Mesneviyi Okumak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mesneviyi Okumak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2015 Cumartesi

"Anladığım Kitaba Uygun mudur?" Sorusu Mevzû'nun Hakîkatine Uygun mudur?

Anladığımızı Kitap'la düzeltebilir miyiz?

Mümkündür, ancak, Kitap'taki hakikat iddiası ile bir anlamıyla dahi olsa buluşabiliyor isek. Bir hakikat derdimiz, kaygımız var ise.

Hayattan çıkarttığımızı kuram ile, kuramdan çıkarttığımızı hayattan çıkardığımız ile gözden geçirebiliriz, evet. Hâlâ başlangıç noktasında olduğumuzu unutmadan. Anlamanın en olgun/yüksek noktasından konuşmadıkça.

Anlayış derdi olan tersine dikkat eder. Kuramın hakikati yukarıdan aşağıya uygulanarak dünyayı sarmalamaz.Tersi geçerlidir: Hayatla, hayattan, tecrübe ile, hanyayı konyayı fark ederek kuramı, klasik metni, kutsal metinleri anlamaya, kavramaya başlarsın. Yanıla, sınaya, sınana. Hakikatin sahibi geçinmeden. Hakikati avucuna sığdırmaya, hapsetmeye kalkışmadan.

İnandıklarımızla gördüklerimiz arasında bir boşluk, örtüşmezlik oluştuğunda?

Bu bir tutarlılık meselesi değildir ki? Bir aceleleri mi var? Sabrımız, bir fanilikten ve bir tarihte ve mekânda yerleşiklikten anlayışımız cehaleti yenme arzû ve çabamızın işareti. Tutarlılık  talebi aksi takdirde cehalet aşkına dönüşür.

Nereden başlayacağız?

Herbiryerden. Hayatla. Hayattan.

21 Ekim 2013 Pazartesi

Rızâ Hayâtlı Olduğunu Kabûlden İbârettir, O Kadar!


İnsân hayatlıdır, canlıdır, bir dünyâdadır; başkalarının içindedir, arasındadır.

İnsân düşe kalka büyür. İnsanlık iki rüyâ arasında ne kâbûslar görüştür.

İnsân, elinde olanları dahi elinde tutamaz. Kendisinde olanları ebediyyen kendisinin kılamaz.

İnsân bir gelip geçicilikte, kazâ belâ arasında kalışta kendisi olarak kalmaya, kendisi olarak yaşamaya bütün itirâzlarına, çırpınışına rağmen mahkûmdur. Rızâ bu mahkûmiyetten özgürlük çıkarır, türetir, kurar, oluşturur. Mahkûmiyet yanılgısından insanlığın oluşma süreçlerine yüzünü çevirir.

Zihinde oluşup yaşanan/vücutlu bir kararlılığa dönüşen kendisi hakkında gerçekçi olma, rüyâsı ve şartları arasındaki dağınıklıkta yaşamayı kabûllenme, hakikatle barışık yaşama bilincidir.

Rıza ne zûlmü, haksızlığı; ne de kazârâ olanı ve kazâda takılıp kalmayı seçiştir.

Rıza insân olmaya, insân olarak yaşayıp ölmeye açık durmaktır.

Kazâ ve belâ gelicidir, öğreticidir. Hattâ alıp götürücüdür.

Yanlıştan, ters gidenden öğrenen gülün dikenini seven bülbüldür.

Kendisini gülün dibinde bulan, mazoşist değildir; gülün dibi ariflerin mezârıdır.

Efendim. Aşkla söz ederiz!

18 Haziran 2013 Salı

ZAHİT SENİ İÇERİ ALMAMIŞ



ayakların çamurlu
şakaklarında kan
halıları kirlenir
odaya girsen

sen meyhaneye gel
şahların çizmeyle ulaşamadıkları dergaha
cemşit saki
yaralılar sultan

peymane yok
şişeyi kırıp attık çoktan
şarap biziz şişe biziz
ayık biziz uyuyan biz

meyhaneye gel 
kovulmuşların arasına gir
kanı dökülmüşlerin divanına


29 Mart 2013 Cuma

"Ne Dediyse Odur!"

"Ne dediyse odur!" imanın değil, (hakikate) sadakatın göstergesidir.

Sadık olmayanda bilgi de olmaz. Söylediğinin arkasında duran, söylediğini kast eden, kast ettiğini söyleyen insan konuşabilirliğin, tartışabilirliğin, söyleşebilirliğin, aktarabilirliğin koşuludur!

"Ne dediyse odur!"da ben bir belâyı paylaşırım, itilip kakılışı.

"Ne dediyse odur!" söylenenin hakikati üzerine bir iddia değildir. Söyleyenin, söyleyişin, söyleyen duruşun hakikatliliği üzerine bir iddiadır, deklarasyondur.

Söylenenin anlaşılması, söylenene hakikat iddialarıyla gitmeyi gerektirir. Söyleneni didiklemek inkâr değil anlama çabasıdır. Opponent ve proponent buluşturulmadan düşünce, fikir, hikmet üzerine konuşulamaz. Muteriz anlama çabasının içinde yerleşiktir.

Söylenenin hakikati ile buluşmak, tekrarda bir hikmet olsa da, söyleneni tekrarla değil, söyleneni kendi ufkuyla karşılamadan geçer.

İtiraza itirazdan onay çıkar. Onaya onaydan ezber dışında hiç bir şey.

Bilim tartışır. İman eden henüz bilmediğinin, bilmeyebileceğinin de olduğuna inanır, bilime pusu kurmaz.

"Ne dediyse odur!" söylenenin ilerisinin de olduğunu farkediştir. Arif sözü kesmez, diskuru açık tutar; söyleyene de siper olur, itiraz edene de.

14 Kasım 2012 Çarşamba

YER DE GÖK DE YERİDİR İNSANî ANLAYIŞIN


Yerin doğrusu ile göğün doğrusu çelişmez.

Yer ve gök mecazdır, kelimedir o kadar.

Yeri göğü anlayış; gökten yağan ve yerden biten işaretleri, kitabı ve dünyayı, insanı ve hayvanı, maddeyi ve kavramı anlayış kendini hakikate açış işidir.

Hakikate hakikatten itirazla, yani hayatın söylediklerinden itirazla açılırız. Ezberlenmiş tecrübe ya da yorum ile değil.

Yorum yorumlara ışık tutar, yol açar. Hayat itiraz eder: Düzeltirsin. Düzelttiğin yine bir yerde takılır.

Bu iş böyle. Kolayı yok.

Hayatsızlık hiç mi hiç hakikatlilk değil!

1 Ekim 2012 Pazartesi

Mesnevîyi Okumak Değil, Hayat Yoldan Çıkarır: Hayatsız Kalın, Sınanmayın!

Allâmeler "Mesnevî yoldan çıkarır, okumayın!" diyorlarmış.
Okumayın!
Mesnevîde bir hakîkat varsa onu zaten hayat karşınıza çıkarır, hakîkat derdiniz varsa, sabrınız varsa.
Mesnevîden kafanız karışacaksa yine okumayın, hayatın halleri zaten kafa karıştırır.
Fırtınada, hayatta; söze, bilgiye, hayata açıklıkta durulmak risklidir.
Evinizde oturun.
Sağa sola bakmayın, hayata atılmayın bu imkânınız, lüksünüz varsa.
Sokaktaysanız, itilip kakılacaksınız. Bir kitabın anlattığı itilip kakılmanın hikmetidir sadece, siz sahiden itilip kakılacaksınız. İtilip kakılma size hikmeti sunduğu kadar insanlıktan çıkmanın kapısını da açacak. Hikmetine dayanamayan, şiddetine ne kadar dayanır ki?
İnsan dayanıksızdır, insan çiğ süt emmiştir. Dalgalarla boğuşmaya kalkmayacaksınız ki bu da bir had biliştir.
Dalgalarla boğuşacak, hayattan gelene rıza gösterecek, güçlüklere göğüs gerecek, aşılmaz dalgalara kulaç atıp da gönül rızasıyla boğulacaksınız: Bu da bir had biliştir.
Birisinin yarasını sararken mikrop kapabilirsiniz, sarmayın! Birisinin hayatını korurken onun yiyeceği bıçağı siz yiyebilirsiniz, kurtarmayın, üzerine kapanmayın! Bir  risk almayın, hayatlanmayın, halk içine karışmayın! Korkuyorsanız, sakının!
Mevlânânın geleneği tersini söyler: Üzerine kapan, bıçaklan! Hayattan kaçma! Çalış, insan içine karış! Başkalarının yaralarını sar! Başkalarının sırlarını küçümseme, gece gibi ört!
Korku insana mahsustur. Gizleyen korkunun esiridir. Saklanan günahsız sevapsızdır da.
Hayata bulaşacaksan hayatın ustası olacaksın. İnsan hayatını, kainatın hayatını bileceksin. Bilmemezlikten gelerek değil, bilerek, kapışarak, boğuşarak insan olacak, insan kalacaksın.
İsteyen okumaz, ben okuyorum! Ne günahsızım, ne hayata yasakçı, ne cenneti garantili, ne cehennem kaçkını. Bütün sınanmalardan başarıyla geçilemeyeceğini bilerek, bütün sınanmalardan geçmemek için, başkalarından öğrenmek için, bilginin tecrübesiz cehalete esaret olduğunu kavrayarak, başkalarının tecrübelerine de açılarak okuyorum. Bizim ve başkalarının bilgelerini, bilgeliğini, hayatın hikmetini...

Bu halk ile kurduk güzelliğin kurulması en zor kalelerini. Onların hayatı, çilesi, derdi, tasasından kaçarak onların yol açanı olmak ne mümkün? Geçmişini yasaklayarak geleceğini sterilize etmek akıl kârı değildir. Daha iyisini biliyorsan daha iyisini yaparak, daha iyisini söyleyerek yönlenirisin geleceğe!

29 Eylül 2012 Cumartesi

Fütüvvet'e Düşman Bir Tasavvuf!


Adamlık, mertlik, yiğitlik, kadunluk, komşuluk, insanlık, dürüstlük, daha iyi insan olmak gibi şiarlar önem sırasını yitirip ayak altına alınmaya başlanınca geriye sadece Aziz Petrus geleneği kalıyor: "İnan!"

İnansın da neye inansın? İnandığı nedir?

İnanç inandığın şey ile özdeş değildi bizim geleneğimizde.  Faniliğimiz, bir tarihte oluşumuz; bir zamandan mekandan anlayışımız, hakikatin sahibi değil yanılması kaçınılmaz yorumcusu olmamız, teorinin hakikat özeti ya da usaresi olmadığı anlayışı; praksis ve fronesis anlayışı bizde beslendi, ilerletildi ve batıya hem praksis felsefelerine hem de yorumbilgisine aktarıldı.

Bu büyük geleneğin sanal takipçileri ise "inanın, yorumlamayın!" diyorlar. Oysa yorumlayanın inanç meselesi vardır. İnanç ezber değildir. İnanç hakikat şifresini ele geçirmişlerin işi değildir. İnanç hakikatin sahibi olmadığımızdan, herşeyi bilemezliğimizden yola çıkar. İnanç dogma değil, arifane tevazu işidir! En azından tasavvufun tasavvuf olduğu zamanlarda bu böyleydi! Karşıtlarını yanında taşısa da onların da gündemini belirliyordu.

Bugün Gelenek diyalektik düşüncesinden; praksis ve fronesis anlayışından; tranzendental temellendirmelere karşı toplumbilimsel temellendirişi ve monolojik felsefe geleneği karşısına diyalojik geleneği çıkarışından uzak; şekilde, geçmişinin gölgesinden ibaret bir gösteriler dünyasında yaşıyor.

Her gün yeni bir şey söyleyen, teoriyi genişleten, işleten anlayış bunu teorinin hizmetinde yapmıyordu: Tersine derin entelleküel duruşu hem kendi hayatını, hem hayat anlayışını sürekli işleyen, hatadan öğrenen, yanlışla da temizlenen ve düzelen bir anlayışın kendisini ifadesi idi.

Kainatı okumak, kainatın ayetlerini okumak ile Kitabı, kitabın ayetlerini okumak aynı oluş, oluşum, insanlık düşüncesinin bir parçası idi.

Tekniği kullanmayarak, sadece oyuncak ederek parya olmadık: İnsanlık anlayışımızı terkederek paryalaştık! İnsanlığı da çukura sürükleyebilirdik: Batıda özellikle sol düşünce insanlık değerlerini bir ölçüde ayakta tutabildi ise bizim ayakta tutup aktardığımız bir düşünce damarının, insanlık anlayışının sonucunda oldu.

Batıdaki inanç ve bilim kavgası ilk çağlardaki  teori ile praksis tartışmasının temellerinden koptuğu bir diskurda kavgadır ve iyi ki düşüncenin bağımsız alanlarına, bağımsız düşüncenin hür ve demokratik diskuruna tasallut edememiştir.

İnsan olma, daha iyi insan olma, komşuluk, sadakat, adaletle davranmak gibi dertleri olmayanların ne bilme ne de inanma dertleri vardır. Onlar ezberden, sınanmaya kapalılıktan, duyarsızlıktan ibarettir!

Aziz Petrus? Temsili bir Aziz Petrus idi. Ezbercilerin, ezbere Aziz Petrus'u.

6 Mayıs 2012 Pazar

Ezber Hırkasının Dikişini Sök, Terbiye Edilmiş Keçeye Bürün! Karşında Olanın Derdinden Konuş!



"Doğu, kurumuş ırmağına bir dil ararken"
Enis Diker ("Kum Hep Kum")







Doğunun dili de gönlü de kayıp.

"Çağımızın Mevlânâları"na bakıyorum: Ne cihanşümûller, ne de karşılarında olanın dili gönüllerinde.

Kendi ızdıraplarından konuşuyorlar, düşmanlarının ızdıraplarından bile değil.

Doğu dilini bulacak: Olan'ı büyüterek değil, ufkunu büyütüp genişleterek.

Muhafazakârlığımız mazbut değil, kaptığını götürüyor, estetiksiz, başkasız, geçmişi ihalede.

Fütüvvet çekilince yeni solcular bile yetiştiremez oldu memleket.

Aydın yok, insan yok oluyor, dağın taşın, kurdun kuşun hakkı yeraltına veriliyor.

Çölleşen nehir yataklarından, deryalardan, ovalardan savrulan kum soframızda, yüzümüzde. Lokmamızda çıtırdayan kum.

Gün gelmiştir, artık, "yeni şeyler söylemek lâzım!". Eskisiz, geçmişsiz, geleceksiz; kendisi gibi olanlardan ibaret bir dünya kurmuşluklarda dilini yitirmişlikten değil; karşındakinin gönlünde gölgeleneni, yeşeremeyeni de ufkuna alarak, ufkunda açarak!

17 Nisan 2012 Salı

Mevlevî Hoşgörüsü: Nerede ve Ne Zaman?

Makaalâtta Tebrizli Şemsin insanı tanrılaştırabilecek her türlü kavrama; tasavvufun, vahdet-i vücut'un radikalleştirilmesine, hulûl düşüncesine; insanlaşmayı, olgunlaşmayı hedeflemeyen çokbilmişliklere; ayrımcılıklara, düşüncesizliklere, çarpıtmalara bırakın hoşgörü göstermeyi tahammül dahi etmediğini görüyoruz. Derhal karşı çıkar, konunun üzerine gider. Hüküm vermekten, haklıyken ağır yargıda bulunmaktan çekinmez. Tartışma konusunun dışındaki alanlarda ise eleştirdiklerinin haklarını verir, istedikleri yola gitmelerini hakları olarak görür.

Ayrım noktalarını net koyar, her düşünceyi aynı potada eritmez, tasavvufun hakikatle eleştirilmekten bağımsızlaşıp uçmasına izin vermez. Kopup gideni yargıladıktan sonra, ayrım noktalarını vurgulayarak biraradalığın, dostluğun, insanca ilişkilerin devam etmesine özen gösterir.

Burada dikkati çekmek istediğim bir nokta var. Eleştirisinde nettir. Hakikatî bile bile çiğnediğini gördüğü ululanan, büyüklenen kişileri takipçilerinin yanında ayak altına aldığı da olmuştur, örtbas etmeyelim. Ancak ikna olmayanı susturma gibi bir yolu seçmez, ikna ettiğini de, kendisini de her sorundan kurtulmuş görmez. Tartışmanın içerisinde, eleştiriyi ayrıntılı ve ciddi argümanlarla göğüsleyerek, eleştirerek, fikirleri değişik alanlarında takip edip analiz ederek öğretir, düşüncesini canlı tutar.

O dönem ilginçtir. Entellektüel (temellendirici, tartışmaya açık) duruşlar ile düşünceyi işine geldiği gibi götürüyor görünen duruşlar yanyanadır. Aklı başında insanları çıldırtan fikirlerle bunları düzeltip derslerini verenlere ders verecek kadar derin ve temelli fikirler bazan aynı kişilerce geliştirilmektedir.

Tebrizli Şems insanların haklarını vermeye gayret eder. Başkaları için selâm sabah kesmeyi gerektirecek ayrımlar onun için konunun hakikatine sadakatten, hakikatliliğe davetten ibarettir. İnsana, emeğe, düşünceye saygısızlık değildir.

O dönemde ortak nokta insanların hakikatle kendilerini düzeltmeyi reddetmemeleridir. Birisi yanlışlarını gösterdiğinde kabul ederler ve belki de daha sonra bildiklerini okumaya devam ederler. Hakikat iddiasında bulunanı yalncı çıkarmazlar. Genellikle.

Tartışmalarda bir otorite kabul edildiğini kendisi gibi düşünen, düşünmeyen insanların Tebrizli Şemsin tasarımları, önerileri, geleceğe yönelttiği tanımlamalarına kendi projelerinde bildiklerini okusalar da, çatmadıklarını gözlemliyoruz.

Tebrizli Şems ve Mevlânânın Gazalî ile ortak yanları o dönemde ulaşılmış bir konsensusa da işaret ediyor. Bu konsensusun bir diğer ayağının oluşturulmasında Hacı Bektaş-ı Velî'nin insiyatif üslendiğini, yetmiş kişiden oluşan bir meclisin toplandığını Evliya Çelebiden öğreniyoruz. Ev sahibi Koyun Baba'dır. Toplantının sonuçlarını yedi yüz derviş her bir yöne iletir, rivâyetlere göre.

Şemsin rolünün bir konsensusta ifadesini bulan, bulacak düşünceler, temeller sunmaktan ibaret olduğunu düşünmüyoruz. Gelecek bin sene şekillendirilmektedir. Tartışma ortakları bir yasaktan, merkezî otoriteden korkuyla değil büyük bir uzlaşmanın şartlarının oluşmasının sonucu olarak,  özlemini duyarak Tebrizli Şems'e dikkat etmekte, kendilerini ve duruşlarını izah etmek için gayret göstermektedirler.

Açık bir diskur söz konusudur, tehdit, korku, baskı söz konusu değildir. Tartışmaya açıklık kendisini her alanda sarsıntıya açma anlamına da gelmez. Temel hassasiyetler üzerinde uzlaşılmıştır, dikkat gösterilmiştir, en azından karşı durulmamıştır.

Zamanla uzlaşma konuları sislenmiş, temellendirici tartışmaların hakikat iddiaslarını buluşturan diskuru kaybedilmiştir. Şemsin itiraz ve farklılıkla birarada yaşama ve tartışarak ayrımlar getirme, uyanık tutma, sohbet veya konuşma diyalektiğinde temel ayrımlar üzerine farkındalıkları aralıksız açık tutma tavrı geçerliliğini yitirmemiştir.

Tebrizli Şemsin yeni bir bin yılın temellendirilmesinde emekleri büyüktür. Ekzantrik bir seyyah değildir! Moğol istilalarıyla Cumhuriyet arasındaki dönemi belirleyen tavrın, duruşun, projenin temellendiricilerindendir.

...

Mevlânanın "avam" konusundaki tavrını hatırlayalım. Çalışanları, meslek sahiplerini, halktan insanları faziletli insanlar olarak görmeyen, avam ilan eden anlayış karşısında sinirlendiğini, bu düşüncelerin sahiplerine hakaret ettiğini Eflâkiden okuyoruz. Menkıbelerde abartma olabileceği düşünülebilir. Ancak, hem sözlü gelenek hem de eserleri bu tavrını destekliyor. Gazalî ile beraber iktidar sahiplerine eleştirel, mazlumları sahiplenici bir tavrı var.

Hayat kadınlarını, mahkûmları, itilmiş kakılmışları selamlayışları, her çiğliği mesele etmeyişi, eleştiriye açık oluşu her daim öfkesiz ve diplomatik kılmıyor Mevlânâyı. Bir adı zaten Celâl'dir, celâl'liğinin hakkını vermeye de çalışmıştır.

...

Affedebilmek, insanların farklarını, yanlışlarının olabileceğini, hayatların ve fikirlerin ömür/ömürler boyu şekilleneceklerini kabul etmek ile topluma öneriler, toplumun geleceğine öneriler olarak fikirlerin, yargıların, hakikat iddialarının arkasında duruş arasında bir çelişki, zıtlık yok.

...

"Katılmıyorum, bunu kasd etmedim, buradan bu çıkarılamaz" gibi iddialar her daim tartışma gerekmese de tartışmaya açık duruşun ifadesidir. İnsan, söylediğinin arkasında duruyorsa tartışabilir. Hakikatle kendisini düzeltiş iddiasızlık değildir. İddianın temellerinin sarsılması, daha farklı bir düşüncenin geçerliliğinin söz konusu olması gerekir.

Mevlananın yaşadığı dönemde ona birisi "Düşünce Senin ve Gazalinin yüzünden yok oldu!" dese "yanlışın var!" dermesi daha büyük olasılık. Susması, gülümsemesi, hatta konunun tartışılamayacağı birisi ise "haklısın!" demesi de küçümseme işi olmazdı. Nasreddin Hocanın sen de haklısın hikayesindeki gibi.

Tartışmaya açık durma eşitleme, eşit görme işi. İnsanın canının istemesi, zaman bulması bulmaması işi değil, bir sorumluluk işi.

Geçiştirme tartışmanın hayırlı olmaması ile alâkalı. Karşı tarafın haklılığının ifadesi değil.

"Sen de haklısın!" meselesi uzlaşmazlıktan hikmet çıkarma, perspektif açma işi. tartışmanın kendisi değil.

...

Refi Cevat Ulunay'ın 18 Aralık'ı cüzdan boşaltma olarak görüşe tepkisi çok ağırdı. O o tepkiyi verene kadar konuya aynı zamanda hem gülümsemiş, hem de üzülmüştür birileri. O tepki verilmese, "verilsin!" ya da "niye verilmedi!" demezlerdi. Verilince de "yanlış oldu!" demezler. Haklı olmak, eleştirinin hakkani olması her zaman konuşma tepki verme anlamına gelmez.

İnsan kendisini öldürmeye kalkışmış kişiyi affeder, hatta dost edinir, ancak, öbür dünyanın dili şu dil, bu dil, zaman ve mekan reel olarak mevcut diyene tepki gösterebilir. Birisi adaleti karşılıklılık ve intikam olmadan çıkartma işi, insanın değişmesini isteme, değişecek olanı ezmeme, insanlığı başa kakmama işi; diğeri hakikat üzerine iddia. Hakikat üzerine, insan hakkı hatta bir kedinin, kuşun hakkı üzerine suskun kalmama ayrı bir konu.

...

Günümüzde mevlevî olduğu düşünülenlerin hakikat konusunda yanlışa tavizkar olacaklarını düşünmüyorum, ifadenin kibar bir yolunu aramalarını ise bir kaçış, hakikati satış olarak düşünemiyorum. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda değiller. Kendi yanlışları doğruları bir birine karşımış da olabilir bazan. Tasnif derdinde olabilir, herkesi dinleyebilirler. Ancak yanlış bir iddiaya doğru da dememek durumunda hissederler kendilerini ayırt edebildikleri ölçüde. Hakikat için yanlış ifadede bulunmak korkunç bir şey değildir. Yanılabileceğini hesaba kattıktan sonra, insanları ezip geçmedikten, insanların doğrusuna zulüm etmedikten sonra. Eğriye zulüm zaten olmaz. Eğriyi savunan da eğri veya eğri olmaya mahkum görülmez. Bazan susmak, tecrübesizliğin yanlışlarından kaçınmaktır, insanların anlayışına zarar vermekten kaçınıştır. Yeterince tecrübe zaten yoktur, tartışmaya tereddüt de bir çeşit hoşgörüdür bazan.

İnsan, kendi sözü fikri için "öyle değil, böyle değil, şöyle!" deme hakkına sahip değildir sadece. Yanlış hükümden de kaçınma, yanlış anlaşılmaya itirazda bulunma hakkına sahiptir. Yanlış anlaşıldığını vurgulama karşı tarafın anlayış kapasitesi ya da bilgisini küçümseme, hakaret de değildir.

Birisinin "şunu dedin"ini tartışmakla mükellef değildir sözü ifade eden, "onu demedim" demekle başlaması mevzuyu çarpıtma değil, mevzunun hakikatine yöneltmektir. "Yanlış anlama"ları düzeltme bir hak da olsa her daim gerekli değildir. Düzeltme talebi söyleyenin omuzuna yıkılacak sorumluluklarla da alakalıdır. İnsan kast ettiğini söyler, söylediğini kast eder ideal bir iletişim toplumunda, ya da bunu kabul ederek bir birimize itirazda bulunabiliriz. Kastetmediğimi söylüyor durumda olmam, iletişimin mümkün olmasının şartlarını, gereklerini savunmamla, iletişimin temel normatif duruşuna dönmekle alakalıdır.

İnsan ne dediğine karar verme, yani bunu açıklığa kavuştırma hakkına sahiptir dedik. Bu bir yükümlülük de değildir. Bu hakkın kullanılıp kullanılmaması "yanlış "anlaşılanın", yanlış anlaşıldığını düşünenin, düşüncesi tartışılanın hakkıdır. Karşı tarafın da yanlış anlaşılmaya, ifadesinin yanlış anlaşılmasını düzeltmeye hakkı vardır.

Toparlarsak: Tartışma ilk elde ele alınan düşüncenin üzerindeki uzlaşmazlığın anlaşmayla sonuçlanmasını değil, karşılıklı iddiaların ne(ler) olduğu üzerinde uzlaşmayı hedefleyebilir (Gadameri hatırlayarak).

"Hayır!" normatif olarak bağlayıcıdır (Haberması hatırlayarak), gerekçelendirilecektir. "Hayır, çünkü"... Onaylamayla değil, onaylamamakla tartışma kabul edilebilir. İlk elde onaylanacak olan, "evet bunu söylüyorum"dur. Karşı tarafın neyi söylediğinde uzlaşmak, konu üzerinde bir çeşit uzlaşma olsa da (buradan nerede ayrışıldığı ortaya çıkmaz, gerekçeler talep ediliyor olabilir, vb.).

....

Yanlışa, yanlış anlaşılmaya hoşgörü karşı tarafı küçümsemeye dönüştüğünde, karşı tarafın kapasitesini ciddiye almamaya dönüştüğünde sorunlu. Her yanlış anlaşılma sorunlu olmayabilir, nsanlar her konuyu tartışma istemeyebilir, zamanları olmayabilir vb. Buna karar verecek olanlar "yanlış anlaşıldıklarını" düşünenlerdir.

Tersi de geçerli olabilir. Yanlış anlaşıldığını sananın karşı tarafı yanlış anlaması da nadiren gerçekleşen bir durum değildir. Kimin yanlış anlaşıldığı üzerinde bir uzlaşmanın da tartışmanın devamı için zorlanması anlamlı değildir. Uzlaşmazlığı körüklememek, yargıları paranteze almak önerilebilse de her daim mümkün değildir.

...

Tartışma kin, öfke intikam, tahakkm işi değildir. tahakküm derdinin olmadığı yerde açık bir tartışma olur. Tahakküm talebi, ihtiyacı ile tahakküm aynı şeyler değidir. İnsanı, tartışmacıyı hatasız olmaya davet etmek insana haksızlıktır. İnsanlar karşılıklı çabalarla pozisyonlarını eşitler, belirlerler.

Öğrenci öğretmen tartışmasında dahi pozisyon belirlemeleri, eşitlik eşiklerinin şekillenmesi gereklidir. Argümentasyonun (tartışmayı belirlemek için) kesilmemesi gibi.

...


Hoşgörü insanın yanılabilirliğini, gaf yapabilirliğini kabulleniş; hatalardan rant sağlamama, davranışları idealize edilmiş davranışlarla kıyaslamama; kimseyi olup bitmiş görmeme, olgunlukla karşılama halidir.

Olgunluğun ifadesi olarak hoşgörü bir tartışmada da kendisini ifade eder: Yanlış anlaşılmayı düşmenlıkla karşılatmaz, puanlamaz, üstünlük kurma ya da aşağıda kalmama derdi taşımaz. Rakibini düşmanlaştırmaz, rakibiyle kendisini incitmez, rakibi tartışma ortaklığına çeker.

"Hoşgörü" karşı tarafın anlayışına tereddütün ifadesi olduğunda, kendi ifadesinin tartışılamazlığını perdelediğinde "hoşgörüsüzlüğü mü hoşgöreceğiz!" der. Sömürgecilerden hoşgörü değil adalet talep etmek bu yüzden gereklidir!









10 Nisan 2012 Salı

Ölüm Kavuşmadır!

Ölüm kavuşmadır.
Ölüm, hayatla sınanmanın sona ermesidir.

Ölümle gelen, sınavları başarmış olmanın sevinci değil, tüm sınanmaların içinden başarıyla çıkışın olmadığını kavramışlığın sınırlarından, sonluluğundan, çaresizliğinden ürkmeyi bırakmışlığın sevincidir.

Ölümü kavuşma gören için vaad edilmiş adalet yanlışının gösterilmesi, hatadan vazgeçebilme, yanlışını gizlememeyi kabulleniş kapısıdır.

Öbür dünya bir ihtiyaçtır da: Hesabını verebilme, kibirini kırabilme hesap sorma talebi değildir.

Hesap sormaktan vazgeçmiş, hesabını kendisine vermiş insanın adâlet duygusunu sınama, keyfi olmama dileğidir öbür dünya. Hesabını kendisine vermişlik hesabını vermişlik, muhasebe defterini kapatmışlık değildir.

İnsan yanlışsız, incitmeden, zarar vermeden yaşamış olunmayacağını bilmenin nemelâzımcılığı ile değil tevâzûsu ile beklentisizdir. Beklenti bir kesinleştirmişlik, güvence almışlık olarak anlaşılacaksa.

Rahmet, şevkât, affediliş tevâzûnun beklentisidir. Hep haklı ve hep doğru oluş iddiasında bulunmamış bir titizliğin, inceliğin, dikkat edişin insanî sınırlarda eylemiş ve yaşamış olarak kabul edilme dileğidir.

İnsanın adâlet duygusunun sınanması kendi talebi de olduğunda; adâlet talebi kendisi ile mutabakatı olmayanın hakkını gözetme ve önerilebilecek duruş olarak duruşunun muhakemesi olduğunda insan yeterince toplumsallaşmıştır. Bir insanın insan olma yolundaki başarısı ve başarısızlığı bir noktadan sonra insanlığın kendisi ile hesaplaşmasıdır da.

Bildiklerini öğretmiş olmak, insan yetiştirmek sadece ve sadece teskin edici, vicdân rahatlatıcıdır. Hakîkat gizlenemez. Aklın yolu birdir. Öğretemediklerimiz bulunacaktır. Öğrettiklerimizin hakîkatini bulmak yorumlayanın işidir. Yorumlayan bizim de sağlamamızı yapar. Bizi de geliştirir, hayatta olsak da olmasak da. Bir hakîkatin parçası olarak bizi. Yanlış yorum, anlaşılamama hakîkatin imtihanı değildir. Doğru yorumun da hakikatin kendisi olmadığı, bir gerçekliğin hakikati olduğundaki gibi.

Öğrenciler teselli eder. İrfan teselli edilmiş, korkuyu neyi kurtarıp neyi kurtaramayacağından çıkarmış bilgidir.

Korku, adil olmama kaygısına yöneldiğinde insanın teskin edilmişliği hayatının sahibi olma vehminden sorumluluğunun sorunlarına yol alır.

Korkusuzluk yoktur, teslim olmuşluk değildir, bir eksikliktir. Korku, kaygı, endişe kazanacağı veya kaybedeceğinden kurtulmuş bir hesaplaşmanın, bırakılacak mirasın kendisini gözden geçirmesindedir.


22 Mart 2012 Perşembe

Rüzgârla Gelen Ses

Rüzgâr hep arkandayken gecikmiş bir başarı bile başarısızlıktı.
Kendini hiç bir yere önermek durumunda kalmıyordun.
Zamanlar zorlaştığında elde sen vardın.

Zamanlar geçti. Ve rüzgâr,  hep ters esti. Dünyânın en güzel teknelerini inşa etsen de alabora oldun. Deniz çekildi. Toprak çöktü. Yer yerinden oynadı. Ancak uykunda yaprak yerinden kıpırdardı.

Ne yaparsan yap, ne olursan ol yolların kapalı, bahtın kara, yanında kimse yok sanmaktasın. Ne gönlün kalesine eşik olmayı hayâl edebilirsin, ne de kendini dalgaya vermiş gül yaprağında salınmayı.

Sana kendilerini siper eden dostların yok artık. Sırtını verebileceğin halkın, rüyâlarını okuyabileceğin çocuklar. Issız bir adada, tahliye edildiği sanılan bir zindanda, kimselerin bir işe yaradığını düşünmediği bir işte, müşterisi olmayan bir cevherin ocağında, seni içine kimsenin itmediği bir kuyuda, bütün gençlerin göç ettiği bir yerde olgun bir meyvesin dalında. Beklenmeyen bir bulutsun. Kızanın yok, senin için duâya çıkmış bir kimse bile.

Daha fazla bulabileceğin ne var karanlıkta, yolda, sorguda, mezarda, ayak altında?

Artık evine dön. Zamanı geldi daldan düşmenin.

Herşeyi unut, unutmuş gibi yap ve ilk dalgayla, ilk rüzgârla, ilk çırpan kanatla, ilk dönen tekerlekle evine dön. Beklenmediğin yere dön. Seni pazarda sattıkları yere dön. Sana siper oldukları yere dön.

Artık sokaklar evin, yoksulların sofrası sofran, itilmiş kakılmışların hikâyesi senin hikâyen, umutsuzların rüyâsızlığı rüyân, kuşların cıvıltısı cıvıltın, çocukların hayreti hayretin,  sessizlerin sesi sesin.

Kimsesiz yattın, seni bekleyenler arasında uyandın. Yanılmayı göze alman cesarettendi. Beklentisizlik topladığına olmalı artık.

Sırtını halkına ver. Kendini kaderine emânet et. Ne gelecek düşün, ne de geçmiş. Sadece ol.

Aç bir köpek bile dolaşmadığına emin olduğunda sokağında, karnını doyur. Ve korkusuzca uyu.

Sen artık ne kimseyi yenersin, ne de yenilirsin!

27 Aralık 2011 Salı

Ey Maneviyatçı ve Muhafazakârlar! Gözetleme, Tecessüs ve Yakıştırma Hamlesi Ne Zaman Tamamlanmış Olacak?

Gözetlemede, tecessüsde, yakıştırmada kimselerden aşağı kalmadığınızı gördük.

Başkalarını ne ile suçladıysanız, vaad edildiği gibi aynısı başınıza gelmeden durmayı bilebilecek misiniz?

Başkalarına yakıştırdıklarıyla suçlananlar, bu dünyada başkalarına yakıştırdıkları başlarına gelmeden terk-i dünya edemeyecekler yine de şanslılar, yeniden mazlum olabildikleri için, bir anlamıyla dahi olsa.

Hep haklı, hep kusursuz, hep tepeden bakan olmamak, başkalarına verdiği acıyı tadmış olmak insan vicdanı için daha iyi bir başlangıç noktasıdır. Günahsızlıktan, hatasızlıktan değil de insan olmanın gurur ve azabından konuşmak bambaşkadır.

Birbirimizi her ne kadar daha iyi tanımaya başlamış olsak da, bu iştihadan vazgeçmek; örümcek ağı serip tuzak atma, kafes kurma dönemini artık kapatmamız lâzım:

En iyi tuzak atabilecek, bent kurabilecek ve bütün tuzakları okuyabilecek olanın dersini mi bekliyoruz?

Hikmete kapalı olanın burnu sürtülür, sürtülecektir!

Sadece bildiklerini okuyanların değil, anladıkları ve kavradıklarını öğretemeyenlerin de sorumlulukları ortaktır!

17 Aralık 2011 Cumartesi

Sıkça Gelen Sorulara Seyyarî Cevaplar

Sınanmak için ne yapabiliriz?

Aman sınanmayın derim. Sınanır da başarıyla çıkarsanız, kayıpsız olmayacak bu. Her sınanmadan başarıyla çıkılmaz. Her sınanmadan kendini toparlayarak çıkmak, kendi parçalarından bir ben kurup kendisine devam edebilmek yeterince başarıdır zaten.

Aşk'ı nasıl sınayabiliriz?

Herşeyi sınayın ama aşkı sınamayın. Bırakın aşk sizi sınasın.

Kamil Mürşit arıyorum, bir adres verir misiniz?

Kendinizi aramıyorsanız zaten mürşite ihtiyacınız yok demektir. Kendinizi arıyorsanız, zaten doğru yoldasınızdır, bize de bildiğinizi öğretirsiniz o halde.

Kamil insan yok mu da link vermiyorsunuz?

Ben tasavvufla ilgilenmiyorum, Mesneviyi okumaya hazırlanıyorum sadece. Yaşayan kamil insan da tanımıyorum sanırım. Ancak saf insanlar, bazan kedi köpek gibi munis mahlukat iyi insanları tanıyor, biliyor, farkediyorlar. Hayatta pişerek hanyayı konyayı anlama sürecinde ise insanı tanımak bilmek ömür ister. Birisine kâmil diyenin kemale erme, erdirme iddası vardır az çok. Bir de kıyasla, ömür boyu tanıdıklarımızı zihin karşılaştırarak bize bir şeyler söylüyor, eskilerde bizi yanına oturtan ve dinleyen yaşlı dosta galiba kamil insan diyorlar şimdilerde gibi kanaatleriniz oluşuyor. Her köşe başında var olduğunu sandığınız bir insan karakteri, aranıp da bulunamayan tecrübe ve irfan kapısı imiş geç anlıyorsunuz. Anlama hep geç anlamadır ama. Bunda sorun yok. Yeter ki anlayacak bir şeylerimiz olsun.

Olgunlaşan insan, olgunlaştırır da. İhtiyaç duymadan ad da konulmaz. Bildiğimiz bu kadar. Ben meselâ Makaalâtı okuyorum, bakıyorum bana hitap ediyor. Mesnevîyi okuyorum o da öyle. İnsan dostsuz kalmıyor. Söylenmemiş bir söz varsa, o da sizde konuşur zaten.

İhtiyacınız olacak ki, göreceksiniz.

Meseneviyi anlamak için ne yapmam lazım?

Anlamak ömür, tecrübe, açıklık, hakkat derdi vesaire ister. Anlamanın okulu yoktur. Yanlışlarından anlamak anlamanın en iyi netice veren kısmıdır. Buradaki anlama ancak, anlama kavramının tüm kapsamını yakalamaz. Tüm zamanlar için, tüm ömür için bir kerede ve bir kereliğine anlama yoktur.

Mesneviyi okumanın sakıncaları nelerdir?

Yorulursunuz, zahmet etmeyin Efendim.
Okumaya ihtiyacınız varsa bunu sormazdınız Efendim.

Mesneviyi okumak şart mı?

Değil. Hakikati olan br şey söylenmişse, bin bir biçimde karşımıza çıkar. Hakikati olan hiç bir şey kaybolmaz, silinmez, unutulmaz, akla gelmemezlik etmez.

Mesnevinin farkı ne?

Hikmetin güzel söz olması, hakikatinin okuyanın hakikatine karışması, Şık sözün ve lâf ebeliğinin hikmet diye önümüze sürülmemesi, bir diyalektiğinin olması. Zamanının öneriler olarak biliminin, bilgisinin, felsefesinin, yorumbilgisinin ve hikmetinin geleceğe açılmasıdır da.

Mesneviyi nasıl okuyacağız?

Atıp tutmayı, ezberi, övgüyü sövgüyü bir kenara bırakıp bir dertle, hakikat derdiyle size bir diyeceği olan metin, size hitap eden bir metin olarak okuyacaksınız mesela. İtiraz ederek, geri dönerek, çerçevesini ve çevresini gitgide dolaşarak. Bütün (büyük) metinler bir ilgiyle, bir dinleyeceği, öğreneceği olmuşlukla okunur. Özet çıkarmak için değil, söyleşe söyleşe okumak gerek, galiba.

Mesnevinin size katkısı?

Bir proje olarak doğu, geçmişimiz kapılarını açıyor size. Dünya hakkında ne kadar çok şey biliyorsanız, o kadar çok şey size konuşuyor. Ben Mesnevideki hakikat kaygısı ve vurgusunun dünya düşüncesi üzerindeki etkisine de hayran kaldım, gündelik anlamıyla okuyucusuyla dertleşen, şakalaşan bir metin olmasıyla da. Dost bir metin, bir sığınak, destek, hakikat için bir çağrı olarak bazan ben onu aramasam da o beni buldu. Altından kalkılmaz ne dertle boğuşsam. Mesnevi benim arkadaşım: Bana her daim bir şey söyleyen, kültürümüzün kapılarını bana açan eserlerden birisi. Yazarken bakıyorum bazan Mesneviyle şakalaşıyorum, söyleşiyorum. Hakikatle ne derece hemhal olursanız olun, söylenene ihtiyacınız bitmiyor. Bazan hikmet olarak. Bazan bir dünyanın bilgisi olarak. bazan daha daha başka biçimlerde.

Rindanelikle Neyi Kastediyor Her Kendisini Zahit Sanan?

"Ne gelirse Haktandır, şinanay yavrum şinanay nay" kastediliyor sanırım.

Halk hayatında izdüşümü ve nüktesi olmayan bir duruşun entellektüel hayatta gölgesi dahi okunmaz.

Zahit gölge olduğunu düşünmeyebilse, gölgesiz kalsa bile, rind halk olana gölge olduğunu bilir.

Halksız hakikat olduğunu düşünen insan uçukça uçar, rind halkın hayatta ve hayatla incelttiği üzerinde oynadığında, çalıştığında aklı başında ve kalbi göğüs kafesinde atarak hakikaten kanatlanır.

Kalp kafeste, akıl tastadır. Rind uçmayı sonsuzluk yaşantısı görür, kafesten çıkamadığını bile bile ve inkâr etmeden.

Rindi teneke kafese kapatmışlar, yine: "Evimdeyim!" demiş.

Rind hakikatten vazgeçemeyen uyurgezerdir.


Zahit uyarır ama uyuyamayan kendisine karşı uyanıksa rindin zahididir.

29 Kasım 2011 Salı

Vesile ve Araç Arasındaki Fark

Vesile aracıdır araç değil. Neden olabilir bir anlamıyla, bahane değil. Ama, bahanedir de, olumlu anlamıyla.

29 Ekim 2011 Cumartesi

İyi Şey Düşünmek, İyi Şey Söylemek

Akıldan geçmeyecek şey yoktur. Yalnız olabileceği değil, olmayabileceği de düşünebiliriz.

Balıkları kavağa çıkartabilir, suaygırlarına gazel söyletebiliriz. Ne kadar çok şey mantıksal olarak mümkün. Mantıksal olarak mümkün olanı da düşünmek mümkün.

İyi şey düşünmek, olanı hayra yormak olabileceği görmemezlikten gelmek değil. İnsanın kendisine yalan söylemesi hiç değil.

Düşünmeyi, düşüncenin içeriğinin oluşumunu belirleyen insanın toplumsallaşması: Kişilik, kimlik, bireysellik edinme süreçleri. Bunun bir kısmı eskiden "terbiye"nin bir anlamını oluşturuyordu.

İnsanın toplumsallaşması oyun oynayarak, taklit süreçlerinden, terbiyeden ve eğitimden geçen karmaşık süreçlerin toplamı. Dil ediniyoruz, dil edimlerini [speech acts] ayrıştırarak kullanmasını öğreniyoruz. Kendi tecrübemizi edinirken insanlığın geçmiş tecrübesini de paylaşıyoruz az çok.

Ne dil bir insan ömründe gelişiyor, ne de dili tarihiyle öğreniyoruz. Dil hem tarihinsel derinliğini, imkânlarını kendi içinde taşıyor, hem de konuştuğumuz dil kendi becerebildiğimiz, edinebildiğimiz, içinde kendimizi ifade ettiğimiz, kendimizde konuşan ve kendimize malettiğimiz geleneğin bizim ile hareket eden zaman ve mekânda yerleşikliğinin dili.

Dünyada dilsiz düşüncenin, anlaşmanın mümkün olduğunu söylemek imkânsız. İnsanın anlaması, anlaşma, konuşma. Yani diskursif, "söylemsel".

"Ne düşündüğünü söyle, kim olduğunu söyleyeyim!" de diyebiliriz insana. Bu, düşüncenin tasavvûrun sansür filtrelerinden geçiyorluğundan değil: Hem işleniyor, eleştirel tepkiden geçiyorluğundan; hem de konunun hakîkatine, meseleye, konusuna gitgide daha yakınlaşıyor olduğundandır.

Hayâlgücü bir kapasitedir, vehim ise (çoğu anlamıyla) hoş değildir. İnsanın aklından geçenlerin meselenin hakikatînin ta kendisi olabildiği nadirdir. İnsanın aklına ne geldiğini işleyebilmesi, yönlendirebilmesi yargı/muhakeme gücünün işidir. İnsanın düşüncesi toplumsallaşmada geliştirilen ustalıkların, gitgide inceleştirilebilen dil hakimiyeti ve kültürel kapasitenin insanın gerçekliğinin hakîkatiyle yüzleşmesinde şekillenmektedir.

"Güzel düşünce", insanların iyiliğini isteyen, toplumsal dayanışmada kendisini bulmuş ve toplumsal dayanışmanın bir ifadesi olarak şekillenmiş, bireyselleşmiş insana yazdığımız düşünce.

İnsanın kendisine, başkalarıne, dostlarına, düşmanlarına yönelik niyet ve tavrı "şekillendirici toplumsal dayanışmanın", yani toplumsallaşmanın da (bir anlamıyla) kendisini ifadesi.

Güzel düşüncenin etrafa umut saçıcılığı farkedilemeyecek bir şey değil. Hakîkati dile getirmenin her daim kaçınılamayacak can acıtıcılığı da. Mesele olanı olmamış, olmayanı olmuş yapıp yapmamak değil. Mesele şerden hayır çıkarabilen, zûlme direnmeyi tavır edinmiş, kapıların kapılara açıldığını kavrayabilmiş; tarihin ve ömürlerin başını sonunu, nihaî anlamını bilir geçinmeyen bir hakîkatlilikten bakışı edinmeyi bilmek.

Umut şen şakrak duruştan gelmiyor. Umut ileriye bakabilirlikten, sorumluluğunu bilişten, çare arayıştan, hakîkî çaresizlikten, direniş geleneğinden geliyor.

İyimserliğin hâli inkâr olarak itici gelebildiği, geleni farketmenin ise karamsarlık olarak damgalandığı yılları dünya az yaşamadı.

İnsanı bugün gülümseten yarın insanların kanını dondurabilir; insanı bugün ürküten, yoran hakîkat iddiası yarın bir çıkış yoluna yönelmemizi sağlayabilir.

İyimserlik daha hoş gelse de, karamsarlığın da bazan lâtif, ince ve umut verici olabildiğini görebiliyoruz.

İnsana baktığımızda ne olabileceğini, kapasitesini görmemiz gerekiyor, insanın bugünü sorunluysa. Herkese böyle bakmak da yetmiyor. Kendisi açısından dahi geleceği karanlık bir insanın bugününde ve bir geçmiş olarak edindiklerindeki güzelliği de görmemiz, gösterebilmemiz gerekebiliyor. Bazan görmeden geçmemiz de.

"İyi, has, halis, munis" düşünce gerçeği eğip bükmekten değil, insanın iyiliğini, dünyanın esenliğini istemekten, her insana, ülkeye, millete, halka aynı insanî kapasite ve imkânları yazabiliyor olabilmekten geçiyor.

Bir kısmı öğrenilebilir olsa da, arkasında durabiliyor olmadıkça, temellendirebiliyor olmadıkça ilk sınanmada buharlaşıp gidebilecek öğrenmişlikler bunlar.

Toplumsallaşmanın doruk noktası da buralarda zaten: Geneli temsil ediyor olabilmemizi, geneli eleştirebiliyor olma kapasitesiyle aşmakta!

26 Haziran 2011 Pazar

Birbaşınalık

Her kuyu bir Yusuf büyütmez! Her kuyuda Yusuf arama!

Her Yusuf’unsa başına gelecek var!

Kuyuya düşmek için başkalarına ihtiyacın yok. Kendin atlamadıysan, itilişin bir hikâyesi olur. Kendin atladıysan, kuyunu belki bulan bile olmaz.

Kaybolanın hikayesi de olmaz.

Kuyudan çeken el itmiş el ise pişman bir eldir. Çektiği el pişman da olabilir, pişmanlıktan pişman da. Kendisi de, kendisini unutmuş birisi de.

”İnci çıkaracaksan derine dalacaksın”: Derinlerde düşünce de kendisini unutur. Zamanı unutmuş bir zamandalık kuyudan çıktığında yerle yeksan olmaz.

Yalnızlığı tadacaksan, sana bir elin uzanmasını beklemeyeceksin. Beklemeden dalacaksın kendine.

Sana ihtiyacı olan, seni kuyundan alır çıkarır. Adını çağırmalarına iltifat etme.

Çığlıklarını duyacakları duymaya niyetin yokken nefesini tüketme.

Beklemeyi unut. Beklenmediğini unut.

Beklenen kendi başına kalamaz.

Beklentisiz kal ki, zamanla işin kalmasın.

Kuyudan çıktığında sadece gelecekleri insanların, göreceğin.



Dinler gibi yaptıklarında, hikâyeni anlatır gibi yaparsın.

16 Şubat 2011 Çarşamba

HAKİKAT MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HER ŞEY TEFERRUATTAN İBARETTİR!

Korkmaya hakkınız olduğunda korkun.
Çekinmeye hakkınız olduğunda çekinin.
Konuşmaya zorlandığınızda becerebiliyorsanız susun.
Ama ağzınızı açarsanız bir kez, hakikatten başka ses çıkmasın sizden.

Korkmak, çekinmek insanîdir.
Ateşle oynadığının farkında olmak, avamı ürkütür, ip cambazını ipten düşürür.
İp cambazı, ateş yutan, çember yırtan aslan bilir ve unutur.

Bilmek sarsar, bilmek ürkütür, bilmek sorumlu kılar. Bildiğini eliyle, gözüyle, nefesiyle bilen bildiğinde ustadır.
Usta okçu nişan almayı unutur. Attan ata atlayan hesap yapmaz, gözünü dört açar

Hesap yapacaksan attan ata atlarken yapman gereken hesabı yap. Yapılmamışı yaparken, ne yapılırsa yapılsın işlemeyeceğini bilenin ve yere çakılana kadar çare arayanın hesabını yap. Yere çakılmaman atın seni misafir etmeye gönüllü olmasından ve hesaplılığı öncelememenden. Düşe kalka büyüdün. Başka çaren kalmadığında, yere çakılırken, aslan ağzını açtığında, havaya fırladığında düşündüğün yapılabilecek bir şey aramaktan ibaret. Dişin de tırnağın da bunu aramakta. Ya düşüşe razı ol, aslanın ağzına kafanı sok, bazan en doğrusu budur, ya da tecrübe altındaki tecrübeden ol.

Gördüğün yapacağın,. Gördüğün düşündüğün. Gördüğün imkanın.

Sen susanlardan değil konuşanlardan olduğunda sana geveze diyecekler belki, ”konuşmam göz gezdirmekten ibaret ”de. Sustuğunda ”susturduk” da diyecekler, ”pısırık” da, ”tenezzül etmiyor” da. Aynı kişiden, aynı kişilerden hepsini birden duyduğunda de ki, biz gördüğümüzde karar vermiş oluruz. Söylediğimizde yapıyor oluruz.

Kaçınamayacağın bir şey var Ey Talip:

Haklıyı haksız, mazlumu zalim, yalanı doğru yapamazsın. Bunlar zıddına da dönüşür, ama, buna sen karar veremezsin. Bir söylediğin bir söyleyeceğini tutmayacak olduğunda dahi olanı söyleyeceksin. Önce kendine, önce talibi olana.

Önce başkalarına söyleyen ya gevezedir gerçekten, ya da kendinden geçmiş bir kişi. Kendisinde saklayacağı bir şey kalmamıştır, söyler.  Dağdan, taştan ayırd edemez de söyler. Düşündüğünü herkesin bildiğini göstermek ister de söyler.

Söyleyeceğin şey zaten herkesin bildiği bir şey. Suskunluğu, konuşmuşluğu abartma!

Kapını çalan hakikat ise, kalacak bir yer arıyorsa, bu kalbin kendi yuvası olduğunu bilir de kapını vurur.

Hakikate sırt döndüğünde, hakikatinin hakikatine sırt döneceksin, bundan büyük yitirilecek hiç bir şey yok!

Kapıyı açamaman son şansı kaçırman da değil. Sana uğrayacak olan, çaresiz olsa bacadan girerdi. Sen kararını vere dur, ben kapıma bekçiler koymaktayım. Kapılarımı sökmekteyim. Kapının önünde yatmaktayım. Sen yolundan çıkmışlarla kendini aynı taşa vurma.

Hakikat mevzubahis olduğunda, başka her şey teferruattan ibarettir.

İster sus, ister konuş, ister ustalarını hatırla: Gördüğün ve işittiğin her şey sana emanet.

Üstünü örtmek ya da aydınlığa kavuşturmak hakikatlilik işi.

Gece gibi karanlık ve şefkatli ol örttüğünde.

Pırıl pırıl güneşli bir gün gibi aydınlat karanlıkta kalanı, herkese ait olanı, söylemen için senin kapını çalanı.

Sırrı olan konuşur. Susan konuşur.





(Çarşamba, 01:43)

23 Aralık 2010 Perşembe

MAHCUP AŞIK KİME SORAR Kİ?











Aşık mahçupsa aracı koyar yar ile arasına. Aşık mecnunsa derdini kapı kadar sağır bir kulağa söyler. Ali’nin kuyuya haykırdığını.

O kör, paslı kapıyı aşıklar divanının kapısı eyler söyleyen.

Aşığın doğrudan söyleyemezliğinde kabahat arayan, sen de haklısın, o da.

Yarin gözünün içine bakamayan, araya koyduğunun gözüne bakar mecnun değilse. Mecnun ise ne görür, ne de bakar. Boynunu eğdiren yarin düşüncesi. Konuşan, susan aşkın ta kendisi.

Mecnun yare hitap mı etmiyor? Yar zaten onda, ama kendisine değil aşkı, yare. Yarin kendisinde oluşu, tek yare boyun eğişi, yarsiz kendisini bulamayacağını bilişi. Yar, hakikati. Gerisi yalan, ama yalanı değil.

Ey Sevgilinin karşısına çıkmaya utanan Aşık, Ey aşıklar divanında yeri boş kalan! Sevgili seni çağırdığında ”yüzüne nasıl bakacağım, nasıl halden şikayet edeceğim bu çiğlikle” diye çöle kaçan dost! Bilmezler ki sen nereye gitsen, ona gidersin. Onunla gidersin.

Ey yarini kalbinde taşıyan kişi! Araya aracılar soktun diye lanetlenen aşık! Ey yarden bir şey isteyemeyenlerin padişahı! Ey karşısında mahcup olabileceği tek bir varlık olan kişi, ey aşk sahibi, ey kendisiyle kendini ölçemeyeceğin bir aşkı kalbine sığdırmamazlıkla sığdırabilen!

Aşığın dediğinde kabahat aranmaz! Aşığın yanlışı yanlış, doğrusu doğrudur. Ama aşıktır eğrisine de, tek tük doğrusuna da yapışmayan. Sürekli yolda olan. Sürekli mahçup kalan.

Bütün dünya hakikatle yüzleşiyor da bir o mu hakikatinden kaçmakta? Yüz yüze gelmeye cesaret edemediğini sevmeye cesaret edebilenin cesaretini kaç Kelile ve Dimne anlatabilir?

O boyun eğişin, selam verişin aslanını kim anlatabilir?

Anlatmanın aslanları anlatabildikleri kadar anlatır, susmanın aslanları susabildikleri kadar susar.

O çığlık Yusuf’un zındanınaydı ki, ney’e su verdi.

Konuşan kim, yare koşan kim, bu ses kimin sesi bilmezmişim.

Derdi anlatman mı gerek anlamam için? Aşkla bakamasak da aşıklara bakıyoruz. Aşk okumak çileyi çekmek değil ey dost, çileyi görmek. Çile gören çileyi görmez bazan, bu aşkı görenin aşığı görmemesi gibi bir şey de.

Dediklerimizde bir hakikat var, ama, onun da ötesi var, berisi var.

Herkesin haklılık payı ne hakkı tüketir ne de hukuku.

Aşık ise hukuksuzdur, ama itip kaksan da itilip kakılamaz.

Ham aşık sevilmeyi bekler. Aşkla pişen, aşkta pişen bir şey beklemez, bekleyemez, kendini bulmayı bile.


23 Aralık 2010, 08:05
(düzeltilmedi, taslak)

10 Aralık 2010 Cuma

Meryemin Karnı Tekmelendiğinde Ölenin Adı da İsa Olur !



Meryemin karnı tekmelendiğinde ölen İsa olur.
İsa’sız bir Musa düşünüp de ”evlilik dışı bir çocuğu olduğu doğruysa bu genç kadının, tekmelenmesi fevkalade yanlıştır” derse birimiz, ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranır.
”İsa’ya denmemesi gerekeni bir başkasına deme hakkımız yoktur!”, İsa’ya borcumuz.
Adalet dağıtırken dedikodu dağıtmamak da Musa’ya borcumuz.
O bebek der ki: ”Günahsız olan ilk taşı atsın!”
Musa da diyebilir ki: ”İşi adalet olan taşı elinden bıraksın!”
Tepeden bakan adalet de zulüm kadar incitir.
Hakim, dilindeki taşı kendi başına atandır.