Gelen Sorular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gelen Sorular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2013 Pazartesi

Rızâ Hayâtlı Olduğunu Kabûlden İbârettir, O Kadar!


İnsân hayatlıdır, canlıdır, bir dünyâdadır; başkalarının içindedir, arasındadır.

İnsân düşe kalka büyür. İnsanlık iki rüyâ arasında ne kâbûslar görüştür.

İnsân, elinde olanları dahi elinde tutamaz. Kendisinde olanları ebediyyen kendisinin kılamaz.

İnsân bir gelip geçicilikte, kazâ belâ arasında kalışta kendisi olarak kalmaya, kendisi olarak yaşamaya bütün itirâzlarına, çırpınışına rağmen mahkûmdur. Rızâ bu mahkûmiyetten özgürlük çıkarır, türetir, kurar, oluşturur. Mahkûmiyet yanılgısından insanlığın oluşma süreçlerine yüzünü çevirir.

Zihinde oluşup yaşanan/vücutlu bir kararlılığa dönüşen kendisi hakkında gerçekçi olma, rüyâsı ve şartları arasındaki dağınıklıkta yaşamayı kabûllenme, hakikatle barışık yaşama bilincidir.

Rıza ne zûlmü, haksızlığı; ne de kazârâ olanı ve kazâda takılıp kalmayı seçiştir.

Rıza insân olmaya, insân olarak yaşayıp ölmeye açık durmaktır.

Kazâ ve belâ gelicidir, öğreticidir. Hattâ alıp götürücüdür.

Yanlıştan, ters gidenden öğrenen gülün dikenini seven bülbüldür.

Kendisini gülün dibinde bulan, mazoşist değildir; gülün dibi ariflerin mezârıdır.

Efendim. Aşkla söz ederiz!

29 Mart 2013 Cuma

"Ne Dediyse Odur!"

"Ne dediyse odur!" imanın değil, (hakikate) sadakatın göstergesidir.

Sadık olmayanda bilgi de olmaz. Söylediğinin arkasında duran, söylediğini kast eden, kast ettiğini söyleyen insan konuşabilirliğin, tartışabilirliğin, söyleşebilirliğin, aktarabilirliğin koşuludur!

"Ne dediyse odur!"da ben bir belâyı paylaşırım, itilip kakılışı.

"Ne dediyse odur!" söylenenin hakikati üzerine bir iddia değildir. Söyleyenin, söyleyişin, söyleyen duruşun hakikatliliği üzerine bir iddiadır, deklarasyondur.

Söylenenin anlaşılması, söylenene hakikat iddialarıyla gitmeyi gerektirir. Söyleneni didiklemek inkâr değil anlama çabasıdır. Opponent ve proponent buluşturulmadan düşünce, fikir, hikmet üzerine konuşulamaz. Muteriz anlama çabasının içinde yerleşiktir.

Söylenenin hakikati ile buluşmak, tekrarda bir hikmet olsa da, söyleneni tekrarla değil, söyleneni kendi ufkuyla karşılamadan geçer.

İtiraza itirazdan onay çıkar. Onaya onaydan ezber dışında hiç bir şey.

Bilim tartışır. İman eden henüz bilmediğinin, bilmeyebileceğinin de olduğuna inanır, bilime pusu kurmaz.

"Ne dediyse odur!" söylenenin ilerisinin de olduğunu farkediştir. Arif sözü kesmez, diskuru açık tutar; söyleyene de siper olur, itiraz edene de.

14 Kasım 2012 Çarşamba

YER DE GÖK DE YERİDİR İNSANî ANLAYIŞIN


Yerin doğrusu ile göğün doğrusu çelişmez.

Yer ve gök mecazdır, kelimedir o kadar.

Yeri göğü anlayış; gökten yağan ve yerden biten işaretleri, kitabı ve dünyayı, insanı ve hayvanı, maddeyi ve kavramı anlayış kendini hakikate açış işidir.

Hakikate hakikatten itirazla, yani hayatın söylediklerinden itirazla açılırız. Ezberlenmiş tecrübe ya da yorum ile değil.

Yorum yorumlara ışık tutar, yol açar. Hayat itiraz eder: Düzeltirsin. Düzelttiğin yine bir yerde takılır.

Bu iş böyle. Kolayı yok.

Hayatsızlık hiç mi hiç hakikatlilk değil!

1 Ekim 2012 Pazartesi

Mesnevîyi Okumak Değil, Hayat Yoldan Çıkarır: Hayatsız Kalın, Sınanmayın!

Allâmeler "Mesnevî yoldan çıkarır, okumayın!" diyorlarmış.
Okumayın!
Mesnevîde bir hakîkat varsa onu zaten hayat karşınıza çıkarır, hakîkat derdiniz varsa, sabrınız varsa.
Mesnevîden kafanız karışacaksa yine okumayın, hayatın halleri zaten kafa karıştırır.
Fırtınada, hayatta; söze, bilgiye, hayata açıklıkta durulmak risklidir.
Evinizde oturun.
Sağa sola bakmayın, hayata atılmayın bu imkânınız, lüksünüz varsa.
Sokaktaysanız, itilip kakılacaksınız. Bir kitabın anlattığı itilip kakılmanın hikmetidir sadece, siz sahiden itilip kakılacaksınız. İtilip kakılma size hikmeti sunduğu kadar insanlıktan çıkmanın kapısını da açacak. Hikmetine dayanamayan, şiddetine ne kadar dayanır ki?
İnsan dayanıksızdır, insan çiğ süt emmiştir. Dalgalarla boğuşmaya kalkmayacaksınız ki bu da bir had biliştir.
Dalgalarla boğuşacak, hayattan gelene rıza gösterecek, güçlüklere göğüs gerecek, aşılmaz dalgalara kulaç atıp da gönül rızasıyla boğulacaksınız: Bu da bir had biliştir.
Birisinin yarasını sararken mikrop kapabilirsiniz, sarmayın! Birisinin hayatını korurken onun yiyeceği bıçağı siz yiyebilirsiniz, kurtarmayın, üzerine kapanmayın! Bir  risk almayın, hayatlanmayın, halk içine karışmayın! Korkuyorsanız, sakının!
Mevlânânın geleneği tersini söyler: Üzerine kapan, bıçaklan! Hayattan kaçma! Çalış, insan içine karış! Başkalarının yaralarını sar! Başkalarının sırlarını küçümseme, gece gibi ört!
Korku insana mahsustur. Gizleyen korkunun esiridir. Saklanan günahsız sevapsızdır da.
Hayata bulaşacaksan hayatın ustası olacaksın. İnsan hayatını, kainatın hayatını bileceksin. Bilmemezlikten gelerek değil, bilerek, kapışarak, boğuşarak insan olacak, insan kalacaksın.
İsteyen okumaz, ben okuyorum! Ne günahsızım, ne hayata yasakçı, ne cenneti garantili, ne cehennem kaçkını. Bütün sınanmalardan başarıyla geçilemeyeceğini bilerek, bütün sınanmalardan geçmemek için, başkalarından öğrenmek için, bilginin tecrübesiz cehalete esaret olduğunu kavrayarak, başkalarının tecrübelerine de açılarak okuyorum. Bizim ve başkalarının bilgelerini, bilgeliğini, hayatın hikmetini...

Bu halk ile kurduk güzelliğin kurulması en zor kalelerini. Onların hayatı, çilesi, derdi, tasasından kaçarak onların yol açanı olmak ne mümkün? Geçmişini yasaklayarak geleceğini sterilize etmek akıl kârı değildir. Daha iyisini biliyorsan daha iyisini yaparak, daha iyisini söyleyerek yönlenirisin geleceğe!

29 Eylül 2012 Cumartesi

Fütüvvet'e Düşman Bir Tasavvuf!


Adamlık, mertlik, yiğitlik, kadunluk, komşuluk, insanlık, dürüstlük, daha iyi insan olmak gibi şiarlar önem sırasını yitirip ayak altına alınmaya başlanınca geriye sadece Aziz Petrus geleneği kalıyor: "İnan!"

İnansın da neye inansın? İnandığı nedir?

İnanç inandığın şey ile özdeş değildi bizim geleneğimizde.  Faniliğimiz, bir tarihte oluşumuz; bir zamandan mekandan anlayışımız, hakikatin sahibi değil yanılması kaçınılmaz yorumcusu olmamız, teorinin hakikat özeti ya da usaresi olmadığı anlayışı; praksis ve fronesis anlayışı bizde beslendi, ilerletildi ve batıya hem praksis felsefelerine hem de yorumbilgisine aktarıldı.

Bu büyük geleneğin sanal takipçileri ise "inanın, yorumlamayın!" diyorlar. Oysa yorumlayanın inanç meselesi vardır. İnanç ezber değildir. İnanç hakikat şifresini ele geçirmişlerin işi değildir. İnanç hakikatin sahibi olmadığımızdan, herşeyi bilemezliğimizden yola çıkar. İnanç dogma değil, arifane tevazu işidir! En azından tasavvufun tasavvuf olduğu zamanlarda bu böyleydi! Karşıtlarını yanında taşısa da onların da gündemini belirliyordu.

Bugün Gelenek diyalektik düşüncesinden; praksis ve fronesis anlayışından; tranzendental temellendirmelere karşı toplumbilimsel temellendirişi ve monolojik felsefe geleneği karşısına diyalojik geleneği çıkarışından uzak; şekilde, geçmişinin gölgesinden ibaret bir gösteriler dünyasında yaşıyor.

Her gün yeni bir şey söyleyen, teoriyi genişleten, işleten anlayış bunu teorinin hizmetinde yapmıyordu: Tersine derin entelleküel duruşu hem kendi hayatını, hem hayat anlayışını sürekli işleyen, hatadan öğrenen, yanlışla da temizlenen ve düzelen bir anlayışın kendisini ifadesi idi.

Kainatı okumak, kainatın ayetlerini okumak ile Kitabı, kitabın ayetlerini okumak aynı oluş, oluşum, insanlık düşüncesinin bir parçası idi.

Tekniği kullanmayarak, sadece oyuncak ederek parya olmadık: İnsanlık anlayışımızı terkederek paryalaştık! İnsanlığı da çukura sürükleyebilirdik: Batıda özellikle sol düşünce insanlık değerlerini bir ölçüde ayakta tutabildi ise bizim ayakta tutup aktardığımız bir düşünce damarının, insanlık anlayışının sonucunda oldu.

Batıdaki inanç ve bilim kavgası ilk çağlardaki  teori ile praksis tartışmasının temellerinden koptuğu bir diskurda kavgadır ve iyi ki düşüncenin bağımsız alanlarına, bağımsız düşüncenin hür ve demokratik diskuruna tasallut edememiştir.

İnsan olma, daha iyi insan olma, komşuluk, sadakat, adaletle davranmak gibi dertleri olmayanların ne bilme ne de inanma dertleri vardır. Onlar ezberden, sınanmaya kapalılıktan, duyarsızlıktan ibarettir!

Aziz Petrus? Temsili bir Aziz Petrus idi. Ezbercilerin, ezbere Aziz Petrus'u.

27 Aralık 2011 Salı

Ey Maneviyatçı ve Muhafazakârlar! Gözetleme, Tecessüs ve Yakıştırma Hamlesi Ne Zaman Tamamlanmış Olacak?

Gözetlemede, tecessüsde, yakıştırmada kimselerden aşağı kalmadığınızı gördük.

Başkalarını ne ile suçladıysanız, vaad edildiği gibi aynısı başınıza gelmeden durmayı bilebilecek misiniz?

Başkalarına yakıştırdıklarıyla suçlananlar, bu dünyada başkalarına yakıştırdıkları başlarına gelmeden terk-i dünya edemeyecekler yine de şanslılar, yeniden mazlum olabildikleri için, bir anlamıyla dahi olsa.

Hep haklı, hep kusursuz, hep tepeden bakan olmamak, başkalarına verdiği acıyı tadmış olmak insan vicdanı için daha iyi bir başlangıç noktasıdır. Günahsızlıktan, hatasızlıktan değil de insan olmanın gurur ve azabından konuşmak bambaşkadır.

Birbirimizi her ne kadar daha iyi tanımaya başlamış olsak da, bu iştihadan vazgeçmek; örümcek ağı serip tuzak atma, kafes kurma dönemini artık kapatmamız lâzım:

En iyi tuzak atabilecek, bent kurabilecek ve bütün tuzakları okuyabilecek olanın dersini mi bekliyoruz?

Hikmete kapalı olanın burnu sürtülür, sürtülecektir!

Sadece bildiklerini okuyanların değil, anladıkları ve kavradıklarını öğretemeyenlerin de sorumlulukları ortaktır!

18 Aralık 2011 Pazar

Deprem Hadisi ve Çocuğu Yanan Ana

Oğlu İbrahim'e gözyaşı döken Peygamber'in kendisine cenazeye ağlamayı men etmişliğini hatırlatan Avfoğlu Abdurrahman'a verdiği cevaptaki hikmete dikkat etmeyenler yıkıntı altında kalanlara, din anlayışları üzerine bin bir yakıştırmada bulunulmuş  birilerine  yüzlerini dönerek: "Bu depremler muttakiler için bir nasihat, müminler için bir rahmet, kafirler için bir azaptır!" diyebiliyorlar.

Hadisten haberdar olmak her durumda ona başvurmak için yetmez. Bağlamı, kapsamı  dışında ve temellendirici bilgilerden habersiz ortamlarda "yorumsuz" olarak alıntılamanın da bir yanlış yorum çeşidi olduğunu yorum geleneğimizin bir kriteri olarak akıldan çıkarmamamız lâzım.

"Yorumda yanlış yok, ben ne söylersem doğrudur, zaten kendim bir katkıda bulunmadım, olanı söyledim!" diyen hakikate zulm ediyor durumuna düşer!

Peygamber torunlarıyla oynarken, birilerini selâmlarken; insan gibi dertlenir, hüzünlenir, sevinirken kendi sözü önüne konulurdu bazan. Bunda bir kasıt da yoktu çoğu kez, çünkü söylenilenin hikmeti yoruma "yorumlananı söyleyen"in itirazında biraz daha açığa çıkar. Anlam konuşma, söyleşme, alışveriş içerisinde kendisini ele verir, sınırları belirir.

Deprem hadisinin kaydı, nakli, bağlamı hakkında uzmanları konuşur. Doğrudan kendisinden yola çıktığımızda tek bir konuya işaret etmediğini, bir yığın düşünce ve ilke yumağına, fikir yürütüm zincirlerine, hayata, kadere, sorumluluğa, hürriyete, sınırlılığa, kırılganlığa, faniliğe ve sonsuzluğa dair bin bir konuya gönderme yaptığını görüyoruz.

Eğer Peygamber yaşasaydı, evlâdı yananları kucaklamayı, evini onlara açmayı tercih ederdi kanısındayım. Söyledikleri acı çeken insana tepeden bakıcı değildir. Kendisi de acı çekmiştir, ve acı çekenlerin yanında yer almıştır.

Acıya takılıp kalmamayı, affetmeyi, ileriye bakmayı, bireysel sorumluluğu ve kaderi unutmadan hayata daha büyük bütünlüklerden de bakmayı işaret eden sözü ile insan incitmek ayıptır!

Düşmanın bile olsa karşındaki, acısı olan insan olarak kardeşin. Kalanda kabahat buluyorsan, ölenin sıfatını sen mi vereceksin? Senin acın varsa böyle konuşmazdın, onun acısı varsa böyle konuşamazsın.

Bu kadar çok alıntı ve gaf yine de birilerine "bu böyle değildir!" deme fırsatı verdiği için hayırlıdır. Hata ise büyüktür, kibir kaldırmaz. İnsan ancak yanlışını düzeltmeyi bilerek, duyarlılığını açık tutarak, tecrübeye açık durarak yorumunda yani sözünde ve alıntısında yerli yerinde davranıyor olabilir.

Uzatmamak için konuyu güncel bir eleştirime bağlayarak anlam alanlarından birisine daha kavuşturayım: Kimse kimseye "iyi ki başına bu felaket geldi, o sayede güzel okullarda okudun!" diyemez dedik, Dersim konusunda. Zulümden veya felaketten hayır çıkacağı üzerine dair gerekçe o felaketten, zulümden, zorluktan, yıkımdan çıkan insanın iç sesi, kainat anlayışı olarak başka; mazlumlara, kurbanlara, kazazedelere, felaketzedelere başlarına geleni bir haketmişlik gibi dayatan zalimin, zulüm avukatının, ihmali olanın, yardımda eksik kalan insanlığın iddiası olarak başkadır.

Rıza lokmasını bilene rıza dersi vermek de ayıptır gerçi. Rıza dersi almak için konuyu açarsın, açacaksan. Başkasının dile getirmek istediğini senin dile getirmen başkadır. Hasta bir arkadaşımın hastalığından kazandıklarını, onun söylemek istediklerini, söyleyebileceklerini dile getirmem farklıdır. Daha da ilerisini paylaşmış, selamlı salâvatlı insanların arasında konuşulması tabii ki başkadır. Bir hasımlıktan formule edilmesi başka.

Uyarılar? Tabii ki olacak. Ama, acı çeken insanın ufkuna bir kabus bulutu gibi çökmeden. Evet, bu dünya soğuyacak, dağılacak. Acısı olan bunu işitmek istemez değil, afra ve tafrayla söylenmesini işitmek istemez. Tepki insanın çiğliğine olduğunda, hakikat iddiasınaymış gibi mesele uzatılmamalıdır.

Sohbet hatip işi değil arif işidir. Hitabetin hakikat ile alaka kurucu yanları vardır, sohbetin ise karşılıklı anlaşma süreci içerisinde insanı değiştirerek, ufkunu genişleterek anlamaya ulaştırması. Hatibin arif olmaması, hitabeti de monoloğa çevirir, bu da başka bir sorun.

"Öldürmeyen güçlendirir!" derken Nietzsche benzer bir şeyden bahsediyor. Bize bir işkenceci bunu dediğinde de gücenmemiştik ama: İnsanî bir tecrübeyi bize açıp, kaybolup gitmişti ufkumuzdan.

Peygamber ise felaketler, belirsizlikler, sarsılan zeminde insan olarak ayakta kalmanın ufkunu konuşturuyor. Buruk, kindar, intikamcı bir ufku değil, herşeye rağmen insanca hayatı, dayanışmayı, iç huzuru ufuk olarak sunuyor. Ve elbette acısız, içi kıpırtısız insanlara değil. Ciğeri dişlenmiş Hamzanın ailesine, çocukları katledilecek kızına, hepimize insani vakarı ve tevazuyu, yarın ölecekmiş gibi ve hiç ölmeyecekmiş gibiliğin emeğini, çırpınmasını öneriyor.

Yerli yersiz alıntılar yerine birbirimizi şeytanlaştırmalarımıza itiraz geleneğin hakikatini daha doğrudan konuşturacaktır. Hayatı olmayan yorum zaten söz konusu bile olamaz!

Gücü olanı kimse eleştirmiyor artık eskisi kadar, biz gelenekten hoşnut olsak bile, gelenek bizden hoşnut mu emin değilim Efendim!


Hikmetin kürsüsüne çıkan konusuna da hakim olsun bir gün: Bu rüya da biz "Kenardan Geçenler"in!

17 Aralık 2011 Cumartesi

Sıkça Gelen Sorulara Seyyarî Cevaplar

Sınanmak için ne yapabiliriz?

Aman sınanmayın derim. Sınanır da başarıyla çıkarsanız, kayıpsız olmayacak bu. Her sınanmadan başarıyla çıkılmaz. Her sınanmadan kendini toparlayarak çıkmak, kendi parçalarından bir ben kurup kendisine devam edebilmek yeterince başarıdır zaten.

Aşk'ı nasıl sınayabiliriz?

Herşeyi sınayın ama aşkı sınamayın. Bırakın aşk sizi sınasın.

Kamil Mürşit arıyorum, bir adres verir misiniz?

Kendinizi aramıyorsanız zaten mürşite ihtiyacınız yok demektir. Kendinizi arıyorsanız, zaten doğru yoldasınızdır, bize de bildiğinizi öğretirsiniz o halde.

Kamil insan yok mu da link vermiyorsunuz?

Ben tasavvufla ilgilenmiyorum, Mesneviyi okumaya hazırlanıyorum sadece. Yaşayan kamil insan da tanımıyorum sanırım. Ancak saf insanlar, bazan kedi köpek gibi munis mahlukat iyi insanları tanıyor, biliyor, farkediyorlar. Hayatta pişerek hanyayı konyayı anlama sürecinde ise insanı tanımak bilmek ömür ister. Birisine kâmil diyenin kemale erme, erdirme iddası vardır az çok. Bir de kıyasla, ömür boyu tanıdıklarımızı zihin karşılaştırarak bize bir şeyler söylüyor, eskilerde bizi yanına oturtan ve dinleyen yaşlı dosta galiba kamil insan diyorlar şimdilerde gibi kanaatleriniz oluşuyor. Her köşe başında var olduğunu sandığınız bir insan karakteri, aranıp da bulunamayan tecrübe ve irfan kapısı imiş geç anlıyorsunuz. Anlama hep geç anlamadır ama. Bunda sorun yok. Yeter ki anlayacak bir şeylerimiz olsun.

Olgunlaşan insan, olgunlaştırır da. İhtiyaç duymadan ad da konulmaz. Bildiğimiz bu kadar. Ben meselâ Makaalâtı okuyorum, bakıyorum bana hitap ediyor. Mesnevîyi okuyorum o da öyle. İnsan dostsuz kalmıyor. Söylenmemiş bir söz varsa, o da sizde konuşur zaten.

İhtiyacınız olacak ki, göreceksiniz.

Meseneviyi anlamak için ne yapmam lazım?

Anlamak ömür, tecrübe, açıklık, hakkat derdi vesaire ister. Anlamanın okulu yoktur. Yanlışlarından anlamak anlamanın en iyi netice veren kısmıdır. Buradaki anlama ancak, anlama kavramının tüm kapsamını yakalamaz. Tüm zamanlar için, tüm ömür için bir kerede ve bir kereliğine anlama yoktur.

Mesneviyi okumanın sakıncaları nelerdir?

Yorulursunuz, zahmet etmeyin Efendim.
Okumaya ihtiyacınız varsa bunu sormazdınız Efendim.

Mesneviyi okumak şart mı?

Değil. Hakikati olan br şey söylenmişse, bin bir biçimde karşımıza çıkar. Hakikati olan hiç bir şey kaybolmaz, silinmez, unutulmaz, akla gelmemezlik etmez.

Mesnevinin farkı ne?

Hikmetin güzel söz olması, hakikatinin okuyanın hakikatine karışması, Şık sözün ve lâf ebeliğinin hikmet diye önümüze sürülmemesi, bir diyalektiğinin olması. Zamanının öneriler olarak biliminin, bilgisinin, felsefesinin, yorumbilgisinin ve hikmetinin geleceğe açılmasıdır da.

Mesneviyi nasıl okuyacağız?

Atıp tutmayı, ezberi, övgüyü sövgüyü bir kenara bırakıp bir dertle, hakikat derdiyle size bir diyeceği olan metin, size hitap eden bir metin olarak okuyacaksınız mesela. İtiraz ederek, geri dönerek, çerçevesini ve çevresini gitgide dolaşarak. Bütün (büyük) metinler bir ilgiyle, bir dinleyeceği, öğreneceği olmuşlukla okunur. Özet çıkarmak için değil, söyleşe söyleşe okumak gerek, galiba.

Mesnevinin size katkısı?

Bir proje olarak doğu, geçmişimiz kapılarını açıyor size. Dünya hakkında ne kadar çok şey biliyorsanız, o kadar çok şey size konuşuyor. Ben Mesnevideki hakikat kaygısı ve vurgusunun dünya düşüncesi üzerindeki etkisine de hayran kaldım, gündelik anlamıyla okuyucusuyla dertleşen, şakalaşan bir metin olmasıyla da. Dost bir metin, bir sığınak, destek, hakikat için bir çağrı olarak bazan ben onu aramasam da o beni buldu. Altından kalkılmaz ne dertle boğuşsam. Mesnevi benim arkadaşım: Bana her daim bir şey söyleyen, kültürümüzün kapılarını bana açan eserlerden birisi. Yazarken bakıyorum bazan Mesneviyle şakalaşıyorum, söyleşiyorum. Hakikatle ne derece hemhal olursanız olun, söylenene ihtiyacınız bitmiyor. Bazan hikmet olarak. Bazan bir dünyanın bilgisi olarak. bazan daha daha başka biçimlerde.