"Ne dediyse odur!" imanın değil, (hakikate) sadakatın göstergesidir.
Sadık olmayanda bilgi de olmaz. Söylediğinin arkasında duran, söylediğini kast eden, kast ettiğini söyleyen insan konuşabilirliğin, tartışabilirliğin, söyleşebilirliğin, aktarabilirliğin koşuludur!
"Ne dediyse odur!"da ben bir belâyı paylaşırım, itilip kakılışı.
"Ne dediyse odur!" söylenenin hakikati üzerine bir iddia değildir. Söyleyenin, söyleyişin, söyleyen duruşun hakikatliliği üzerine bir iddiadır, deklarasyondur.
Söylenenin anlaşılması, söylenene hakikat iddialarıyla gitmeyi gerektirir. Söyleneni didiklemek inkâr değil anlama çabasıdır. Opponent ve proponent buluşturulmadan düşünce, fikir, hikmet üzerine konuşulamaz. Muteriz anlama çabasının içinde yerleşiktir.
Söylenenin hakikati ile buluşmak, tekrarda bir hikmet olsa da, söyleneni tekrarla değil, söyleneni kendi ufkuyla karşılamadan geçer.
İtiraza itirazdan onay çıkar. Onaya onaydan ezber dışında hiç bir şey.
Bilim tartışır. İman eden henüz bilmediğinin, bilmeyebileceğinin de olduğuna inanır, bilime pusu kurmaz.
"Ne dediyse odur!" söylenenin ilerisinin de olduğunu farkediştir. Arif sözü kesmez, diskuru açık tutar; söyleyene de siper olur, itiraz edene de.
Ezberin Bozulacağı Yer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ezberin Bozulacağı Yer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Mart 2013 Cuma
"Ne Dediyse Odur!"
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Gelen Sorular,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
Karar Perdesinden,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
14 Kasım 2012 Çarşamba
YER DE GÖK DE YERİDİR İNSANî ANLAYIŞIN
Yerin doğrusu ile göğün doğrusu çelişmez.
Yer ve gök mecazdır, kelimedir o kadar.
Yeri göğü anlayış; gökten yağan ve yerden biten işaretleri, kitabı ve dünyayı, insanı ve hayvanı, maddeyi ve kavramı anlayış kendini hakikate açış işidir.
Hakikate hakikatten itirazla, yani hayatın söylediklerinden itirazla açılırız. Ezberlenmiş tecrübe ya da yorum ile değil.
Yorum yorumlara ışık tutar, yol açar. Hayat itiraz eder: Düzeltirsin. Düzelttiğin yine bir yerde takılır.
Bu iş böyle. Kolayı yok.
Hayatsızlık hiç mi hiç hakikatlilk değil!
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Gelen Sorular,
İtiraz Notu,
Kenardan Geçerken,
Mesneviyi Okumak,
Sessiz Kalınmayacak Yerde,
Sıkça Sorulan Sorular Üzerine Düşünürken,
Yetti Artık,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
1 Ekim 2012 Pazartesi
Mesnevîyi Okumak Değil, Hayat Yoldan Çıkarır: Hayatsız Kalın, Sınanmayın!
Allâmeler "Mesnevî yoldan çıkarır, okumayın!" diyorlarmış.
Okumayın!
Mesnevîde bir hakîkat varsa onu zaten hayat karşınıza çıkarır, hakîkat derdiniz varsa, sabrınız varsa.
Mesnevîden kafanız karışacaksa yine okumayın, hayatın halleri zaten kafa karıştırır.
Fırtınada, hayatta; söze, bilgiye, hayata açıklıkta durulmak risklidir.
Evinizde oturun.
Sağa sola bakmayın, hayata atılmayın bu imkânınız, lüksünüz varsa.
Sokaktaysanız, itilip kakılacaksınız. Bir kitabın anlattığı itilip kakılmanın hikmetidir sadece, siz sahiden itilip kakılacaksınız. İtilip kakılma size hikmeti sunduğu kadar insanlıktan çıkmanın kapısını da açacak. Hikmetine dayanamayan, şiddetine ne kadar dayanır ki?
İnsan dayanıksızdır, insan çiğ süt emmiştir. Dalgalarla boğuşmaya kalkmayacaksınız ki bu da bir had biliştir.
Dalgalarla boğuşacak, hayattan gelene rıza gösterecek, güçlüklere göğüs gerecek, aşılmaz dalgalara kulaç atıp da gönül rızasıyla boğulacaksınız: Bu da bir had biliştir.
Birisinin yarasını sararken mikrop kapabilirsiniz, sarmayın! Birisinin hayatını korurken onun yiyeceği bıçağı siz yiyebilirsiniz, kurtarmayın, üzerine kapanmayın! Bir risk almayın, hayatlanmayın, halk içine karışmayın! Korkuyorsanız, sakının!
Mevlânânın geleneği tersini söyler: Üzerine kapan, bıçaklan! Hayattan kaçma! Çalış, insan içine karış! Başkalarının yaralarını sar! Başkalarının sırlarını küçümseme, gece gibi ört!
Korku insana mahsustur. Gizleyen korkunun esiridir. Saklanan günahsız sevapsızdır da.
Hayata bulaşacaksan hayatın ustası olacaksın. İnsan hayatını, kainatın hayatını bileceksin. Bilmemezlikten gelerek değil, bilerek, kapışarak, boğuşarak insan olacak, insan kalacaksın.
İsteyen okumaz, ben okuyorum! Ne günahsızım, ne hayata yasakçı, ne cenneti garantili, ne cehennem kaçkını. Bütün sınanmalardan başarıyla geçilemeyeceğini bilerek, bütün sınanmalardan geçmemek için, başkalarından öğrenmek için, bilginin tecrübesiz cehalete esaret olduğunu kavrayarak, başkalarının tecrübelerine de açılarak okuyorum. Bizim ve başkalarının bilgelerini, bilgeliğini, hayatın hikmetini...
Bu halk ile kurduk güzelliğin kurulması en zor kalelerini. Onların hayatı, çilesi, derdi, tasasından kaçarak onların yol açanı olmak ne mümkün? Geçmişini yasaklayarak geleceğini sterilize etmek akıl kârı değildir. Daha iyisini biliyorsan daha iyisini yaparak, daha iyisini söyleyerek yönlenirisin geleceğe!
Okumayın!
Mesnevîde bir hakîkat varsa onu zaten hayat karşınıza çıkarır, hakîkat derdiniz varsa, sabrınız varsa.
Mesnevîden kafanız karışacaksa yine okumayın, hayatın halleri zaten kafa karıştırır.
Fırtınada, hayatta; söze, bilgiye, hayata açıklıkta durulmak risklidir.
Evinizde oturun.
Sağa sola bakmayın, hayata atılmayın bu imkânınız, lüksünüz varsa.
Sokaktaysanız, itilip kakılacaksınız. Bir kitabın anlattığı itilip kakılmanın hikmetidir sadece, siz sahiden itilip kakılacaksınız. İtilip kakılma size hikmeti sunduğu kadar insanlıktan çıkmanın kapısını da açacak. Hikmetine dayanamayan, şiddetine ne kadar dayanır ki?
İnsan dayanıksızdır, insan çiğ süt emmiştir. Dalgalarla boğuşmaya kalkmayacaksınız ki bu da bir had biliştir.
Dalgalarla boğuşacak, hayattan gelene rıza gösterecek, güçlüklere göğüs gerecek, aşılmaz dalgalara kulaç atıp da gönül rızasıyla boğulacaksınız: Bu da bir had biliştir.
Birisinin yarasını sararken mikrop kapabilirsiniz, sarmayın! Birisinin hayatını korurken onun yiyeceği bıçağı siz yiyebilirsiniz, kurtarmayın, üzerine kapanmayın! Bir risk almayın, hayatlanmayın, halk içine karışmayın! Korkuyorsanız, sakının!
Mevlânânın geleneği tersini söyler: Üzerine kapan, bıçaklan! Hayattan kaçma! Çalış, insan içine karış! Başkalarının yaralarını sar! Başkalarının sırlarını küçümseme, gece gibi ört!
Korku insana mahsustur. Gizleyen korkunun esiridir. Saklanan günahsız sevapsızdır da.
Hayata bulaşacaksan hayatın ustası olacaksın. İnsan hayatını, kainatın hayatını bileceksin. Bilmemezlikten gelerek değil, bilerek, kapışarak, boğuşarak insan olacak, insan kalacaksın.
İsteyen okumaz, ben okuyorum! Ne günahsızım, ne hayata yasakçı, ne cenneti garantili, ne cehennem kaçkını. Bütün sınanmalardan başarıyla geçilemeyeceğini bilerek, bütün sınanmalardan geçmemek için, başkalarından öğrenmek için, bilginin tecrübesiz cehalete esaret olduğunu kavrayarak, başkalarının tecrübelerine de açılarak okuyorum. Bizim ve başkalarının bilgelerini, bilgeliğini, hayatın hikmetini...
Bu halk ile kurduk güzelliğin kurulması en zor kalelerini. Onların hayatı, çilesi, derdi, tasasından kaçarak onların yol açanı olmak ne mümkün? Geçmişini yasaklayarak geleceğini sterilize etmek akıl kârı değildir. Daha iyisini biliyorsan daha iyisini yaparak, daha iyisini söyleyerek yönlenirisin geleceğe!
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Gelen Sorular,
Karar Perdesinden,
Kenardan Geçerken,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Sessiz Kalınmayacak Yerde,
Yetti Artık
29 Eylül 2012 Cumartesi
Fütüvvet'e Düşman Bir Tasavvuf!
Adamlık, mertlik, yiğitlik, kadunluk, komşuluk, insanlık, dürüstlük, daha iyi insan olmak gibi şiarlar önem sırasını yitirip ayak altına alınmaya başlanınca geriye sadece Aziz Petrus geleneği kalıyor: "İnan!"
İnansın da neye inansın? İnandığı nedir?
İnanç inandığın şey ile özdeş değildi bizim geleneğimizde. Faniliğimiz, bir tarihte oluşumuz; bir zamandan mekandan anlayışımız, hakikatin sahibi değil yanılması kaçınılmaz yorumcusu olmamız, teorinin hakikat özeti ya da usaresi olmadığı anlayışı; praksis ve fronesis anlayışı bizde beslendi, ilerletildi ve batıya hem praksis felsefelerine hem de yorumbilgisine aktarıldı.
Bu büyük geleneğin sanal takipçileri ise "inanın, yorumlamayın!" diyorlar. Oysa yorumlayanın inanç meselesi vardır. İnanç ezber değildir. İnanç hakikat şifresini ele geçirmişlerin işi değildir. İnanç hakikatin sahibi olmadığımızdan, herşeyi bilemezliğimizden yola çıkar. İnanç dogma değil, arifane tevazu işidir! En azından tasavvufun tasavvuf olduğu zamanlarda bu böyleydi! Karşıtlarını yanında taşısa da onların da gündemini belirliyordu.
Bugün Gelenek diyalektik düşüncesinden; praksis ve fronesis anlayışından; tranzendental temellendirmelere karşı toplumbilimsel temellendirişi ve monolojik felsefe geleneği karşısına diyalojik geleneği çıkarışından uzak; şekilde, geçmişinin gölgesinden ibaret bir gösteriler dünyasında yaşıyor.
Her gün yeni bir şey söyleyen, teoriyi genişleten, işleten anlayış bunu teorinin hizmetinde yapmıyordu: Tersine derin entelleküel duruşu hem kendi hayatını, hem hayat anlayışını sürekli işleyen, hatadan öğrenen, yanlışla da temizlenen ve düzelen bir anlayışın kendisini ifadesi idi.
Kainatı okumak, kainatın ayetlerini okumak ile Kitabı, kitabın ayetlerini okumak aynı oluş, oluşum, insanlık düşüncesinin bir parçası idi.
Tekniği kullanmayarak, sadece oyuncak ederek parya olmadık: İnsanlık anlayışımızı terkederek paryalaştık! İnsanlığı da çukura sürükleyebilirdik: Batıda özellikle sol düşünce insanlık değerlerini bir ölçüde ayakta tutabildi ise bizim ayakta tutup aktardığımız bir düşünce damarının, insanlık anlayışının sonucunda oldu.
Batıdaki inanç ve bilim kavgası ilk çağlardaki teori ile praksis tartışmasının temellerinden koptuğu bir diskurda kavgadır ve iyi ki düşüncenin bağımsız alanlarına, bağımsız düşüncenin hür ve demokratik diskuruna tasallut edememiştir.
İnsan olma, daha iyi insan olma, komşuluk, sadakat, adaletle davranmak gibi dertleri olmayanların ne bilme ne de inanma dertleri vardır. Onlar ezberden, sınanmaya kapalılıktan, duyarsızlıktan ibarettir!
Aziz Petrus? Temsili bir Aziz Petrus idi. Ezbercilerin, ezbere Aziz Petrus'u.
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Gelen Sorular,
Haddimize Düşmeden,
İtiraz Notu,
Karar Perdesinden,
Kenardan Geçerken,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesnevî ve Felsefe,
Mesneviyi Okumak,
Yetti Artık
17 Nisan 2012 Salı
Mevlevî Hoşgörüsü: Nerede ve Ne Zaman?
Makaalâtta Tebrizli Şemsin insanı tanrılaştırabilecek her türlü kavrama; tasavvufun, vahdet-i vücut'un radikalleştirilmesine, hulûl düşüncesine; insanlaşmayı, olgunlaşmayı hedeflemeyen çokbilmişliklere; ayrımcılıklara, düşüncesizliklere, çarpıtmalara bırakın hoşgörü göstermeyi tahammül dahi etmediğini görüyoruz. Derhal karşı çıkar, konunun üzerine gider. Hüküm vermekten, haklıyken ağır yargıda bulunmaktan çekinmez. Tartışma konusunun dışındaki alanlarda ise eleştirdiklerinin haklarını verir, istedikleri yola gitmelerini hakları olarak görür.
Ayrım noktalarını net koyar, her düşünceyi aynı potada eritmez, tasavvufun hakikatle eleştirilmekten bağımsızlaşıp uçmasına izin vermez. Kopup gideni yargıladıktan sonra, ayrım noktalarını vurgulayarak biraradalığın, dostluğun, insanca ilişkilerin devam etmesine özen gösterir.
Burada dikkati çekmek istediğim bir nokta var. Eleştirisinde nettir. Hakikatî bile bile çiğnediğini gördüğü ululanan, büyüklenen kişileri takipçilerinin yanında ayak altına aldığı da olmuştur, örtbas etmeyelim. Ancak ikna olmayanı susturma gibi bir yolu seçmez, ikna ettiğini de, kendisini de her sorundan kurtulmuş görmez. Tartışmanın içerisinde, eleştiriyi ayrıntılı ve ciddi argümanlarla göğüsleyerek, eleştirerek, fikirleri değişik alanlarında takip edip analiz ederek öğretir, düşüncesini canlı tutar.
O dönem ilginçtir. Entellektüel (temellendirici, tartışmaya açık) duruşlar ile düşünceyi işine geldiği gibi götürüyor görünen duruşlar yanyanadır. Aklı başında insanları çıldırtan fikirlerle bunları düzeltip derslerini verenlere ders verecek kadar derin ve temelli fikirler bazan aynı kişilerce geliştirilmektedir.
Tebrizli Şems insanların haklarını vermeye gayret eder. Başkaları için selâm sabah kesmeyi gerektirecek ayrımlar onun için konunun hakikatine sadakatten, hakikatliliğe davetten ibarettir. İnsana, emeğe, düşünceye saygısızlık değildir.
O dönemde ortak nokta insanların hakikatle kendilerini düzeltmeyi reddetmemeleridir. Birisi yanlışlarını gösterdiğinde kabul ederler ve belki de daha sonra bildiklerini okumaya devam ederler. Hakikat iddiasında bulunanı yalncı çıkarmazlar. Genellikle.
Tartışmalarda bir otorite kabul edildiğini kendisi gibi düşünen, düşünmeyen insanların Tebrizli Şemsin tasarımları, önerileri, geleceğe yönelttiği tanımlamalarına kendi projelerinde bildiklerini okusalar da, çatmadıklarını gözlemliyoruz.
Tebrizli Şems ve Mevlânânın Gazalî ile ortak yanları o dönemde ulaşılmış bir konsensusa da işaret ediyor. Bu konsensusun bir diğer ayağının oluşturulmasında Hacı Bektaş-ı Velî'nin insiyatif üslendiğini, yetmiş kişiden oluşan bir meclisin toplandığını Evliya Çelebiden öğreniyoruz. Ev sahibi Koyun Baba'dır. Toplantının sonuçlarını yedi yüz derviş her bir yöne iletir, rivâyetlere göre.
Şemsin rolünün bir konsensusta ifadesini bulan, bulacak düşünceler, temeller sunmaktan ibaret olduğunu düşünmüyoruz. Gelecek bin sene şekillendirilmektedir. Tartışma ortakları bir yasaktan, merkezî otoriteden korkuyla değil büyük bir uzlaşmanın şartlarının oluşmasının sonucu olarak, özlemini duyarak Tebrizli Şems'e dikkat etmekte, kendilerini ve duruşlarını izah etmek için gayret göstermektedirler.
Açık bir diskur söz konusudur, tehdit, korku, baskı söz konusu değildir. Tartışmaya açıklık kendisini her alanda sarsıntıya açma anlamına da gelmez. Temel hassasiyetler üzerinde uzlaşılmıştır, dikkat gösterilmiştir, en azından karşı durulmamıştır.
Zamanla uzlaşma konuları sislenmiş, temellendirici tartışmaların hakikat iddiaslarını buluşturan diskuru kaybedilmiştir. Şemsin itiraz ve farklılıkla birarada yaşama ve tartışarak ayrımlar getirme, uyanık tutma, sohbet veya konuşma diyalektiğinde temel ayrımlar üzerine farkındalıkları aralıksız açık tutma tavrı geçerliliğini yitirmemiştir.
Tebrizli Şemsin yeni bir bin yılın temellendirilmesinde emekleri büyüktür. Ekzantrik bir seyyah değildir! Moğol istilalarıyla Cumhuriyet arasındaki dönemi belirleyen tavrın, duruşun, projenin temellendiricilerindendir.
...
Mevlânanın "avam" konusundaki tavrını hatırlayalım. Çalışanları, meslek sahiplerini, halktan insanları faziletli insanlar olarak görmeyen, avam ilan eden anlayış karşısında sinirlendiğini, bu düşüncelerin sahiplerine hakaret ettiğini Eflâkiden okuyoruz. Menkıbelerde abartma olabileceği düşünülebilir. Ancak, hem sözlü gelenek hem de eserleri bu tavrını destekliyor. Gazalî ile beraber iktidar sahiplerine eleştirel, mazlumları sahiplenici bir tavrı var.
Hayat kadınlarını, mahkûmları, itilmiş kakılmışları selamlayışları, her çiğliği mesele etmeyişi, eleştiriye açık oluşu her daim öfkesiz ve diplomatik kılmıyor Mevlânâyı. Bir adı zaten Celâl'dir, celâl'liğinin hakkını vermeye de çalışmıştır.
...
Affedebilmek, insanların farklarını, yanlışlarının olabileceğini, hayatların ve fikirlerin ömür/ömürler boyu şekilleneceklerini kabul etmek ile topluma öneriler, toplumun geleceğine öneriler olarak fikirlerin, yargıların, hakikat iddialarının arkasında duruş arasında bir çelişki, zıtlık yok.
...
"Katılmıyorum, bunu kasd etmedim, buradan bu çıkarılamaz" gibi iddialar her daim tartışma gerekmese de tartışmaya açık duruşun ifadesidir. İnsan, söylediğinin arkasında duruyorsa tartışabilir. Hakikatle kendisini düzeltiş iddiasızlık değildir. İddianın temellerinin sarsılması, daha farklı bir düşüncenin geçerliliğinin söz konusu olması gerekir.
Mevlananın yaşadığı dönemde ona birisi "Düşünce Senin ve Gazalinin yüzünden yok oldu!" dese "yanlışın var!" dermesi daha büyük olasılık. Susması, gülümsemesi, hatta konunun tartışılamayacağı birisi ise "haklısın!" demesi de küçümseme işi olmazdı. Nasreddin Hocanın sen de haklısın hikayesindeki gibi.
Tartışmaya açık durma eşitleme, eşit görme işi. İnsanın canının istemesi, zaman bulması bulmaması işi değil, bir sorumluluk işi.
Geçiştirme tartışmanın hayırlı olmaması ile alâkalı. Karşı tarafın haklılığının ifadesi değil.
"Sen de haklısın!" meselesi uzlaşmazlıktan hikmet çıkarma, perspektif açma işi. tartışmanın kendisi değil.
...
Refi Cevat Ulunay'ın 18 Aralık'ı cüzdan boşaltma olarak görüşe tepkisi çok ağırdı. O o tepkiyi verene kadar konuya aynı zamanda hem gülümsemiş, hem de üzülmüştür birileri. O tepki verilmese, "verilsin!" ya da "niye verilmedi!" demezlerdi. Verilince de "yanlış oldu!" demezler. Haklı olmak, eleştirinin hakkani olması her zaman konuşma tepki verme anlamına gelmez.
İnsan kendisini öldürmeye kalkışmış kişiyi affeder, hatta dost edinir, ancak, öbür dünyanın dili şu dil, bu dil, zaman ve mekan reel olarak mevcut diyene tepki gösterebilir. Birisi adaleti karşılıklılık ve intikam olmadan çıkartma işi, insanın değişmesini isteme, değişecek olanı ezmeme, insanlığı başa kakmama işi; diğeri hakikat üzerine iddia. Hakikat üzerine, insan hakkı hatta bir kedinin, kuşun hakkı üzerine suskun kalmama ayrı bir konu.
...
Günümüzde mevlevî olduğu düşünülenlerin hakikat konusunda yanlışa tavizkar olacaklarını düşünmüyorum, ifadenin kibar bir yolunu aramalarını ise bir kaçış, hakikati satış olarak düşünemiyorum. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda değiller. Kendi yanlışları doğruları bir birine karşımış da olabilir bazan. Tasnif derdinde olabilir, herkesi dinleyebilirler. Ancak yanlış bir iddiaya doğru da dememek durumunda hissederler kendilerini ayırt edebildikleri ölçüde. Hakikat için yanlış ifadede bulunmak korkunç bir şey değildir. Yanılabileceğini hesaba kattıktan sonra, insanları ezip geçmedikten, insanların doğrusuna zulüm etmedikten sonra. Eğriye zulüm zaten olmaz. Eğriyi savunan da eğri veya eğri olmaya mahkum görülmez. Bazan susmak, tecrübesizliğin yanlışlarından kaçınmaktır, insanların anlayışına zarar vermekten kaçınıştır. Yeterince tecrübe zaten yoktur, tartışmaya tereddüt de bir çeşit hoşgörüdür bazan.
İnsan, kendi sözü fikri için "öyle değil, böyle değil, şöyle!" deme hakkına sahip değildir sadece. Yanlış hükümden de kaçınma, yanlış anlaşılmaya itirazda bulunma hakkına sahiptir. Yanlış anlaşıldığını vurgulama karşı tarafın anlayış kapasitesi ya da bilgisini küçümseme, hakaret de değildir.
Birisinin "şunu dedin"ini tartışmakla mükellef değildir sözü ifade eden, "onu demedim" demekle başlaması mevzuyu çarpıtma değil, mevzunun hakikatine yöneltmektir. "Yanlış anlama"ları düzeltme bir hak da olsa her daim gerekli değildir. Düzeltme talebi söyleyenin omuzuna yıkılacak sorumluluklarla da alakalıdır. İnsan kast ettiğini söyler, söylediğini kast eder ideal bir iletişim toplumunda, ya da bunu kabul ederek bir birimize itirazda bulunabiliriz. Kastetmediğimi söylüyor durumda olmam, iletişimin mümkün olmasının şartlarını, gereklerini savunmamla, iletişimin temel normatif duruşuna dönmekle alakalıdır.
İnsan ne dediğine karar verme, yani bunu açıklığa kavuştırma hakkına sahiptir dedik. Bu bir yükümlülük de değildir. Bu hakkın kullanılıp kullanılmaması "yanlış "anlaşılanın", yanlış anlaşıldığını düşünenin, düşüncesi tartışılanın hakkıdır. Karşı tarafın da yanlış anlaşılmaya, ifadesinin yanlış anlaşılmasını düzeltmeye hakkı vardır.
Toparlarsak: Tartışma ilk elde ele alınan düşüncenin üzerindeki uzlaşmazlığın anlaşmayla sonuçlanmasını değil, karşılıklı iddiaların ne(ler) olduğu üzerinde uzlaşmayı hedefleyebilir (Gadameri hatırlayarak).
"Hayır!" normatif olarak bağlayıcıdır (Haberması hatırlayarak), gerekçelendirilecektir. "Hayır, çünkü"... Onaylamayla değil, onaylamamakla tartışma kabul edilebilir. İlk elde onaylanacak olan, "evet bunu söylüyorum"dur. Karşı tarafın neyi söylediğinde uzlaşmak, konu üzerinde bir çeşit uzlaşma olsa da (buradan nerede ayrışıldığı ortaya çıkmaz, gerekçeler talep ediliyor olabilir, vb.).
....
Yanlışa, yanlış anlaşılmaya hoşgörü karşı tarafı küçümsemeye dönüştüğünde, karşı tarafın kapasitesini ciddiye almamaya dönüştüğünde sorunlu. Her yanlış anlaşılma sorunlu olmayabilir, nsanlar her konuyu tartışma istemeyebilir, zamanları olmayabilir vb. Buna karar verecek olanlar "yanlış anlaşıldıklarını" düşünenlerdir.
Tersi de geçerli olabilir. Yanlış anlaşıldığını sananın karşı tarafı yanlış anlaması da nadiren gerçekleşen bir durum değildir. Kimin yanlış anlaşıldığı üzerinde bir uzlaşmanın da tartışmanın devamı için zorlanması anlamlı değildir. Uzlaşmazlığı körüklememek, yargıları paranteze almak önerilebilse de her daim mümkün değildir.
...
Tartışma kin, öfke intikam, tahakkm işi değildir. tahakküm derdinin olmadığı yerde açık bir tartışma olur. Tahakküm talebi, ihtiyacı ile tahakküm aynı şeyler değidir. İnsanı, tartışmacıyı hatasız olmaya davet etmek insana haksızlıktır. İnsanlar karşılıklı çabalarla pozisyonlarını eşitler, belirlerler.
Öğrenci öğretmen tartışmasında dahi pozisyon belirlemeleri, eşitlik eşiklerinin şekillenmesi gereklidir. Argümentasyonun (tartışmayı belirlemek için) kesilmemesi gibi.
...
Hoşgörü insanın yanılabilirliğini, gaf yapabilirliğini kabulleniş; hatalardan rant sağlamama, davranışları idealize edilmiş davranışlarla kıyaslamama; kimseyi olup bitmiş görmeme, olgunlukla karşılama halidir.
Olgunluğun ifadesi olarak hoşgörü bir tartışmada da kendisini ifade eder: Yanlış anlaşılmayı düşmenlıkla karşılatmaz, puanlamaz, üstünlük kurma ya da aşağıda kalmama derdi taşımaz. Rakibini düşmanlaştırmaz, rakibiyle kendisini incitmez, rakibi tartışma ortaklığına çeker.
"Hoşgörü" karşı tarafın anlayışına tereddütün ifadesi olduğunda, kendi ifadesinin tartışılamazlığını perdelediğinde "hoşgörüsüzlüğü mü hoşgöreceğiz!" der. Sömürgecilerden hoşgörü değil adalet talep etmek bu yüzden gereklidir!
Ayrım noktalarını net koyar, her düşünceyi aynı potada eritmez, tasavvufun hakikatle eleştirilmekten bağımsızlaşıp uçmasına izin vermez. Kopup gideni yargıladıktan sonra, ayrım noktalarını vurgulayarak biraradalığın, dostluğun, insanca ilişkilerin devam etmesine özen gösterir.
Burada dikkati çekmek istediğim bir nokta var. Eleştirisinde nettir. Hakikatî bile bile çiğnediğini gördüğü ululanan, büyüklenen kişileri takipçilerinin yanında ayak altına aldığı da olmuştur, örtbas etmeyelim. Ancak ikna olmayanı susturma gibi bir yolu seçmez, ikna ettiğini de, kendisini de her sorundan kurtulmuş görmez. Tartışmanın içerisinde, eleştiriyi ayrıntılı ve ciddi argümanlarla göğüsleyerek, eleştirerek, fikirleri değişik alanlarında takip edip analiz ederek öğretir, düşüncesini canlı tutar.
O dönem ilginçtir. Entellektüel (temellendirici, tartışmaya açık) duruşlar ile düşünceyi işine geldiği gibi götürüyor görünen duruşlar yanyanadır. Aklı başında insanları çıldırtan fikirlerle bunları düzeltip derslerini verenlere ders verecek kadar derin ve temelli fikirler bazan aynı kişilerce geliştirilmektedir.
Tebrizli Şems insanların haklarını vermeye gayret eder. Başkaları için selâm sabah kesmeyi gerektirecek ayrımlar onun için konunun hakikatine sadakatten, hakikatliliğe davetten ibarettir. İnsana, emeğe, düşünceye saygısızlık değildir.
O dönemde ortak nokta insanların hakikatle kendilerini düzeltmeyi reddetmemeleridir. Birisi yanlışlarını gösterdiğinde kabul ederler ve belki de daha sonra bildiklerini okumaya devam ederler. Hakikat iddiasında bulunanı yalncı çıkarmazlar. Genellikle.
Tartışmalarda bir otorite kabul edildiğini kendisi gibi düşünen, düşünmeyen insanların Tebrizli Şemsin tasarımları, önerileri, geleceğe yönelttiği tanımlamalarına kendi projelerinde bildiklerini okusalar da, çatmadıklarını gözlemliyoruz.
Tebrizli Şems ve Mevlânânın Gazalî ile ortak yanları o dönemde ulaşılmış bir konsensusa da işaret ediyor. Bu konsensusun bir diğer ayağının oluşturulmasında Hacı Bektaş-ı Velî'nin insiyatif üslendiğini, yetmiş kişiden oluşan bir meclisin toplandığını Evliya Çelebiden öğreniyoruz. Ev sahibi Koyun Baba'dır. Toplantının sonuçlarını yedi yüz derviş her bir yöne iletir, rivâyetlere göre.
Şemsin rolünün bir konsensusta ifadesini bulan, bulacak düşünceler, temeller sunmaktan ibaret olduğunu düşünmüyoruz. Gelecek bin sene şekillendirilmektedir. Tartışma ortakları bir yasaktan, merkezî otoriteden korkuyla değil büyük bir uzlaşmanın şartlarının oluşmasının sonucu olarak, özlemini duyarak Tebrizli Şems'e dikkat etmekte, kendilerini ve duruşlarını izah etmek için gayret göstermektedirler.
Açık bir diskur söz konusudur, tehdit, korku, baskı söz konusu değildir. Tartışmaya açıklık kendisini her alanda sarsıntıya açma anlamına da gelmez. Temel hassasiyetler üzerinde uzlaşılmıştır, dikkat gösterilmiştir, en azından karşı durulmamıştır.
Zamanla uzlaşma konuları sislenmiş, temellendirici tartışmaların hakikat iddiaslarını buluşturan diskuru kaybedilmiştir. Şemsin itiraz ve farklılıkla birarada yaşama ve tartışarak ayrımlar getirme, uyanık tutma, sohbet veya konuşma diyalektiğinde temel ayrımlar üzerine farkındalıkları aralıksız açık tutma tavrı geçerliliğini yitirmemiştir.
Tebrizli Şemsin yeni bir bin yılın temellendirilmesinde emekleri büyüktür. Ekzantrik bir seyyah değildir! Moğol istilalarıyla Cumhuriyet arasındaki dönemi belirleyen tavrın, duruşun, projenin temellendiricilerindendir.
...
Mevlânanın "avam" konusundaki tavrını hatırlayalım. Çalışanları, meslek sahiplerini, halktan insanları faziletli insanlar olarak görmeyen, avam ilan eden anlayış karşısında sinirlendiğini, bu düşüncelerin sahiplerine hakaret ettiğini Eflâkiden okuyoruz. Menkıbelerde abartma olabileceği düşünülebilir. Ancak, hem sözlü gelenek hem de eserleri bu tavrını destekliyor. Gazalî ile beraber iktidar sahiplerine eleştirel, mazlumları sahiplenici bir tavrı var.
Hayat kadınlarını, mahkûmları, itilmiş kakılmışları selamlayışları, her çiğliği mesele etmeyişi, eleştiriye açık oluşu her daim öfkesiz ve diplomatik kılmıyor Mevlânâyı. Bir adı zaten Celâl'dir, celâl'liğinin hakkını vermeye de çalışmıştır.
...
Affedebilmek, insanların farklarını, yanlışlarının olabileceğini, hayatların ve fikirlerin ömür/ömürler boyu şekilleneceklerini kabul etmek ile topluma öneriler, toplumun geleceğine öneriler olarak fikirlerin, yargıların, hakikat iddialarının arkasında duruş arasında bir çelişki, zıtlık yok.
...
"Katılmıyorum, bunu kasd etmedim, buradan bu çıkarılamaz" gibi iddialar her daim tartışma gerekmese de tartışmaya açık duruşun ifadesidir. İnsan, söylediğinin arkasında duruyorsa tartışabilir. Hakikatle kendisini düzeltiş iddiasızlık değildir. İddianın temellerinin sarsılması, daha farklı bir düşüncenin geçerliliğinin söz konusu olması gerekir.
Mevlananın yaşadığı dönemde ona birisi "Düşünce Senin ve Gazalinin yüzünden yok oldu!" dese "yanlışın var!" dermesi daha büyük olasılık. Susması, gülümsemesi, hatta konunun tartışılamayacağı birisi ise "haklısın!" demesi de küçümseme işi olmazdı. Nasreddin Hocanın sen de haklısın hikayesindeki gibi.
Tartışmaya açık durma eşitleme, eşit görme işi. İnsanın canının istemesi, zaman bulması bulmaması işi değil, bir sorumluluk işi.
Geçiştirme tartışmanın hayırlı olmaması ile alâkalı. Karşı tarafın haklılığının ifadesi değil.
"Sen de haklısın!" meselesi uzlaşmazlıktan hikmet çıkarma, perspektif açma işi. tartışmanın kendisi değil.
...
Refi Cevat Ulunay'ın 18 Aralık'ı cüzdan boşaltma olarak görüşe tepkisi çok ağırdı. O o tepkiyi verene kadar konuya aynı zamanda hem gülümsemiş, hem de üzülmüştür birileri. O tepki verilmese, "verilsin!" ya da "niye verilmedi!" demezlerdi. Verilince de "yanlış oldu!" demezler. Haklı olmak, eleştirinin hakkani olması her zaman konuşma tepki verme anlamına gelmez.
İnsan kendisini öldürmeye kalkışmış kişiyi affeder, hatta dost edinir, ancak, öbür dünyanın dili şu dil, bu dil, zaman ve mekan reel olarak mevcut diyene tepki gösterebilir. Birisi adaleti karşılıklılık ve intikam olmadan çıkartma işi, insanın değişmesini isteme, değişecek olanı ezmeme, insanlığı başa kakmama işi; diğeri hakikat üzerine iddia. Hakikat üzerine, insan hakkı hatta bir kedinin, kuşun hakkı üzerine suskun kalmama ayrı bir konu.
...
Günümüzde mevlevî olduğu düşünülenlerin hakikat konusunda yanlışa tavizkar olacaklarını düşünmüyorum, ifadenin kibar bir yolunu aramalarını ise bir kaçış, hakikati satış olarak düşünemiyorum. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda değiller. Kendi yanlışları doğruları bir birine karşımış da olabilir bazan. Tasnif derdinde olabilir, herkesi dinleyebilirler. Ancak yanlış bir iddiaya doğru da dememek durumunda hissederler kendilerini ayırt edebildikleri ölçüde. Hakikat için yanlış ifadede bulunmak korkunç bir şey değildir. Yanılabileceğini hesaba kattıktan sonra, insanları ezip geçmedikten, insanların doğrusuna zulüm etmedikten sonra. Eğriye zulüm zaten olmaz. Eğriyi savunan da eğri veya eğri olmaya mahkum görülmez. Bazan susmak, tecrübesizliğin yanlışlarından kaçınmaktır, insanların anlayışına zarar vermekten kaçınıştır. Yeterince tecrübe zaten yoktur, tartışmaya tereddüt de bir çeşit hoşgörüdür bazan.
İnsan, kendi sözü fikri için "öyle değil, böyle değil, şöyle!" deme hakkına sahip değildir sadece. Yanlış hükümden de kaçınma, yanlış anlaşılmaya itirazda bulunma hakkına sahiptir. Yanlış anlaşıldığını vurgulama karşı tarafın anlayış kapasitesi ya da bilgisini küçümseme, hakaret de değildir.
Birisinin "şunu dedin"ini tartışmakla mükellef değildir sözü ifade eden, "onu demedim" demekle başlaması mevzuyu çarpıtma değil, mevzunun hakikatine yöneltmektir. "Yanlış anlama"ları düzeltme bir hak da olsa her daim gerekli değildir. Düzeltme talebi söyleyenin omuzuna yıkılacak sorumluluklarla da alakalıdır. İnsan kast ettiğini söyler, söylediğini kast eder ideal bir iletişim toplumunda, ya da bunu kabul ederek bir birimize itirazda bulunabiliriz. Kastetmediğimi söylüyor durumda olmam, iletişimin mümkün olmasının şartlarını, gereklerini savunmamla, iletişimin temel normatif duruşuna dönmekle alakalıdır.
İnsan ne dediğine karar verme, yani bunu açıklığa kavuştırma hakkına sahiptir dedik. Bu bir yükümlülük de değildir. Bu hakkın kullanılıp kullanılmaması "yanlış "anlaşılanın", yanlış anlaşıldığını düşünenin, düşüncesi tartışılanın hakkıdır. Karşı tarafın da yanlış anlaşılmaya, ifadesinin yanlış anlaşılmasını düzeltmeye hakkı vardır.
Toparlarsak: Tartışma ilk elde ele alınan düşüncenin üzerindeki uzlaşmazlığın anlaşmayla sonuçlanmasını değil, karşılıklı iddiaların ne(ler) olduğu üzerinde uzlaşmayı hedefleyebilir (Gadameri hatırlayarak).
"Hayır!" normatif olarak bağlayıcıdır (Haberması hatırlayarak), gerekçelendirilecektir. "Hayır, çünkü"... Onaylamayla değil, onaylamamakla tartışma kabul edilebilir. İlk elde onaylanacak olan, "evet bunu söylüyorum"dur. Karşı tarafın neyi söylediğinde uzlaşmak, konu üzerinde bir çeşit uzlaşma olsa da (buradan nerede ayrışıldığı ortaya çıkmaz, gerekçeler talep ediliyor olabilir, vb.).
....
Yanlışa, yanlış anlaşılmaya hoşgörü karşı tarafı küçümsemeye dönüştüğünde, karşı tarafın kapasitesini ciddiye almamaya dönüştüğünde sorunlu. Her yanlış anlaşılma sorunlu olmayabilir, nsanlar her konuyu tartışma istemeyebilir, zamanları olmayabilir vb. Buna karar verecek olanlar "yanlış anlaşıldıklarını" düşünenlerdir.
Tersi de geçerli olabilir. Yanlış anlaşıldığını sananın karşı tarafı yanlış anlaması da nadiren gerçekleşen bir durum değildir. Kimin yanlış anlaşıldığı üzerinde bir uzlaşmanın da tartışmanın devamı için zorlanması anlamlı değildir. Uzlaşmazlığı körüklememek, yargıları paranteze almak önerilebilse de her daim mümkün değildir.
...
Tartışma kin, öfke intikam, tahakkm işi değildir. tahakküm derdinin olmadığı yerde açık bir tartışma olur. Tahakküm talebi, ihtiyacı ile tahakküm aynı şeyler değidir. İnsanı, tartışmacıyı hatasız olmaya davet etmek insana haksızlıktır. İnsanlar karşılıklı çabalarla pozisyonlarını eşitler, belirlerler.
Öğrenci öğretmen tartışmasında dahi pozisyon belirlemeleri, eşitlik eşiklerinin şekillenmesi gereklidir. Argümentasyonun (tartışmayı belirlemek için) kesilmemesi gibi.
...
Hoşgörü insanın yanılabilirliğini, gaf yapabilirliğini kabulleniş; hatalardan rant sağlamama, davranışları idealize edilmiş davranışlarla kıyaslamama; kimseyi olup bitmiş görmeme, olgunlukla karşılama halidir.
Olgunluğun ifadesi olarak hoşgörü bir tartışmada da kendisini ifade eder: Yanlış anlaşılmayı düşmenlıkla karşılatmaz, puanlamaz, üstünlük kurma ya da aşağıda kalmama derdi taşımaz. Rakibini düşmanlaştırmaz, rakibiyle kendisini incitmez, rakibi tartışma ortaklığına çeker.
"Hoşgörü" karşı tarafın anlayışına tereddütün ifadesi olduğunda, kendi ifadesinin tartışılamazlığını perdelediğinde "hoşgörüsüzlüğü mü hoşgöreceğiz!" der. Sömürgecilerden hoşgörü değil adalet talep etmek bu yüzden gereklidir!
Etiketler:
Deneme,
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Kenardan Geçerken,
Mesneviyi Okumak,
Şems-i Tebrizî
27 Aralık 2011 Salı
Ey Maneviyatçı ve Muhafazakârlar! Gözetleme, Tecessüs ve Yakıştırma Hamlesi Ne Zaman Tamamlanmış Olacak?
Gözetlemede, tecessüsde, yakıştırmada kimselerden aşağı kalmadığınızı gördük.
Başkalarını ne ile suçladıysanız, vaad edildiği gibi aynısı başınıza gelmeden durmayı bilebilecek misiniz?
Başkalarına yakıştırdıklarıyla suçlananlar, bu dünyada başkalarına yakıştırdıkları başlarına gelmeden terk-i dünya edemeyecekler yine de şanslılar, yeniden mazlum olabildikleri için, bir anlamıyla dahi olsa.
Hep haklı, hep kusursuz, hep tepeden bakan olmamak, başkalarına verdiği acıyı tadmış olmak insan vicdanı için daha iyi bir başlangıç noktasıdır. Günahsızlıktan, hatasızlıktan değil de insan olmanın gurur ve azabından konuşmak bambaşkadır.
Birbirimizi her ne kadar daha iyi tanımaya başlamış olsak da, bu iştihadan vazgeçmek; örümcek ağı serip tuzak atma, kafes kurma dönemini artık kapatmamız lâzım:
En iyi tuzak atabilecek, bent kurabilecek ve bütün tuzakları okuyabilecek olanın dersini mi bekliyoruz?
Hikmete kapalı olanın burnu sürtülür, sürtülecektir!
Sadece bildiklerini okuyanların değil, anladıkları ve kavradıklarını öğretemeyenlerin de sorumlulukları ortaktır!
Başkalarını ne ile suçladıysanız, vaad edildiği gibi aynısı başınıza gelmeden durmayı bilebilecek misiniz?
Başkalarına yakıştırdıklarıyla suçlananlar, bu dünyada başkalarına yakıştırdıkları başlarına gelmeden terk-i dünya edemeyecekler yine de şanslılar, yeniden mazlum olabildikleri için, bir anlamıyla dahi olsa.
Hep haklı, hep kusursuz, hep tepeden bakan olmamak, başkalarına verdiği acıyı tadmış olmak insan vicdanı için daha iyi bir başlangıç noktasıdır. Günahsızlıktan, hatasızlıktan değil de insan olmanın gurur ve azabından konuşmak bambaşkadır.
Birbirimizi her ne kadar daha iyi tanımaya başlamış olsak da, bu iştihadan vazgeçmek; örümcek ağı serip tuzak atma, kafes kurma dönemini artık kapatmamız lâzım:
En iyi tuzak atabilecek, bent kurabilecek ve bütün tuzakları okuyabilecek olanın dersini mi bekliyoruz?
Hikmete kapalı olanın burnu sürtülür, sürtülecektir!
Sadece bildiklerini okuyanların değil, anladıkları ve kavradıklarını öğretemeyenlerin de sorumlulukları ortaktır!
Etiketler:
Deneme,
Ezberin Bozulacağı Yer,
Gelen Sorular,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Kenardan Geçerken,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Yetti Artık
18 Aralık 2011 Pazar
Deprem Hadisi ve Çocuğu Yanan Ana
Oğlu İbrahim'e gözyaşı döken Peygamber'in kendisine cenazeye ağlamayı men etmişliğini hatırlatan Avfoğlu Abdurrahman'a verdiği cevaptaki hikmete dikkat etmeyenler yıkıntı altında kalanlara, din anlayışları üzerine bin bir yakıştırmada bulunulmuş birilerine yüzlerini dönerek: "Bu depremler muttakiler için bir nasihat, müminler için bir rahmet, kafirler için bir azaptır!" diyebiliyorlar.
Hadisten haberdar olmak her durumda ona başvurmak için yetmez. Bağlamı, kapsamı dışında ve temellendirici bilgilerden habersiz ortamlarda "yorumsuz" olarak alıntılamanın da bir yanlış yorum çeşidi olduğunu yorum geleneğimizin bir kriteri olarak akıldan çıkarmamamız lâzım.
"Yorumda yanlış yok, ben ne söylersem doğrudur, zaten kendim bir katkıda bulunmadım, olanı söyledim!" diyen hakikate zulm ediyor durumuna düşer!
Peygamber torunlarıyla oynarken, birilerini selâmlarken; insan gibi dertlenir, hüzünlenir, sevinirken kendi sözü önüne konulurdu bazan. Bunda bir kasıt da yoktu çoğu kez, çünkü söylenilenin hikmeti yoruma "yorumlananı söyleyen"in itirazında biraz daha açığa çıkar. Anlam konuşma, söyleşme, alışveriş içerisinde kendisini ele verir, sınırları belirir.
Deprem hadisinin kaydı, nakli, bağlamı hakkında uzmanları konuşur. Doğrudan kendisinden yola çıktığımızda tek bir konuya işaret etmediğini, bir yığın düşünce ve ilke yumağına, fikir yürütüm zincirlerine, hayata, kadere, sorumluluğa, hürriyete, sınırlılığa, kırılganlığa, faniliğe ve sonsuzluğa dair bin bir konuya gönderme yaptığını görüyoruz.
Eğer Peygamber yaşasaydı, evlâdı yananları kucaklamayı, evini onlara açmayı tercih ederdi kanısındayım. Söyledikleri acı çeken insana tepeden bakıcı değildir. Kendisi de acı çekmiştir, ve acı çekenlerin yanında yer almıştır.
Acıya takılıp kalmamayı, affetmeyi, ileriye bakmayı, bireysel sorumluluğu ve kaderi unutmadan hayata daha büyük bütünlüklerden de bakmayı işaret eden sözü ile insan incitmek ayıptır!
Düşmanın bile olsa karşındaki, acısı olan insan olarak kardeşin. Kalanda kabahat buluyorsan, ölenin sıfatını sen mi vereceksin? Senin acın varsa böyle konuşmazdın, onun acısı varsa böyle konuşamazsın.
Bu kadar çok alıntı ve gaf yine de birilerine "bu böyle değildir!" deme fırsatı verdiği için hayırlıdır. Hata ise büyüktür, kibir kaldırmaz. İnsan ancak yanlışını düzeltmeyi bilerek, duyarlılığını açık tutarak, tecrübeye açık durarak yorumunda yani sözünde ve alıntısında yerli yerinde davranıyor olabilir.
Uzatmamak için konuyu güncel bir eleştirime bağlayarak anlam alanlarından birisine daha kavuşturayım: Kimse kimseye "iyi ki başına bu felaket geldi, o sayede güzel okullarda okudun!" diyemez dedik, Dersim konusunda. Zulümden veya felaketten hayır çıkacağı üzerine dair gerekçe o felaketten, zulümden, zorluktan, yıkımdan çıkan insanın iç sesi, kainat anlayışı olarak başka; mazlumlara, kurbanlara, kazazedelere, felaketzedelere başlarına geleni bir haketmişlik gibi dayatan zalimin, zulüm avukatının, ihmali olanın, yardımda eksik kalan insanlığın iddiası olarak başkadır.
Rıza lokmasını bilene rıza dersi vermek de ayıptır gerçi. Rıza dersi almak için konuyu açarsın, açacaksan. Başkasının dile getirmek istediğini senin dile getirmen başkadır. Hasta bir arkadaşımın hastalığından kazandıklarını, onun söylemek istediklerini, söyleyebileceklerini dile getirmem farklıdır. Daha da ilerisini paylaşmış, selamlı salâvatlı insanların arasında konuşulması tabii ki başkadır. Bir hasımlıktan formule edilmesi başka.
Uyarılar? Tabii ki olacak. Ama, acı çeken insanın ufkuna bir kabus bulutu gibi çökmeden. Evet, bu dünya soğuyacak, dağılacak. Acısı olan bunu işitmek istemez değil, afra ve tafrayla söylenmesini işitmek istemez. Tepki insanın çiğliğine olduğunda, hakikat iddiasınaymış gibi mesele uzatılmamalıdır.
Sohbet hatip işi değil arif işidir. Hitabetin hakikat ile alaka kurucu yanları vardır, sohbetin ise karşılıklı anlaşma süreci içerisinde insanı değiştirerek, ufkunu genişleterek anlamaya ulaştırması. Hatibin arif olmaması, hitabeti de monoloğa çevirir, bu da başka bir sorun.
"Öldürmeyen güçlendirir!" derken Nietzsche benzer bir şeyden bahsediyor. Bize bir işkenceci bunu dediğinde de gücenmemiştik ama: İnsanî bir tecrübeyi bize açıp, kaybolup gitmişti ufkumuzdan.
Peygamber ise felaketler, belirsizlikler, sarsılan zeminde insan olarak ayakta kalmanın ufkunu konuşturuyor. Buruk, kindar, intikamcı bir ufku değil, herşeye rağmen insanca hayatı, dayanışmayı, iç huzuru ufuk olarak sunuyor. Ve elbette acısız, içi kıpırtısız insanlara değil. Ciğeri dişlenmiş Hamzanın ailesine, çocukları katledilecek kızına, hepimize insani vakarı ve tevazuyu, yarın ölecekmiş gibi ve hiç ölmeyecekmiş gibiliğin emeğini, çırpınmasını öneriyor.
Yerli yersiz alıntılar yerine birbirimizi şeytanlaştırmalarımıza itiraz geleneğin hakikatini daha doğrudan konuşturacaktır. Hayatı olmayan yorum zaten söz konusu bile olamaz!
Gücü olanı kimse eleştirmiyor artık eskisi kadar, biz gelenekten hoşnut olsak bile, gelenek bizden hoşnut mu emin değilim Efendim!
Hikmetin kürsüsüne çıkan konusuna da hakim olsun bir gün: Bu rüya da biz "Kenardan Geçenler"in!
Hadisten haberdar olmak her durumda ona başvurmak için yetmez. Bağlamı, kapsamı dışında ve temellendirici bilgilerden habersiz ortamlarda "yorumsuz" olarak alıntılamanın da bir yanlış yorum çeşidi olduğunu yorum geleneğimizin bir kriteri olarak akıldan çıkarmamamız lâzım.
"Yorumda yanlış yok, ben ne söylersem doğrudur, zaten kendim bir katkıda bulunmadım, olanı söyledim!" diyen hakikate zulm ediyor durumuna düşer!
Peygamber torunlarıyla oynarken, birilerini selâmlarken; insan gibi dertlenir, hüzünlenir, sevinirken kendi sözü önüne konulurdu bazan. Bunda bir kasıt da yoktu çoğu kez, çünkü söylenilenin hikmeti yoruma "yorumlananı söyleyen"in itirazında biraz daha açığa çıkar. Anlam konuşma, söyleşme, alışveriş içerisinde kendisini ele verir, sınırları belirir.
Deprem hadisinin kaydı, nakli, bağlamı hakkında uzmanları konuşur. Doğrudan kendisinden yola çıktığımızda tek bir konuya işaret etmediğini, bir yığın düşünce ve ilke yumağına, fikir yürütüm zincirlerine, hayata, kadere, sorumluluğa, hürriyete, sınırlılığa, kırılganlığa, faniliğe ve sonsuzluğa dair bin bir konuya gönderme yaptığını görüyoruz.
Eğer Peygamber yaşasaydı, evlâdı yananları kucaklamayı, evini onlara açmayı tercih ederdi kanısındayım. Söyledikleri acı çeken insana tepeden bakıcı değildir. Kendisi de acı çekmiştir, ve acı çekenlerin yanında yer almıştır.
Acıya takılıp kalmamayı, affetmeyi, ileriye bakmayı, bireysel sorumluluğu ve kaderi unutmadan hayata daha büyük bütünlüklerden de bakmayı işaret eden sözü ile insan incitmek ayıptır!
Düşmanın bile olsa karşındaki, acısı olan insan olarak kardeşin. Kalanda kabahat buluyorsan, ölenin sıfatını sen mi vereceksin? Senin acın varsa böyle konuşmazdın, onun acısı varsa böyle konuşamazsın.
Bu kadar çok alıntı ve gaf yine de birilerine "bu böyle değildir!" deme fırsatı verdiği için hayırlıdır. Hata ise büyüktür, kibir kaldırmaz. İnsan ancak yanlışını düzeltmeyi bilerek, duyarlılığını açık tutarak, tecrübeye açık durarak yorumunda yani sözünde ve alıntısında yerli yerinde davranıyor olabilir.
Uzatmamak için konuyu güncel bir eleştirime bağlayarak anlam alanlarından birisine daha kavuşturayım: Kimse kimseye "iyi ki başına bu felaket geldi, o sayede güzel okullarda okudun!" diyemez dedik, Dersim konusunda. Zulümden veya felaketten hayır çıkacağı üzerine dair gerekçe o felaketten, zulümden, zorluktan, yıkımdan çıkan insanın iç sesi, kainat anlayışı olarak başka; mazlumlara, kurbanlara, kazazedelere, felaketzedelere başlarına geleni bir haketmişlik gibi dayatan zalimin, zulüm avukatının, ihmali olanın, yardımda eksik kalan insanlığın iddiası olarak başkadır.
Rıza lokmasını bilene rıza dersi vermek de ayıptır gerçi. Rıza dersi almak için konuyu açarsın, açacaksan. Başkasının dile getirmek istediğini senin dile getirmen başkadır. Hasta bir arkadaşımın hastalığından kazandıklarını, onun söylemek istediklerini, söyleyebileceklerini dile getirmem farklıdır. Daha da ilerisini paylaşmış, selamlı salâvatlı insanların arasında konuşulması tabii ki başkadır. Bir hasımlıktan formule edilmesi başka.
Uyarılar? Tabii ki olacak. Ama, acı çeken insanın ufkuna bir kabus bulutu gibi çökmeden. Evet, bu dünya soğuyacak, dağılacak. Acısı olan bunu işitmek istemez değil, afra ve tafrayla söylenmesini işitmek istemez. Tepki insanın çiğliğine olduğunda, hakikat iddiasınaymış gibi mesele uzatılmamalıdır.
Sohbet hatip işi değil arif işidir. Hitabetin hakikat ile alaka kurucu yanları vardır, sohbetin ise karşılıklı anlaşma süreci içerisinde insanı değiştirerek, ufkunu genişleterek anlamaya ulaştırması. Hatibin arif olmaması, hitabeti de monoloğa çevirir, bu da başka bir sorun.
"Öldürmeyen güçlendirir!" derken Nietzsche benzer bir şeyden bahsediyor. Bize bir işkenceci bunu dediğinde de gücenmemiştik ama: İnsanî bir tecrübeyi bize açıp, kaybolup gitmişti ufkumuzdan.
Peygamber ise felaketler, belirsizlikler, sarsılan zeminde insan olarak ayakta kalmanın ufkunu konuşturuyor. Buruk, kindar, intikamcı bir ufku değil, herşeye rağmen insanca hayatı, dayanışmayı, iç huzuru ufuk olarak sunuyor. Ve elbette acısız, içi kıpırtısız insanlara değil. Ciğeri dişlenmiş Hamzanın ailesine, çocukları katledilecek kızına, hepimize insani vakarı ve tevazuyu, yarın ölecekmiş gibi ve hiç ölmeyecekmiş gibiliğin emeğini, çırpınmasını öneriyor.
Yerli yersiz alıntılar yerine birbirimizi şeytanlaştırmalarımıza itiraz geleneğin hakikatini daha doğrudan konuşturacaktır. Hayatı olmayan yorum zaten söz konusu bile olamaz!
Gücü olanı kimse eleştirmiyor artık eskisi kadar, biz gelenekten hoşnut olsak bile, gelenek bizden hoşnut mu emin değilim Efendim!
Hikmetin kürsüsüne çıkan konusuna da hakim olsun bir gün: Bu rüya da biz "Kenardan Geçenler"in!
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Gelen Sorular,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Kenardan Geçerken,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Yetti Artık,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
5 Aralık 2011 Pazartesi
Bir Şefik Can Röportajı ve Abdülbakî Gölpınarlıya Karşı Yapılan Yanlış
[Yazı gürültülü bir ortamda, gelen gidenin arasında kaleme alındı. Kısaltırken ve bazı paragrafları birleştirirken cümleler kaydı. Gereksiz tekrarlar düzeltmede kolaylık için öylece bırakıldı. Gözden geçirilecek, ancak, şimdilik buna zamanım yok.]
Merhum Mesnevîhan Şefik Can diyor ki:
Sultan Veled Hazretleri’nin takip ettiği Şerîat yolunu, herkesin kendi meşrebine göre yorumlaması da gayet tabiidir. Nitekim Abdulbaki Gölpınarlı merhum Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik adlı eserinde;
“Sultan Veled’le katılaşan Mevlevîlik ruhunun Ulu Arif Çelebi ile hayatiyet kazandığını görüyoruz” demektedir. Bu bir hayatiyet mi? Yoksa Mevlânâ’nın yolundan ayrılış mı? Benim bildiğim, kendilerini rindâne bir neşeye bırakarak, Şerîat’ın bazı kayıtlarından kurtulan, kendilerine has manevî bir zevk içinde yaşayan Şems Kolu mensupları ile Mevlânâ’mızın yaşayışları arasında iyice farklar olsa gerektir.
Röportajda Şems'in yanlış anlaşıldığı, ama bu yanlış anlaşılmanın Makaalâtın tahrifinden kaynaklandığı söylense de iddia edilen Şems Kolu'nun rindaneliği Abdülbaki Gölpınarlının Şems Koluna has olarak görmediği bir tavır olduğu halde zahit rint ayrımı üzerinden yapılıyor.
Mevlana kendisini zahit değil abdal olarak görürdü. Bu da zahitliğin ve rintliğin bazı anlamları üzerindendir. Şefik Can'ın tartıştığı başka bir şeydir.
Sultan Veled tarikata öncülük ettiği için Mevlanai çevrelerde eleştirilirdi. Sultan Veled'e yönelik eleştiriler tipik "rindane" eleştiriler değildi.
Sultan Veled'in oğlu Ulu Arif Çelebi'nin örgütlemedeki başarıları, canlı ve aktif hayatını Abdülbaki Gölpınarlı anlatmakla beraber, eleştirir. Rindane kavramı da röportajda hayli olumsuz bir yüklenmeyle kullanılmış. Halbuki mevlanai eleştiri Sultan Velede de, Ulu Arif Çelebiye de yönelmiştir. Veled Çelebinin tarikat kurulmasına öncülük etmesine, Ulu Arif Çelebinin de tarzına. Eleştiri yok sayma olmamıştır, şimdiki zahit gösterilen kol o dönemki eleştirilerin geldiği odak değildi. Kaldı ki zahit kolla sınırlı bir zühd yorumu, anlayışı, kavrayışı, iddiası eleştirilir, zühdün kendisi değil.
Esad Dede'nin öğrencilerinin kendilerini zahid kolun temsilcileri olarak tanımladıklarını bilmiyordum. Yeni öğrendim. Kendilerini böyle görmelerini hakkanî kabul etsek bile, Şems Kolu ile iddia edilen Zahit Kol arasında böylesi bir gerilimin olması biraz zorlama kaçacaktır.
Abdülbaki Gölpınarlı Ulu Arif Çelebinin katkılarını, tarzını da anlatır ama onu en açık eleştiren de kendisidir. Gölpınarlı Şemsi koldan değil, Mevlanaîdir, kolların ayrışmasından önceki bir yerdedir, Şemssiz mevleviliğe de elbette o karşı çıkmıştır. Melamî ve Kalenderî anlayışların kapsamlı eleştirilerinden birisi de ondan gelir. Melametin ve kalenderi tavrın özünü, çıkış noktalarını reddetmez, her melamete de eyvallah demez.
Bektaşi kol denilebilecek bir çok çıkış noktasını da yine Abdülbaki Gölpınarlı eleştirir.
Kendisinin azeri kökenli olması Caferi, Şii ya da Melami Mezarlığına gömülmesi üzerinden onu Bektaşî koluna bağlamak, rindane meşrep denilen yanlış tasnifi yüklemek yanlıştır. Abdülbaki dede Mevlanaî idi. Ve tabii ki mevlevi idi. Melami tavrın mezhep ile bir alakası yoktur. Kökünde melamet olmayan çok az tasavvuf kolu var. Ya melametsiz fütüvvet mümkün mü?
Şems konusunda bu röportajda bir önyargının kaldırıldığını değil, yerleştirildiğini gördüm. Makaalatı okumak, artık Makaalat ne kadar tahrif edildiyse edilsin, Şems'in doğru anlaşılması için yeterlidir. Röportajda Şems mi savunuluyor, yoksa Şemse dair önyargı mı oluştururluyor emin olamadım.
Bir kez daha söyleyeyim: Gazalînin kaygılarıyla Şemsin kaygılarında bir örtüşme vardır. Zaman mekan gibi konularda Kant'a giden yolun öncüleri gibidirler.Dil konusunda Şems Kanta daha yakındır. Antinomilerin eleştirisine giden yolda ise Gazalî. Burada şiî ya da sünnî olarak nitelendirilen ayrışma yerine temel felsefi, bilimsel ve din-tasavvuf kutuplaşmasıına karşı oluşmuş bir konsensusu ifade etmekte oluşlarıdır.
Şems Hululiliğin en kararlı eleştirisini yapar, tasavvufun dinden kopmasına uçmasına izin vermez. Meşrep olarak isteyen rindane görsün, eleştirisinde, anlayışında, düşüncesinde, tavrında zahittir (bugünkü olumlu anlamıyla).
Buradaki zahitlik rindlik üzerindeki tartışma İbn Arabi, Sadrettin Konevi ile Mevlana ve Şems arasındaki ayrımlardan kaynaklanan dar anlamlı, ancak ciddi temelleri olan kavramlardır ve düşmanlığa, kutuplaşmaya dönüşmemiştir. İlk sırada saf tutmak, son sırada saf tutmak; kime avam denileceğinde farklı düşünmek; tasavvuf üzerine farklı düşünmek söz konusudur. Birbirlerine karşı her daim saygılı olmuşlar, ancak tartışmadan kaçınmamışlardır. Gerçek faklılıklar ise meselenin özüne dairdir, oldukça derin ayrılıklar vardır, ilerde özetlemeye çalışırız. Üzerinde uzlaşılan konular? Onlar da az değildir.
Şemse öfke onun İbn Arabi eleştirisinden geliyorsa, bu doğrudan ifade edilmelidir. Şefik Can Şemsi savunurken Şemsi bir kutuplaşmanın içinde tutmaktan da kaçınamamaktadır.
Çilehane mektuplarının 53. sayfasına tepki (aklımdan yazıyorum, doğru sayfa numarasını bir kaç gün içinde veririm, şu anda elimde kitap yok) zahid-rind kutuplaşmasın eseri değildi. Divan Şiiri Beyanındadır'ın klasik düşmanlığı olarak gösterilmesi dahi geçmiş dönemin çoğu sessiz farklılık vurgulamalarının anlamsızlaştırılmasındandır.
Abdülbaki Gölpınarlı doğru bildiğinde açık, insanlara karşı ise diplomatik davrandı. Kendi tavrını anlayışını dikte etmedi Mevlevilikten konuşurken Şemslerin, Mevlanaların ve onların inandıklarının izini sürdü.
Evet ortada iki ekol yoktur. Mevlanai ekol ile rakip olan Şems ve Mevlana ile rakip olur. Mevleviliğin içi boşalır!
Şefik Can ve Tahir Olgun'un anlayışları, Rindane tavrın karşı kutbu değildir. Bir yorumdur. Eleştiriye açıktır. Abdülbaki Gölpınarlı'nın anlayışı ise merkezdedir. İsteyen onu da eleştirir. Daha doğrusunu beyan eder. Ulu Arif Çelebiyi eleştirisi dahi övgü gibi sunulmaz. Burada şuna dikkat edilmelidir: Geçmişi anlamak ve eleştirmek onu değiştirmek üzerinden gitmez. Bunu Gölpınarlı yapsaydı tahrif etmiş olurdu. Bugün yapılan yanlışa itiraz ise düzeltmek içindir. Yarına yöneliktir. Yanlış gideni doğrusuna çekmektir.
Abdülbaki Gölpınarlının şahsi anlayışı? Onu ben şahsen bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Ne ise odur ve hakkıdır.
Kendisine o dönem yaşamış herkesin şükran borcu vardır. Emeği büyüktür, hakikat derdi olan bir insandır.
Şefik Can ve Tahir Olgun değerli mesnevihanlardır, ancak, Gölpınarlı sadece bir araştırmacı, konusuna vakıf bir uzman değildir, aynı zamanda Mevlanaî Geleneğin yani "tarikat öncesi"nin, bin yılımıza yön vermiş bir duruş ve yönelimin asla yanlışsızlık iddiasında bulunmamış, kalender ve arif sözcüsü ve temsilcisidir de. Demediği şeyler üzerinden eleştirilmesi hoş olmamıştır.
Hatasız, yanlışsız kul olmaz, olmaz da, eleştiri hakkını vermektir. Abdülbaki Hocanın hakkı 12 Eylül döneminde fena çiğnenmiştir, Mevleviyye üzerine de mühendislik yapılmış, mevleviyyenin eleştiriye açık yüzü, dili iken soğuk savaşçı cühela tarafından tarihten silinmeye çalışılmıştır.
Şefik Can daha titiz olmalı idi, ama Geleneğin son büyük temsilcisine karşı hakkanî olamamıştır düşüncesindeyiz.
Merhum Mesnevîhan Şefik Can diyor ki:
Sultan Veled Hazretleri’nin takip ettiği Şerîat yolunu, herkesin kendi meşrebine göre yorumlaması da gayet tabiidir. Nitekim Abdulbaki Gölpınarlı merhum Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik adlı eserinde;
“Sultan Veled’le katılaşan Mevlevîlik ruhunun Ulu Arif Çelebi ile hayatiyet kazandığını görüyoruz” demektedir. Bu bir hayatiyet mi? Yoksa Mevlânâ’nın yolundan ayrılış mı? Benim bildiğim, kendilerini rindâne bir neşeye bırakarak, Şerîat’ın bazı kayıtlarından kurtulan, kendilerine has manevî bir zevk içinde yaşayan Şems Kolu mensupları ile Mevlânâ’mızın yaşayışları arasında iyice farklar olsa gerektir.
Röportajda Şems'in yanlış anlaşıldığı, ama bu yanlış anlaşılmanın Makaalâtın tahrifinden kaynaklandığı söylense de iddia edilen Şems Kolu'nun rindaneliği Abdülbaki Gölpınarlının Şems Koluna has olarak görmediği bir tavır olduğu halde zahit rint ayrımı üzerinden yapılıyor.
Mevlana kendisini zahit değil abdal olarak görürdü. Bu da zahitliğin ve rintliğin bazı anlamları üzerindendir. Şefik Can'ın tartıştığı başka bir şeydir.
Sultan Veled tarikata öncülük ettiği için Mevlanai çevrelerde eleştirilirdi. Sultan Veled'e yönelik eleştiriler tipik "rindane" eleştiriler değildi.
Sultan Veled'in oğlu Ulu Arif Çelebi'nin örgütlemedeki başarıları, canlı ve aktif hayatını Abdülbaki Gölpınarlı anlatmakla beraber, eleştirir. Rindane kavramı da röportajda hayli olumsuz bir yüklenmeyle kullanılmış. Halbuki mevlanai eleştiri Sultan Velede de, Ulu Arif Çelebiye de yönelmiştir. Veled Çelebinin tarikat kurulmasına öncülük etmesine, Ulu Arif Çelebinin de tarzına. Eleştiri yok sayma olmamıştır, şimdiki zahit gösterilen kol o dönemki eleştirilerin geldiği odak değildi. Kaldı ki zahit kolla sınırlı bir zühd yorumu, anlayışı, kavrayışı, iddiası eleştirilir, zühdün kendisi değil.
Esad Dede'nin öğrencilerinin kendilerini zahid kolun temsilcileri olarak tanımladıklarını bilmiyordum. Yeni öğrendim. Kendilerini böyle görmelerini hakkanî kabul etsek bile, Şems Kolu ile iddia edilen Zahit Kol arasında böylesi bir gerilimin olması biraz zorlama kaçacaktır.
Abdülbaki Gölpınarlı Ulu Arif Çelebinin katkılarını, tarzını da anlatır ama onu en açık eleştiren de kendisidir. Gölpınarlı Şemsi koldan değil, Mevlanaîdir, kolların ayrışmasından önceki bir yerdedir, Şemssiz mevleviliğe de elbette o karşı çıkmıştır. Melamî ve Kalenderî anlayışların kapsamlı eleştirilerinden birisi de ondan gelir. Melametin ve kalenderi tavrın özünü, çıkış noktalarını reddetmez, her melamete de eyvallah demez.
Bektaşi kol denilebilecek bir çok çıkış noktasını da yine Abdülbaki Gölpınarlı eleştirir.
Kendisinin azeri kökenli olması Caferi, Şii ya da Melami Mezarlığına gömülmesi üzerinden onu Bektaşî koluna bağlamak, rindane meşrep denilen yanlış tasnifi yüklemek yanlıştır. Abdülbaki dede Mevlanaî idi. Ve tabii ki mevlevi idi. Melami tavrın mezhep ile bir alakası yoktur. Kökünde melamet olmayan çok az tasavvuf kolu var. Ya melametsiz fütüvvet mümkün mü?
Şems konusunda bu röportajda bir önyargının kaldırıldığını değil, yerleştirildiğini gördüm. Makaalatı okumak, artık Makaalat ne kadar tahrif edildiyse edilsin, Şems'in doğru anlaşılması için yeterlidir. Röportajda Şems mi savunuluyor, yoksa Şemse dair önyargı mı oluştururluyor emin olamadım.
Bir kez daha söyleyeyim: Gazalînin kaygılarıyla Şemsin kaygılarında bir örtüşme vardır. Zaman mekan gibi konularda Kant'a giden yolun öncüleri gibidirler.Dil konusunda Şems Kanta daha yakındır. Antinomilerin eleştirisine giden yolda ise Gazalî. Burada şiî ya da sünnî olarak nitelendirilen ayrışma yerine temel felsefi, bilimsel ve din-tasavvuf kutuplaşmasıına karşı oluşmuş bir konsensusu ifade etmekte oluşlarıdır.
Şems Hululiliğin en kararlı eleştirisini yapar, tasavvufun dinden kopmasına uçmasına izin vermez. Meşrep olarak isteyen rindane görsün, eleştirisinde, anlayışında, düşüncesinde, tavrında zahittir (bugünkü olumlu anlamıyla).
Buradaki zahitlik rindlik üzerindeki tartışma İbn Arabi, Sadrettin Konevi ile Mevlana ve Şems arasındaki ayrımlardan kaynaklanan dar anlamlı, ancak ciddi temelleri olan kavramlardır ve düşmanlığa, kutuplaşmaya dönüşmemiştir. İlk sırada saf tutmak, son sırada saf tutmak; kime avam denileceğinde farklı düşünmek; tasavvuf üzerine farklı düşünmek söz konusudur. Birbirlerine karşı her daim saygılı olmuşlar, ancak tartışmadan kaçınmamışlardır. Gerçek faklılıklar ise meselenin özüne dairdir, oldukça derin ayrılıklar vardır, ilerde özetlemeye çalışırız. Üzerinde uzlaşılan konular? Onlar da az değildir.
Şemse öfke onun İbn Arabi eleştirisinden geliyorsa, bu doğrudan ifade edilmelidir. Şefik Can Şemsi savunurken Şemsi bir kutuplaşmanın içinde tutmaktan da kaçınamamaktadır.
Çilehane mektuplarının 53. sayfasına tepki (aklımdan yazıyorum, doğru sayfa numarasını bir kaç gün içinde veririm, şu anda elimde kitap yok) zahid-rind kutuplaşmasın eseri değildi. Divan Şiiri Beyanındadır'ın klasik düşmanlığı olarak gösterilmesi dahi geçmiş dönemin çoğu sessiz farklılık vurgulamalarının anlamsızlaştırılmasındandır.
Abdülbaki Gölpınarlı doğru bildiğinde açık, insanlara karşı ise diplomatik davrandı. Kendi tavrını anlayışını dikte etmedi Mevlevilikten konuşurken Şemslerin, Mevlanaların ve onların inandıklarının izini sürdü.
Evet ortada iki ekol yoktur. Mevlanai ekol ile rakip olan Şems ve Mevlana ile rakip olur. Mevleviliğin içi boşalır!
Şefik Can ve Tahir Olgun'un anlayışları, Rindane tavrın karşı kutbu değildir. Bir yorumdur. Eleştiriye açıktır. Abdülbaki Gölpınarlı'nın anlayışı ise merkezdedir. İsteyen onu da eleştirir. Daha doğrusunu beyan eder. Ulu Arif Çelebiyi eleştirisi dahi övgü gibi sunulmaz. Burada şuna dikkat edilmelidir: Geçmişi anlamak ve eleştirmek onu değiştirmek üzerinden gitmez. Bunu Gölpınarlı yapsaydı tahrif etmiş olurdu. Bugün yapılan yanlışa itiraz ise düzeltmek içindir. Yarına yöneliktir. Yanlış gideni doğrusuna çekmektir.
Abdülbaki Gölpınarlının şahsi anlayışı? Onu ben şahsen bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Ne ise odur ve hakkıdır.
Kendisine o dönem yaşamış herkesin şükran borcu vardır. Emeği büyüktür, hakikat derdi olan bir insandır.
Şefik Can ve Tahir Olgun değerli mesnevihanlardır, ancak, Gölpınarlı sadece bir araştırmacı, konusuna vakıf bir uzman değildir, aynı zamanda Mevlanaî Geleneğin yani "tarikat öncesi"nin, bin yılımıza yön vermiş bir duruş ve yönelimin asla yanlışsızlık iddiasında bulunmamış, kalender ve arif sözcüsü ve temsilcisidir de. Demediği şeyler üzerinden eleştirilmesi hoş olmamıştır.
Hatasız, yanlışsız kul olmaz, olmaz da, eleştiri hakkını vermektir. Abdülbaki Hocanın hakkı 12 Eylül döneminde fena çiğnenmiştir, Mevleviyye üzerine de mühendislik yapılmış, mevleviyyenin eleştiriye açık yüzü, dili iken soğuk savaşçı cühela tarafından tarihten silinmeye çalışılmıştır.
Şefik Can daha titiz olmalı idi, ama Geleneğin son büyük temsilcisine karşı hakkanî olamamıştır düşüncesindeyiz.
Etiketler:
Abdülbaki Gölpınarlıya Saygı,
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Üzerimizde Emeği Olanlar
22 Ekim 2011 Cumartesi
Mekânsızlıktan Bakmak
Mekânsızlık, mesnevînin diyalektiğinde mekânlılığımıza da işaret ediyor.
Gerçekliğimizin hakikatinden hakikate yönelme bilip bilmeyeceği üzerine bilinciyle el ele hakikate yüzünü çevirmeye giden bir olgunlaşma talebi. Faniliğimizin ilerleyen hayat içinde anlamayı hep geride/geçmişte kalmış bir şey olarak bırakışını kavrayış. Halinden anlamayı bir elde tutmuşluk yapmayacak halini bilmeye varış.
Ölmeden ölme kavramı burada yeniden devreye giriyor. Anlama dilsiz, zamansız, mekânsız bir alana yönlendirildiğine göre, diskursif de değil, bir hakikatte erime, hakikatle erime gibi birşey.
Makaalattaki (ciddi bir tefsir çalışmasının, hakikat ve insan üzerine düşünmenin sonucu olan) öbür dünyanın zamansız, mekânsız ve dilsiz olması sorununu dünyanın, zamanlılığı, dilliliği ve mekanlılığı ile bir arada ele alırsak, dilde sabitleştirilmiş, tüm zamanlar için dogmatize edilmiş bir anlama veya yorumun önerilmediğini de kavrarız.
Her anlama geç anlamadır ve geride kalmıştır. İlerideki her hale, duruma cevap verecek, insanî çabayı, emeği, gayreti boşa çıkaracak bir kavrama, yakalama yoktur. Bu ileriye dönük bir şey söylenmeyeceği, gelecek nesillere hitap edilmeyeceği anlamını da taşımaz. Ancak, söylenen, yorumlanan sadece ışık tutar. Değişmez bir hakikat sunulmuşsa yorumda, bu sunuşun değil hakikatin değişmezliğindendir, yeniden anlaşılmadıkça anlaşılmaz. Yani, ben anlamışsam ve anlatmışsam, dediğimin içindeki hakikatin var olmak için benim anlatmama ihtiyacı yoktur. Söylediğim yeniden anlaşıldığında anlatmış olabilirim. Emeğim değersiz de değildir. Söylediğim için işitilmiştir ama, söylemesem de hakikatinden okunabilirdi, bazan daha büyük bir gayret ile, bazan hakikatin kapıya dayanmasıyla.
Mekânsızlık derdi, sınırsız sonsuzun sahibi oluş değildir. Tersine, sınırlı sonluluğunu kabul edişten geçer. Mekânsızlık, ufuk kaynaştıra kaynaştıra yola devam edişin eseridir. Kendisi oluşu kendisinde bırakmayıştır. Bir yanıyla da kendisinde kalıştır: Kendi sorumluluğunda.
Mekânsızlık tepeden bakış değildir. Kendisinde hapsolmayış, tevazuyu bilgi edinme eyleminde yoldaş edinmektendir. Tevazu, biliniz (şüphe etmeyiniz) ile bir kereliğine ve bir kerede her şeyi anlamışlıktan konuşmamanın kardeşliğindedir. Hem bildiğinin sorumluluğunu taşır insan, hem de bilinebileceği kadarı bilmenin bir süreç olduğunun sorumluluğunu.
Bilmek bildiğine esir olmak, bildiğini esir etmek değildir. Bilmek yolda olmaktır. Yolda kalmadan, yolu kesilmeden yolculuk ummamaktır. Bilebildiğini, kavradığını sandığını kavranılan ve bilinecek olan ile eş görmemektir. Söylediğinin içeriğini kendi esiri sanmamaktır.
Mekânsızlık gerçekliğinin hakikatinden hakikatinin hakikatine yönelmişliktedir ama, hakikati dünyası yapabilmişlik de değildir. İnsan en fazla hakikatli olur, hakikatine teslim olur. Hakikatle düzelmeye açık olur. Elindeki hakikat gerçekliğinin hakikati ise de, gönlündeki hakikat, hakikatin kendisidir. Gerçekliğinin hakikati indirgenmiş, küçümsecek bir hakikat değildir. Kendisine açık olan budur. Kendisine açık olmayanı ise açılmayacak kapılardan zorlamaz hikmete açık duran, biroluşun kapısını arar.
Biroluşun kapısında bekleyiş ise tanrısallık iddiası değildir, öncesini ve sonrasını kabulleniştir, teslim oluştur, rızadır, ihtimamdır, emek vermeyi ve çabalamayı ömür boyu bırakmamaktır. Hırssızlıktır hakikat hırsızlığı ve çokbilmişlik değil.
Zamanımız bu kadardı. Arzeyleriz, gece hayalimizden, gündüz düşümüzden.
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
Mevlânâya Yönelik Eleştirilere Dair,
Şems-i Tebrizî,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
11 Ekim 2011 Salı
Melâmet Babadan Oğula, Ustadan Çırağa Geçmez!!
Melâmet hırkasını kendin giyersin!
Kültürümüzde melâmî bir yan vardır, kalender(î] bir yan vardır; fütüvvet vardır. Bunları sevmemek, biz olmayı da sevmemektir.
Melâmet kendi eleştirisini önceler. Eleştiri ve yergi düşmanlık olarak algılanmaz. Hüsn-ü niyeti varsa önyargılı veya ukalâ da utandırılmaz.
Melâmilerin tasavvuf düşmanı olduklarını kim iddia ediyor bilemiyorum. Bu dayanaksız ve dayanıksız bir iddia. Tekke zâviye hayatına düşman oldukları iddia ediliyorsa, Şeyh Gâlib'i hatırlatırım. Mevlânâ'yı ve Şems'i de. Eleştiri başkadır, kurumları yüceltmemek, öncelememek başka. Şemsde hür, dik duruşlu, bağımsız bir insandır derviş. Bireyciliğin değil, bireyselliğin önemsenmesidir söz konusu olan. Dervişin toplumsallaşması, insanın toplumsallaşması asla küçümsenmez. Mesafelilik düşmanlık; yüceltmeme yerin gibine geçirme değildir.
Mevlânâ kendisini abdal olarak görür, arka saflarda yer tutardı. Arkadaşları çalışan, düşünen, üreten insanlar; eski mahkûmlar; işlerinin ustası esnaflardandı. Bir yere gittiğinde, yanlarında durmazsa arkadaşlarının içeri alınmayabileceklerini bilirdi.
Eski melâmet bugün olmasa da, onu reddettiğini düşünenlerin terbiyesinde bile yaşıyor. Gelenek "attım kurtuldum; kendimi öyle tanımladım; böyle tanımladım"larla kenara itilemez. Çattığına esir düşersin. Kendisinden kaçtığın ayağına pranga olur.
Melâmeti bir kaç yüz yıldır isteyenin istediği gibi tanımlamasının meseleye yönelik hakîkat ihtiyacını canlandırdığı kanaatindeyim. Hakîkat boşluğu da hakîkati çağırır.
Akşemseddin'in köpeklerin çanağındakini üleşmeden, dahi onların rızasını görmeden mecliste yerini alamaması kâinatın, kurdun, kuşun, dağın, taşın hakkından konuşur olacaklığından.
Aç komşuya yal sunulmaz. Ulu kişi yalı yüzünü ekşitmeden, fedakârlık gösterisine düşmeden tattığında ihvândan olur, tevâzuda ululaşır, kendini aşağılamada değil.
Aşağılanacak hâl, aşağı çekilecek hâldir de.
Melâmet kardeşliğin, gelip geçiciliğin, fanîliğin, insanlığa yatkınlığımızın dillerindendir. İster anlayanı, ister eleştireni olalım: Eleştirdiklerimiz yüklerini bizim için taşımış insanlardır. Dedelerimiz, ninelerimiz olduklarını unutsak bile, iddiada ve iddiayla uçarken.
Kültürümüzde melâmî bir yan vardır, kalender(î] bir yan vardır; fütüvvet vardır. Bunları sevmemek, biz olmayı da sevmemektir.
Melâmet kendi eleştirisini önceler. Eleştiri ve yergi düşmanlık olarak algılanmaz. Hüsn-ü niyeti varsa önyargılı veya ukalâ da utandırılmaz.
Melâmilerin tasavvuf düşmanı olduklarını kim iddia ediyor bilemiyorum. Bu dayanaksız ve dayanıksız bir iddia. Tekke zâviye hayatına düşman oldukları iddia ediliyorsa, Şeyh Gâlib'i hatırlatırım. Mevlânâ'yı ve Şems'i de. Eleştiri başkadır, kurumları yüceltmemek, öncelememek başka. Şemsde hür, dik duruşlu, bağımsız bir insandır derviş. Bireyciliğin değil, bireyselliğin önemsenmesidir söz konusu olan. Dervişin toplumsallaşması, insanın toplumsallaşması asla küçümsenmez. Mesafelilik düşmanlık; yüceltmeme yerin gibine geçirme değildir.
Mevlânâ kendisini abdal olarak görür, arka saflarda yer tutardı. Arkadaşları çalışan, düşünen, üreten insanlar; eski mahkûmlar; işlerinin ustası esnaflardandı. Bir yere gittiğinde, yanlarında durmazsa arkadaşlarının içeri alınmayabileceklerini bilirdi.
Eski melâmet bugün olmasa da, onu reddettiğini düşünenlerin terbiyesinde bile yaşıyor. Gelenek "attım kurtuldum; kendimi öyle tanımladım; böyle tanımladım"larla kenara itilemez. Çattığına esir düşersin. Kendisinden kaçtığın ayağına pranga olur.
Melâmeti bir kaç yüz yıldır isteyenin istediği gibi tanımlamasının meseleye yönelik hakîkat ihtiyacını canlandırdığı kanaatindeyim. Hakîkat boşluğu da hakîkati çağırır.
Akşemseddin'in köpeklerin çanağındakini üleşmeden, dahi onların rızasını görmeden mecliste yerini alamaması kâinatın, kurdun, kuşun, dağın, taşın hakkından konuşur olacaklığından.
Aç komşuya yal sunulmaz. Ulu kişi yalı yüzünü ekşitmeden, fedakârlık gösterisine düşmeden tattığında ihvândan olur, tevâzuda ululaşır, kendini aşağılamada değil.
Aşağılanacak hâl, aşağı çekilecek hâldir de.
Melâmet kardeşliğin, gelip geçiciliğin, fanîliğin, insanlığa yatkınlığımızın dillerindendir. İster anlayanı, ister eleştireni olalım: Eleştirdiklerimiz yüklerini bizim için taşımış insanlardır. Dedelerimiz, ninelerimiz olduklarını unutsak bile, iddiada ve iddiayla uçarken.
04.10.2011, 17:53
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
20 Ağustos 2011 Cumartesi
İnanmaya İnanmak
İnancın olmayanın, olmayacağın değil; olabilirliğin, olabileceğin, olup da bilemeyeceklerimizin alanında aranmalı epistemik temelleri.
İnanan bir bilmediğinin olduğunu peşinen kabullenmiş oluyor, işin aslına bakılırsa...
Kantöncesinin Aydınlanması dogmasızlık dogmasıyla yaftaladı durdu dört bir yanı.
28.06.2011
14 Mayıs 2011 Cumartesi
Röntgencilik ve Şantaj için Zarurî Haller Yoktur !
Yanlış yapana kendisini düzeltme şansı vermek esastır. Başkasının kusurunu deşmek, dile dolamak, kendisini (kavmini, çevresini, soyunu, boyunu) hataya kapalı görmek kabul edebileceğimiz bir şey değildir.
Yanlışa istemeden tanık olduğumuzda, bir yanlışa tanık olan bize açıldığında izlenecek yollar tek tek durumlarda farklıdır. Bazan görmemezlikten gelmek, bazan hatayı yapanın kendisiyle konuşmak, bazan da onun yakın çevresiyle bunu paylaşmak gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Her olay farklıdır, benzer olaylar karşısında alabileceğimiz tavırlar da uzun, bitmeyecek bir liste oluşturur. Ahlakta zaten, ne yapılmayacağı tartışılır, ne yapılacağı, tecrübe, aklıbaşındalık, insanı tanıma, hali bilme ve şartlar vb. ile alakalıdır. Garantili hiç bir yol yoktur.
Temel kural bazan şudur: Kötüye kullanmayacaksın! Kısacası, kulllanmayacaksın. Suskun kalınması gereken durumda suskun kalacak, buna çağıracaksın. Konuşulması gerekiyorsa, konuşulması gereken yerde, gerektiği kadar, kiminle konuşulması gerekiyorsa sadece onunla konuşacaksın ki bunun ölçülerini tutturmanın el kitabı yoktur! Çoğu felaketin yolu iyi niyetin taşlarıyla döşenir.
Çokbilmişlik, işgüzarlık, ukalalık, malümatfüruşluk etmeyeceksin. Ketum olacaksın. Sır saklayacaksın. Dostunun da, düşmanının da sırrını!
”Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi karanlık olmak” kayıtsızlık, lakaytlık, nemelâzımcılık değildir: Duyarlı olmak, insanlığı insanlığın hallerine kayıtsız kalmadan değiştirmek, değişmektir.
Bütün bunları söyledikten sonra herhangi birimiz ”zarurî durumlarda, insanlığın yararına” tecessüsün, röntgenciliğin, dikizciliğin, şantajın meşru olabileceğine dair bir kapıyı açık bırakırsa, yukarıdakileri, fazlasını, azını, daha çok ya da az doğrusunu söylememiş, söylediğini de geri almış olur!
Bazılarına hukuk, ahlâk, insanlık tanımama hakkı verme hakkımız yoktur! Hakikati konuşmak, kayırıcıların, tuzak atanların işi değildir!
Yatak odası izlemek mahkeme kararıyla dahi meşrulaştırılamaz! Bunu iddia edebilenin hukuk anlayışı hikmetten yoksundur.
İstisna yoktur! Adalet sağlama adına dahi röntgencilik yapılamaz. Bunu gerektiriyor görünen sınır durumlarında, sorulan soruyu ve hükmün çerçevesini, perspektifi değiştirerek ahlâkla ve hukukla karşılık verirsin! İlk soruyu cebren yok ederek değil, daha doğru, daha hikmetli, daha insani, daha ahlaklı, daha adil bir perspektifte çözerek!
Adalet yönünde her eylem, her karar, her hüküm bir yorumdur. Yorum, son noktayı koymayanların, ezbere eylemeyenlerin, ”yeni bir şey söylemenin” anlamını kavramışların işidir. Hâl, hâle benzemez; durum duruma, anlam anlama, hareket harekete benzemez: Öylesine eyleyeceksin ki, kasdettiğini söylemiş, söylediğini kasdetmişlik kendisini konuşmuş olacak!
Son noktayı koymuş olanlar, insan dinlemez, halden anlamaz, birisine serbest bıraktığı özgürlüğü bir başkasına zalimce yasak görür. Yasaklanmış hürriyet, elbette hatadan alıkonmanın terimleriyle değil, insanlıktan alıkoymanın terimleriyle kendisini konuşur.
”İnsan yanlış yapar yanlıştan döner” demek, adaletin bile yanılabilirliğini, yakabilirliğini öngörme, hataya sarılmama işidir.
Tüzüklerin, yönetmeliklerin şablonlarıyla adaletin hikmetten, yorumdan, tevazudan, tecrübeden, bilgiden, ilgiden dağıtılabilirliğini birbirine karıştırmamak gerek.
Bir partinin disiplin kurulunu çalıştırması, bir mesleğin rutin bir kuralla kazayı belayı engellemesi başka, adaletin uygulanması hayata geçirilmesi başkadır.
Adalet çıkar, kâr, cemaat, siyaset, emir, demir, hatır gönül işleri ”paranteze alınmadan”, ”unutulmadan” söz konusu bile edilemez! Bu insanın kendisini unutması, insanlıktan soyutlanması ile değil eleştiri, eleştiriye açıklık, tevazu, saygı, farkındalık işidir. Varsın ”çıkar”ı olsun: Eyvah bu benim çıkarıma diyebilsin. Kendi çıkarsızlığı, mazlumu satmışlık olmasın.
Adil insan, en sonunda kendisini bulur, hükümleri, kararları hep tartışılır olsa bile.
Tartışmadan tartışmaya da fark var, kimi tartışma ”adalet budur!” üzerine, kimisi ”haksızlık, ufuksuzluk, zulüm budur!” üzerine, kimi tartışma ise hallerin ve hükümlerin benzemezliği üzerine.
Hepsi öğretir. Herşey öğretir. Kılıcın iki tarafı varsa adalet de öğrenmenin adaleti, öğrenen adalet, yani adalet olur!
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
İtiraz Notu
23 Aralık 2010 Perşembe
MAHCUP AŞIK KİME SORAR Kİ?
Aşık mahçupsa aracı koyar yar ile arasına. Aşık mecnunsa derdini kapı kadar sağır bir kulağa söyler. Ali’nin kuyuya haykırdığını.
O kör, paslı kapıyı aşıklar divanının kapısı eyler söyleyen.
Aşığın doğrudan söyleyemezliğinde kabahat arayan, sen de haklısın, o da.
Yarin gözünün içine bakamayan, araya koyduğunun gözüne bakar mecnun değilse. Mecnun ise ne görür, ne de bakar. Boynunu eğdiren yarin düşüncesi. Konuşan, susan aşkın ta kendisi.
Mecnun yare hitap mı etmiyor? Yar zaten onda, ama kendisine değil aşkı, yare. Yarin kendisinde oluşu, tek yare boyun eğişi, yarsiz kendisini bulamayacağını bilişi. Yar, hakikati. Gerisi yalan, ama yalanı değil.
Ey Sevgilinin karşısına çıkmaya utanan Aşık, Ey aşıklar divanında yeri boş kalan! Sevgili seni çağırdığında ”yüzüne nasıl bakacağım, nasıl halden şikayet edeceğim bu çiğlikle” diye çöle kaçan dost! Bilmezler ki sen nereye gitsen, ona gidersin. Onunla gidersin.
Ey yarini kalbinde taşıyan kişi! Araya aracılar soktun diye lanetlenen aşık! Ey yarden bir şey isteyemeyenlerin padişahı! Ey karşısında mahcup olabileceği tek bir varlık olan kişi, ey aşk sahibi, ey kendisiyle kendini ölçemeyeceğin bir aşkı kalbine sığdırmamazlıkla sığdırabilen!
Aşığın dediğinde kabahat aranmaz! Aşığın yanlışı yanlış, doğrusu doğrudur. Ama aşıktır eğrisine de, tek tük doğrusuna da yapışmayan. Sürekli yolda olan. Sürekli mahçup kalan.
Bütün dünya hakikatle yüzleşiyor da bir o mu hakikatinden kaçmakta? Yüz yüze gelmeye cesaret edemediğini sevmeye cesaret edebilenin cesaretini kaç Kelile ve Dimne anlatabilir?
O boyun eğişin, selam verişin aslanını kim anlatabilir?
Anlatmanın aslanları anlatabildikleri kadar anlatır, susmanın aslanları susabildikleri kadar susar.
O çığlık Yusuf’un zındanınaydı ki, ney’e su verdi.
Konuşan kim, yare koşan kim, bu ses kimin sesi bilmezmişim.
Derdi anlatman mı gerek anlamam için? Aşkla bakamasak da aşıklara bakıyoruz. Aşk okumak çileyi çekmek değil ey dost, çileyi görmek. Çile gören çileyi görmez bazan, bu aşkı görenin aşığı görmemesi gibi bir şey de.
Dediklerimizde bir hakikat var, ama, onun da ötesi var, berisi var.
Herkesin haklılık payı ne hakkı tüketir ne de hukuku.
Aşık ise hukuksuzdur, ama itip kaksan da itilip kakılamaz.
Ham aşık sevilmeyi bekler. Aşkla pişen, aşkta pişen bir şey beklemez, bekleyemez, kendini bulmayı bile.
23 Aralık 2010, 08:05
(düzeltilmedi, taslak)
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
İtiraz Notu,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Sessiz Kalınacak Yer,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
10 Aralık 2010 Cuma
Meryemin Karnı Tekmelendiğinde Ölenin Adı da İsa Olur !
Meryemin karnı tekmelendiğinde ölen İsa olur.
İsa’sız bir Musa düşünüp de ”evlilik dışı bir çocuğu olduğu doğruysa bu genç kadının, tekmelenmesi fevkalade yanlıştır” derse birimiz, ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranır.
”İsa’ya denmemesi gerekeni bir başkasına deme hakkımız yoktur!”, İsa’ya borcumuz.
Adalet dağıtırken dedikodu dağıtmamak da Musa’ya borcumuz.
O bebek der ki: ”Günahsız olan ilk taşı atsın!”
Musa da diyebilir ki: ”İşi adalet olan taşı elinden bıraksın!”
Tepeden bakan adalet de zulüm kadar incitir.
Hakim, dilindeki taşı kendi başına atandır.
17 Nisan 2010 Cumartesi
Mesnevî ve Felsefe
Sevgi "bilgi işidir". Bilgi, olmuş bitmişin malûmatlılığı değil de oluşmanın, olgunlaşmanın, kulak vermenin, tevazunun ve hayatın açıktalığının ifadesi ise.
Olmuş bitmiş bir teoriye, ezbere, hazır anlayışa geleceği okutarak, geleceği bilerek, kestirerek değil de eyleyerek, yanılarak,çile çekerek, çırpınarak, çaresiz kalarak burnumuz sürtülerek anladığımız kavradığımız genişlettiğimiz bir teoriden, hukuktan bahsettiğimizde, tecrübeyi gelecek için yeterlilik olarak görmediğimizde bir başka düşünce geleneğine de atıfta bulunuyoruz.
Praksis, fronesis gibi kavramlar teorisizliğin ifadesinden çok, uygulamanın, hayatın, eylemenin genişlettiği geçmişin bilgisi, anlayışlılığı ve tecrübesine gönderme yapıyorlar. Hikmet geleneği bu bakışla akraba.
Teori dışlanmıyor, tersine ezberden ve tüm zamanlar için anlamışlıktan konuşmayan katkı, çaba, emek öne çıkıyor. Sınırlı sonlu insanın, insanlar içinde, dünyada, bir tarihsellikte ve yerleşiklikte olgunlaşma, oluşma sergüzeştinde.
Bilgi geleceğe dayatılabilcek bir şey değil. Bilimler bir toplumun nerede olacağının, nasıl yaşatılacağının "yol haritası" değil. Bilgi, insanlığın ve insanın tecrübesi ışık tutsa da hep yeni sorunlar, sorun çözümleri ile karşı karşıyayız. Hayat ezber değil tevazu, uyanıklık, sorun çözmeye yatkınlık ve dayanışma istiyor.
Bilgi bir praksiste, sınanmada genişlettiğimiz ve tasnif ettiğimiz tecrübe.
Akıl yürütmeyle; mükemmel sistem kurarak "tanrısal düzen" adına konuşabilirlikle; geçmişin tecrübesi ile gelecek okumakla; doğa bilimlerinin aslında çok da sorunsuz olmayan geleceğe uygulanabilirliğini insan ve toplum bilimlerine aktarmakla doğru, hakikî ve olması gerekeni açığa çıkarabileceğimizi düşünmedikçe akılda, bilimsellikte, düşüncelilikte ne sorun olabilir ki?
Öngörüsüz, önyargısız olmamız ne mümkün ne de gerekli. Fikirlerimiz, çıkış noktalarımız, beklentilerimiz elbette olacak, ama hakikatle düzelteceğiz. Hakikatle düzeleceğiz.
Gazalînin felsefe eleştirisi Mevlânâ ve Şemsin tasavvuf eleştirisi ile tamamlandı. Buna bir itirazım yok.
Gazalî'nin batıda antinomilerin eleştirisinin önünü açtığı örtbas edilirken doğuda felsefesizliğin temellendiricisi olarak gösterilmesi pek tutarlı değil.
Doğuda Gazaliyi izleyenler ne düşünce fukarası idiler, ne de antientellektüel. Gazaliyi bahane edenler içinse bir şey diyemem.
Mevlana ve Şemsin tasavvuf eleştirisi hem Gazalinin felsefe eleştirisinden besleniyor, hem de dönemlerinin önlerine yığdığı sorunlardan kaynaklanıyor.
Kavramlar, semboller ve şahıslar hululiliği eleştirmiş, bilgi geliştirmede arşimedci çıkış noktalarını imkânsız kılmış, olgunlaşmayı ve yol açmayı insanın faniliği ve sınırlılığı içindeki hakikatliliği ile kavramış bir duruştan anlamlanmaya başlıyor.
Bilgi öznesi (transendentalizme açılan anlamıyla) yok, bu anlamda alışıldık bir felsefe de yok. Hiç bir kolaycılık yok. Cehalet korkusu ve umutsuz bir çaresizlik olmadığı gibi. Bilginin öznesi, klasik bilgi öznesi, hakikatin sahibi ya da metodolojik kurucu değil de hakikatle sınanan, akıl yürütmeyle varabileceği yer sınırlanan, tüm zamanlar için konuşması mümkün olmayan, yanılmazlıktan hareket edemeyen bir özne, çaba, hayatlılık.
Akan nehir içinde akan bir insanın düşüncesi de dünden yola çıkıp anına ve anından sonrasına akan bir hareketlilikte resmediliyor Mesnevide. Gazaliden çok farklı etkiler de söz konusu diyip geçelim şimdilik.
Şemsin Makaalattaki öbür dünyada dil zaman ve mekan üzerine düşünceleri Gazali zamanından Kanta gidebilecek bir felsefi gelenekle geçişliliklere de işaret ediyor.
Mesnevide akıl, felsefe, bilim eleştirilir. Ancak akılsızlık, hurafe, cehalet bilgisizlik savunulmaz.
İnsan hakikatin sahibi değildir. Cehalet ile Bilgiye açıklık aynı insanın bilgiye dönen yüzünün iki yanıdır.
Akıl kötü bir şey olduğundan değil, insan insan olduğundan, faniliğinden sınırlıdır.
Mesnevinin felsefi temelleri sağlamdır, meslekten felsefecilerin şaşkınlıkla ve hayranlıkla okuyabilceği bir hakikatlilik içerisindedir. Toplumsallaşma ile akıl bağlantısı; akan zamanda değişerek aynı kalışımız; yorum , anlam ve anlama üzerine söylenenler; doğa bilimlerinin mantığı ile insan bilimlerinin mantığı arasındaki farklılığın ifade bulmuşluğu; aşk kavramının öznelerarasılıktan gelebilecek sorulara açıklığı vb. harikuladedir. Retorik'i kavrayışı; sohbetin yapılanışı, karakteri üzerne düşünceleri; hakikat anlayışı taptazedir.
Evet, Mesnevi felsefe kitabı değildir. Ama meslekten bir felsefeciye felsefe kitaplarından daha fazlasını da söyler: Zamanında bilineni, kavrananı, kendilerinin kavradıklarını, bildiklerini, anladıklarını.
Karşılaştığınız ufuk rengahenk bir ufuk. Bugüne öğretebileceğini henüz öğretememiş bir ufuk.
Mesnevide felsefe de tartışıldığını (meslekten felsefeci olmayanlara) kanıtlamaya, Cebriyye üzerine argumanlar dahi yeterlidir.
Abdülbaki Gölpınarlının üzerinden "Mesnevide felsefe yapılmaz!" diyenlere de bizzat Abdülbaki Gölpınarlının Mevlana Celaleddin, Hayatı, Eserleri, Felsefesini hatırlatalım. Kitabın başlığındaki "felsefe"yi bir yana bırakırsak:
"Eflatun'un İde nazariyesini hatırlatan sözlerden örnekler:
Sonsuz hareketler, hünerler, sanatlar, hep düşüncelerde doğan sûretlerin gölgeleridir... ([Mesnevî] VI, s. 257-259, b. 2728 - 2731) "
Gölpınarlı, Mevlana, hayatı, Eserleri, Felsefesi. İnkılap, İstanbul 1999, s. 277.
"Her yurdun duvarını, tavanını ve sair suretlerini mimarın düşüncesinin gölgesi bil. Düşünce zamanında taş da meydanda değildir, tahta da, kerpiç de... (VI. s. 297, b 3740-3742)"
Gölpınarlı, İstanbul 1999, s. 277.
Kitap başlığındaki "felsefe", elbette, bir meslek olarak "felsefe"ye gönderme yapmamaktadır. "100 Soruda" dizisinde Abdülbaki Gölpınarlının felsefe üzerine söylediklerini Mesneviye nakletmek ise yanlıştır. Hakikatlilik değildir. Bunu bizzat Gölpınarlı yapsa idi eleştirirdik. Yapmamıştır, yapmaz, hakikat kaygısı vardır. 100 soruda dizisindeki yazdıklarından yola çıkarak felsefenin gereksizliğini ilan etmenin bir eleştiriyi anlayamamanın ötesinde vebali vardır.
Gazali, Nietzsche, Marx, Wittgenstein ve diğerleri felsefenin türlü türlü sonlarını ilan ettiler. "Felsefenin sonu"nu getirip zihni kurtarmak çoğu felsefecinin hayat tasarımı. Habermas da epistemolojiyi bilgi sosyolojisine taşıdı. Ne onların eleştirilerini yok saymaktayız, ne de eleştiriden geçerek çiçeklenen felsefeyi.
Aslolan ise hakikattir.
Olmuş bitmiş bir teoriye, ezbere, hazır anlayışa geleceği okutarak, geleceği bilerek, kestirerek değil de eyleyerek, yanılarak,çile çekerek, çırpınarak, çaresiz kalarak burnumuz sürtülerek anladığımız kavradığımız genişlettiğimiz bir teoriden, hukuktan bahsettiğimizde, tecrübeyi gelecek için yeterlilik olarak görmediğimizde bir başka düşünce geleneğine de atıfta bulunuyoruz.
Praksis, fronesis gibi kavramlar teorisizliğin ifadesinden çok, uygulamanın, hayatın, eylemenin genişlettiği geçmişin bilgisi, anlayışlılığı ve tecrübesine gönderme yapıyorlar. Hikmet geleneği bu bakışla akraba.
Teori dışlanmıyor, tersine ezberden ve tüm zamanlar için anlamışlıktan konuşmayan katkı, çaba, emek öne çıkıyor. Sınırlı sonlu insanın, insanlar içinde, dünyada, bir tarihsellikte ve yerleşiklikte olgunlaşma, oluşma sergüzeştinde.
Bilgi geleceğe dayatılabilcek bir şey değil. Bilimler bir toplumun nerede olacağının, nasıl yaşatılacağının "yol haritası" değil. Bilgi, insanlığın ve insanın tecrübesi ışık tutsa da hep yeni sorunlar, sorun çözümleri ile karşı karşıyayız. Hayat ezber değil tevazu, uyanıklık, sorun çözmeye yatkınlık ve dayanışma istiyor.
Bilgi bir praksiste, sınanmada genişlettiğimiz ve tasnif ettiğimiz tecrübe.
Akıl yürütmeyle; mükemmel sistem kurarak "tanrısal düzen" adına konuşabilirlikle; geçmişin tecrübesi ile gelecek okumakla; doğa bilimlerinin aslında çok da sorunsuz olmayan geleceğe uygulanabilirliğini insan ve toplum bilimlerine aktarmakla doğru, hakikî ve olması gerekeni açığa çıkarabileceğimizi düşünmedikçe akılda, bilimsellikte, düşüncelilikte ne sorun olabilir ki?
Öngörüsüz, önyargısız olmamız ne mümkün ne de gerekli. Fikirlerimiz, çıkış noktalarımız, beklentilerimiz elbette olacak, ama hakikatle düzelteceğiz. Hakikatle düzeleceğiz.
Gazalînin felsefe eleştirisi Mevlânâ ve Şemsin tasavvuf eleştirisi ile tamamlandı. Buna bir itirazım yok.
Gazalî'nin batıda antinomilerin eleştirisinin önünü açtığı örtbas edilirken doğuda felsefesizliğin temellendiricisi olarak gösterilmesi pek tutarlı değil.
Doğuda Gazaliyi izleyenler ne düşünce fukarası idiler, ne de antientellektüel. Gazaliyi bahane edenler içinse bir şey diyemem.
Mevlana ve Şemsin tasavvuf eleştirisi hem Gazalinin felsefe eleştirisinden besleniyor, hem de dönemlerinin önlerine yığdığı sorunlardan kaynaklanıyor.
Kavramlar, semboller ve şahıslar hululiliği eleştirmiş, bilgi geliştirmede arşimedci çıkış noktalarını imkânsız kılmış, olgunlaşmayı ve yol açmayı insanın faniliği ve sınırlılığı içindeki hakikatliliği ile kavramış bir duruştan anlamlanmaya başlıyor.
Bilgi öznesi (transendentalizme açılan anlamıyla) yok, bu anlamda alışıldık bir felsefe de yok. Hiç bir kolaycılık yok. Cehalet korkusu ve umutsuz bir çaresizlik olmadığı gibi. Bilginin öznesi, klasik bilgi öznesi, hakikatin sahibi ya da metodolojik kurucu değil de hakikatle sınanan, akıl yürütmeyle varabileceği yer sınırlanan, tüm zamanlar için konuşması mümkün olmayan, yanılmazlıktan hareket edemeyen bir özne, çaba, hayatlılık.
Akan nehir içinde akan bir insanın düşüncesi de dünden yola çıkıp anına ve anından sonrasına akan bir hareketlilikte resmediliyor Mesnevide. Gazaliden çok farklı etkiler de söz konusu diyip geçelim şimdilik.
Şemsin Makaalattaki öbür dünyada dil zaman ve mekan üzerine düşünceleri Gazali zamanından Kanta gidebilecek bir felsefi gelenekle geçişliliklere de işaret ediyor.
Mesnevide akıl, felsefe, bilim eleştirilir. Ancak akılsızlık, hurafe, cehalet bilgisizlik savunulmaz.
İnsan hakikatin sahibi değildir. Cehalet ile Bilgiye açıklık aynı insanın bilgiye dönen yüzünün iki yanıdır.
Akıl kötü bir şey olduğundan değil, insan insan olduğundan, faniliğinden sınırlıdır.
Mesnevinin felsefi temelleri sağlamdır, meslekten felsefecilerin şaşkınlıkla ve hayranlıkla okuyabilceği bir hakikatlilik içerisindedir. Toplumsallaşma ile akıl bağlantısı; akan zamanda değişerek aynı kalışımız; yorum , anlam ve anlama üzerine söylenenler; doğa bilimlerinin mantığı ile insan bilimlerinin mantığı arasındaki farklılığın ifade bulmuşluğu; aşk kavramının öznelerarasılıktan gelebilecek sorulara açıklığı vb. harikuladedir. Retorik'i kavrayışı; sohbetin yapılanışı, karakteri üzerne düşünceleri; hakikat anlayışı taptazedir.
Evet, Mesnevi felsefe kitabı değildir. Ama meslekten bir felsefeciye felsefe kitaplarından daha fazlasını da söyler: Zamanında bilineni, kavrananı, kendilerinin kavradıklarını, bildiklerini, anladıklarını.
Karşılaştığınız ufuk rengahenk bir ufuk. Bugüne öğretebileceğini henüz öğretememiş bir ufuk.
Mesnevide felsefe de tartışıldığını (meslekten felsefeci olmayanlara) kanıtlamaya, Cebriyye üzerine argumanlar dahi yeterlidir.
Abdülbaki Gölpınarlının üzerinden "Mesnevide felsefe yapılmaz!" diyenlere de bizzat Abdülbaki Gölpınarlının Mevlana Celaleddin, Hayatı, Eserleri, Felsefesini hatırlatalım. Kitabın başlığındaki "felsefe"yi bir yana bırakırsak:
"Eflatun'un İde nazariyesini hatırlatan sözlerden örnekler:
Sonsuz hareketler, hünerler, sanatlar, hep düşüncelerde doğan sûretlerin gölgeleridir... ([Mesnevî] VI, s. 257-259, b. 2728 - 2731) "
Gölpınarlı, Mevlana, hayatı, Eserleri, Felsefesi. İnkılap, İstanbul 1999, s. 277.
"Her yurdun duvarını, tavanını ve sair suretlerini mimarın düşüncesinin gölgesi bil. Düşünce zamanında taş da meydanda değildir, tahta da, kerpiç de... (VI. s. 297, b 3740-3742)"
Gölpınarlı, İstanbul 1999, s. 277.
Kitap başlığındaki "felsefe", elbette, bir meslek olarak "felsefe"ye gönderme yapmamaktadır. "100 Soruda" dizisinde Abdülbaki Gölpınarlının felsefe üzerine söylediklerini Mesneviye nakletmek ise yanlıştır. Hakikatlilik değildir. Bunu bizzat Gölpınarlı yapsa idi eleştirirdik. Yapmamıştır, yapmaz, hakikat kaygısı vardır. 100 soruda dizisindeki yazdıklarından yola çıkarak felsefenin gereksizliğini ilan etmenin bir eleştiriyi anlayamamanın ötesinde vebali vardır.
Gazali, Nietzsche, Marx, Wittgenstein ve diğerleri felsefenin türlü türlü sonlarını ilan ettiler. "Felsefenin sonu"nu getirip zihni kurtarmak çoğu felsefecinin hayat tasarımı. Habermas da epistemolojiyi bilgi sosyolojisine taşıdı. Ne onların eleştirilerini yok saymaktayız, ne de eleştiriden geçerek çiçeklenen felsefeyi.
Aslolan ise hakikattir.
Etiketler:
Deneme,
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
İtiraz Notu,
Mesneviyi Okumak,
Mevlânâya Yönelik Eleştirilere Dair
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







