi, nikâh hukuku, eşitliğin popüler hukuku ve tarihi, fetva tarihi. Açıklanmış, cevaplanmış olgular, yeniden yeniden dolaşıma sokuluyor. “İyi kalpli fonksiyonalist” açıklamalar ya da herhangi bir pragmatikten açımlamalar yeni komplikasyonlara, ya da geçiciliklere yol açabiliyor.

Açıklamada hakikate hakim olamayışımızdan kaynaklanan geçicilikler doğal. Açıklama ile anlamın örtüşmemesi de. Tartışmaya devam ihtiyacı da anlaşılır. Ama, burada geçicilik bir kereliğine tüm zamanlar için konuşma iddialarıyla, sorular arifane olmayan bir tecahülle sunulup duruyor. Cevabını almış soru hiç cevap almamışçasına gündemde; sorusunu yakalayamamış cevap ha bire uçuşturulmada. Şimdi, bu tarz yaklaşımın boşa çıkarılması mı söz konusu bu dergideki radikal (tasavvuf ve) mevlevî karşıtı yazıyla, öne çıkarılması mı?

Seçmecilik, eleştirel bir anlama tarzının ifadesi değildir. İddiasallığın sorgulayıcılığı kendi ufkunu bypass etmemelidir. Açıklamanın aceleciliği anlama çilesinin önüne geçirilmektedir!

İddialı bir tartışma açıyorsak, ufkumuzu da olabildiği kadarıyla buluşmaya açmak; tartışma dilimizi doğal, dil eleştirisini de bir çeşit (idealist v.b.) kuruntu olarak görmemek gerekir.

Kuşku, tereddüt varsa, sunulur, tartışılır. Ancak ufkun kendisi, bakışın kendisi sorgulanmaya açılmadan olmaz. İçinde düşündüğümüz ufuk kutsallarımızın ufku değil, kendi sınırlı insanî ufkumuzdur çoğu kez. Kutsallaştırdığımız kendi ufkumuz olabilmekte, kutsallarımız ise gölgede kalabilmektedir.

Açıklanamaz, tartışılamaz bir konu olmaz, olamayacaktır. Ama açıklayıp kurtulamayacağımız çok şey olacaktır. İnsanız. Anlama, anlatma, açıklama tanrıları değiliz!

YİNE DE, “NE OLURSAN OL GEL!” Sözün Mevlânaya ait olmadığı iddiası arada bir unutulsa da (5, artık mevlevî bir şiar , insandan umut kesmeyişin kapısında. Aşk şehvetle karıştırılabilir, hattâ bu iddia unutulup tasavvuf içekapanıcılık, dünyadan çekilme şeklinde bir kaçışçılık olarak da ele alınabilir: Bunlar memleketimizde olağan şeylerden. Vahdet-i Vücut’la ilgili çatışan teoriler olduğu sunulmayabilir, Şems’in hululilikle ilgili eleştirileri hep gözardı edildiği gibi. Mesnevinin Asyadaki, özellikle Hindistandaki algılanışıyla ilgili çetrefilli sorunlar ve eleştirilerindeki aynı orandaki abartılar derinlemesine ele alınmaz

Başkalarının beni konusunda dolgun detaylar sunan, hakikati insanın söylemselliğinden ayırabilen, insanın hakikatini, dilselliğini görebilen bir gelenek(6) için öznelerarasılığın mekanizmalarından kaçıyor diyenler olabiliyor. Bu, terbiye, edep, kendini bilme v.b. reddediliyor demek anlamına da gelir. Oysa, tersine, başka bir paradigmada toplumsallaşma ve insanlararası interaksiyon böylesi bir dille ve dilde ifade edilmektedir. Soran, sorgulayan sorular kişiselliğin alanında değil bireyselliğin alanında daha verimli olabilecektir (7).

ANLAŞILMASI GÜÇ OLAN mevlevîliğe de fiilen dayatılanları mevlevîliğe mal ederek, geniş anlamıyla tasavvufa yükleyerek, “proje”yi ve teslimiyetçiliği kestirmeden başarılı kılmaya, bir direnişi söndürmeye çalışabilmemiz. Teslim ederken teslimiyeti eleştirenlerden olmadığımızı göstermeliydik, göstermeliyiz!

Doğunun bütünselliğini yitirmesini daha da derinleştirmemizle ortaya çıkacak hasar, Mevlevîliğin “light din” oluşundan daha ciddi boyutta olacaktır. İddialar iddia boyutunu aşmaktadır.

YEŞİL KUŞAK döneminde “sert” din “yumuşak” dine tercih edilmişti. Bu yumuşaklık şimdinin “light”ı değildi, “kadercilik” diye aşağılanan, kendini kullandırmayan bir yumuşaklıktı. Sabrın, sabırda yaşamanın dünyasıydı. Haysiyetli bir yanımızı daha kaybetmiş olmadık mı? Seve seve âdeta ve maalesef tarihin kaçınılmaz akışıyla açıklaya açıklaya.

Karşı duruş, kendisi oluşta akışı reddetmek zorunda mıdır? Bir kültürde oluşu, bir kültürle yaşayışı. Direniş, kendisi olmayı bırakışla; izleriyle dahi doğunun sanatını, inceliklerini musikisini, zevkini, ölçüsünü, tad’ını, hadlerini, sadeliğini, (sadelikteki) ihtişamını, tarzlarını, anlayışlarını ve bunlara itirazların inceliklerini sürdürmemizi terkle olmayacaksa, devam eden iç boşaltmaya bağlayabileceğimiz umut nedir?

ORTAK GEREKÇE HAVUZU. Evet, bazan Mevlâna üzerine yapılan tek yanlı çalışmalar, Mevlâna düşmanlığına malzeme veren kaynaklara dönüşebiliyor, Mevlânanın kendi projesi gözardı edilebiliyor, ikincil eserler eleştirel bir okumaya tabi tutulmayabiliyor. Mevlânayı onlarla eleştirdiğimiz gibi, onları neden Mevlânayla gözden geçirmiyoruz? Bir yasak mı var? Mevlânayı savunurken ya da redderken çoğu kez aynı gerekçelerin, ortak bir gerekçe havuzunun kullanılması “toplumsal uzlaşma”mızın gereği midir?

Sözü dinlendirelim, artık:

Canım bedenimde oldukça Kur’ân’ın kölesiyim ben
Muhammed Muhtar’ın yolunun tozuyum toprağıyım ben
Her kim ki benim sözlerimden başkaca bir söz naklederse
O sözden de, o sözü nakledenden de şikayetçiyim ben (8)

DOĞU, değişik dinlerden dindarları, dinsizleri, sufileri, entellektüelleri, antientellektüelleriyle; milletleri, kavimleri, dilleri, tarihleri, hayat dünyalarıyla doğu. Karşımızdakinin bize bir söyleyeceği olabileceğini unutmadan içinde buluşacağımız, tevazuyu aşan iddialarımızı yenmemize imkân veren, bizle kendisini sınayıp sorgulayan bir dünya olmalıydı.

Kaynakça
Habermas, Jürgen. 1981. Theorie des kommunikativen Handelns, Band 2, Frankfurt: Suhrkamp. Gadamer, Hans Georg. 1990. Reply to My Critics, Trans. G.H. Leiner, in The Hermeneutic Tradition, eds. Orminston, G. L., Schrift A. D. , New York: SUNY Press, pp. 273-297.
Mevlâna Muhammed Celaleddin-i Rumî. 2000. Divan-ı Kebir (Şeçmeler) Cild 4, Çeviren: Şefik Can, İstanbul: Ötüken Yayınevi.
Mevlâna Muhammed Celaleddin-i Rumî. 2001. Rubailer, Çeviren Şefik Can, Ankara : TC. Kültür Bakanlığı Yayınları, ISBN 975-17-2667-0.

Dipnotlar
1 “Praksis” ve “fronesis” gibi kavramların kapsamlı ve kısa bir analizi için bkz. Gadamer ( 1990: 273-297 ).
2 “Söylem”le tam karşılanamadığından dönüşümlü olarak kullanıyorum, şimdilik.
3 İnsanlar tarik olmak, tarik yapılmak zorunda değil. Tarikatlar önüne geleni “tarik yapma” zorunda değil. Vurgu “insan ol!”, “kendin ol/kendini bil”, “kendini bilerek kendinden geç!”, “sadık ol”da olmalıdır zaten. Belli bir olgunluk, tercih olgunluğundaki insanlarla yüz göz oluş kendisini eskisi gibi bir okul olarak görmemenin de ifadesidir.
4 Klasik-modern/modernist tarikatlar arasında ayrım yapılabilir, meşruiyetin dolaşım kanallarındaki fark gösterilebilir. Bu yazıda ihmal etmek durumundayım. Modern/modernist tarikatların ilgi alanımın dışında olduğunu da belirtmek istiyorum.
5 Sözün/Rübaînin Ebu Said Ebu'l-Hayr'a ait olduğu iddia edilir. Diyanet Dergisinin “Sevgi Medeniyetine Mevlananın Çağrısı” başlıklı sayıda da (Mayıs 2007) yeniden öne sürüldü. Rübaînin (ahlâkî ve hukukî deneyimin alanlarından) çözümlenmesine yer veremiyorum.
6 Mevlânanın düşünce tarzı dinamik/diyalektik. Görmek için batılı göstericiyi bekliyoruz. Düşünce batıya bıraktığımız ve saygıyla içinden çekildiğimiz bir alan. Felsefemiz yok derken adeta bir yasağın imperatifini tefrika ediyoruz, ”olmalı !” vurgusunu değil. Mevlânanın öznelerarasılık, zaman, dil, tarih ve evet, felsefe anlayışı işlenmeye hazır bekliyor!
7 Bireysellik-kişisellik ayrımı ve öznelerarasılık sorununa kapsamlı bir giriş için bkz. Habermas (1981: 9-169).
8 Krş. (Mevlâna 2001: R1311)


(16 Ocak 2007- 9 Şubat 2008)


(Metin kelime sayısı sınırlandırılmış bir yazı, bir dergiye itiraz notu, makale olarak hazırlandı, karşılıklı saygı içinde yazının redakte edilemediğini düşündüğümden, söz hakkına saygı gösterilmesinin yeterli olmayacağını düşünerek yayınlatmaktan vazgeçtim.

Düzeltmesiz, ya da kendi düzeltmelerimle yayınlatma hakkım vardı, kullanmadım. Benim için eleştiriye açıklık önde gelir. Karşı tarafın taleplerini karşılayamayacağımı, her olumsuzlayışımı açıklamamın imkasız olduğunu gördüğümden, karşı tarafın bana diyecek birşeyi olduğunu kabul etmemin yetmediğini, benim de diyecek bir şeyimin olduğunun düşünelemediği sonucuna vardığımda yayınlanma aşamasında yazımı (geri) çektim.

Tepkisellik ya da alınganlık olarak algılanabilir, önemli değil. Benim için önemli olan insanlararası ilişki, saygıdır. Bana yapılanı reddedişim, benden sonrakilere, hatta bana haketmediğim şekilde davrananların kendilerine aynı şeyler yapılabileceğindendir.

Yazımın reddedilmesi, ama zamanında cevap verilmesi, yeterince bilgilendirme, birilerini ihtiyaç duyunca bulabilme, gönüllülük, üslupta hoşluk tercihimi cezbederdi.

Kafkanın Şatosundaki nerede olduğunu bilememe, önemli bir şahıs mı, bir mahkum mu olduğunu kavrayamama haline, sıradan insanlığımız içerisinde sıradan diyaloğumuz, sıradan saygı ve kapı açıklığımız tabii ki yeğlenir.

Bir kapının insanları itekleyerek açılmasına, kimseyi incitmeden, kibarca yolu tarif ederek, gülümseyerek kapanmasını seçenlerdenim.

Yazıdan dergiye ve oradaki makale/makalelere atıflar çıkarıldı.

Dipnotlarla zenginleşecek, kopuklukları yaratan kısaltmalardan kaynaklanan boşluklar örülecek, zor anlaşılır kavramlar açıklanacak, bazı göndermeler sanatlı olmaktan çıkarılmasa da belirginleştirilecek.

Bu kısaltılmış, sterilize edilmiş yazı bir makaleye dönüşebilir mi bilmem. Bir deneyeceğim.

Bu yazı sayesinde bazı gerekçelendirme stratejilerini gözden geçirmiş olduk.

Yazının kopyelenmemesini, bu yapılırsa, en kısa zamanda düzeltilmiş metinle değiştirilmesini rica ediyorum. Metin tamamlanmamış olarak düşünülmelidir.

Bazı kısaltmalarsa diplomatik nedenlerle, duyarlılıkları incitmemek, daha fazla düşünebilmek için yapılmıştır. Dogmatik bir kaygı yoktur arkasında.

Yazıyı bana defalarca eleştirme nezaketini gösteren Enis Diker'e teşekkürlerimi sunmak istiyorum. İşini gücünü ihmal edip, ayrıntılar üzerine fikir belirtti. Sürekli değişen bir metnin eleştirileri işiten bir dile dönüşmüş olması söz konusu olamıyor. Bir sorun çözülürken, başka bir yerde açık verilebiliyor.

Mevlevilikten konuşan bir insan değil, mevleviliği geleneğimizin bir parçası olarak gören, onun kendisine söyleyeceği birşeyler olduğunu düşünen bir insanın eleştiriye açık yazısı olarak okunmalıdır.)