15 Mayıs 2008 Perşembe

Mesnevide Kültürel Kodumuz Dizilidir!

Mesnevi de binlerce yıllık demeyeceksek, bin yıla yakın bir süre kültürümüzün tanımlarının da yer aldığı, toplumsal kodeksimizin de içinde yer aldığı kitaplardan birisidir. Bir gelenek aktarımıdır. Alınacağı eleştirisiz alalım diyen mi var? Kendi gözümüzle okuyalım diyoruz sadece. İnsan gözüyle okuyalım. Sömürgeciliğin mühendisleri gibi değil.

Mesnevi eleştirel bir metindir. Eleştirel okumayı ister. Bir konsensusun sağlanmasının ürünüdür. Kaçış kitabı, halksızlık kitabı, elitizm bildirgesi değildir.

Bu büyük metni, geleneğimizin ve geleceğimizin kapılarından birisini uğratıldığı yağma ve talandan çekip almamız gerekmektedir.

Katılmayacağız, başka şeyler önereceğiz, altüst ederek okuyacağız belki, ama bağımsızlığına, hakikatiyle okunurluğuna kavuşturacağız.

Mevlânâ ve Şems, "linguistik turn" diye tanımlanan "turn"lerden, dönüm noktalarından daha önemli daha ciddi bir girişime vucut vermişlerdir. Adını hemen koymayalım. Ciddi bir projedir, itirazdır, temellendirmedir, içeriğinden koparılmıştır demekle yetinelim, şimdilik.

Halkta, terbiyemizde, derin dokumuzda yaşamaktadır.

Kültürel kodeksimiz özelleştirilemez, ihaleye verilemez, kendi halkına ve insaniyete karşı kullanılamaz.

Mesnevi doğu ile batının buluşturulmasının, iki yakamızın bir araya getirilmesinin, insanlığımızın nasıl bir karakterle giyineceğinin hakikatiyle düşünmenin eserlerindendir.

Üzerinde çalışmak, düşünmek, eleştirirken kendimizi de gözden geçirmek durumundayız.

Transcendental Ego, Toplumsal İnteraksiyon, Kalubela ve Mesnevî

Vahiy sorununa bir çözüm geçmişte verilmiş sözü, ilk verilmiş sözü canlı tutarak, verilmiş söze yüzünü, aklını, kalbini dönerek, ondan yola çıkarak sözü yolunda tutma stratejisi. Ancak toplumsal interaksiyonu, yani sosyalleşme ve sosyalleşme içinde bireysellik ve kişisellik kazanma olgusunu gözardı etmeye yol açacak bir şekilde başvurulması halinde transcendental, aşkın egoya yol açma, yol verme durumunda kalınabilir. İlginç, verimli, entellektüel bir strateji ama toplumu ve insanın toplumsallığını, dünyalılığını, dünyadalığını, faniliğini, sınırlılığıını gözardı etmeden düşünülebilmeli.

Mevlana Mesnevide çocukların oyun oynayarak akıl geliştirdiklerini söyler. Sosyalpsikolojinin verilerine, sosyalinteraksiyoncu kişilik gelişimi teorilerine (özellikle Herbert Mead) açıktır duruşu. Toplumsuzluğu defalarca, değişik anlamlarda yerer. Başka bir yalnızlığı, halvet düşüncesini yeniden yeniden değerlendirir, anlamlandırır. Bunu sürekli yinelenen Kuyudaki Yusuf temasıyla açımlar, besler.

Mevlananın kişilik ve bireysellik üzerine düşündüğünü anlıyoruz. Önceleri kişiselliği görüyor, bireyselliği nerede ifade ettiğini anlamaya çalışıyorduk. Bugün daha çok şey söyleyebilmemiz mümkün. (Ayrıntılara zamanla gireceğiz).

Mevlana akış içinde yorumdan, anlamadan bahsediyor. Değişen ve aynı kalan şey Bergsonda ya da başkalarında aranmamalı. Mesnevide var.

Dinamik, diyalektik bir tarih ve toplum anlayışı olan eylemeyi ve ameli bir praksis olarak, praksis içindelik gören, adeta fronesisin son kavranılışının o zamandan farkında olan ("yeni bir şey söylemek lazım", yeni bir şeyi eskinin bitmesi anlamında değil, söylemenin karakteri olarak görmesi, yani bir kereliğine tüm zamanlar için konuşmasını insanın reddetmesi söz konusu Mevlananın) bir düşünür, bilgin, sufi, insan Mevlana.

Bir sorunu çözerken başka bir soruna yol açmamayı hedefliyor çoğu kez. Onun düşüncesini artık yakalayabilecek bir olgunlukta mıyız, göreceğiz. Üzerine düşüneceğiz.

Oyun konusunda bizi eleştirmek için takip eden okura Huizingayı, Wittgenstein'i ve Özellikle Herbert Mead'i salık verelim. Oğuz Atay'a da dikkat edilmeli. Herbert Mead ve intersubjektivite sorununun kapsamlı bir analizi için Habermas'ın İletişimsel Eylem Teorisinin ikinci cildinin ilk 150 sayfasını salık veriyorum. Bu yüz elli sayfa bir kaç ayda okunacak bir yüz elli sayfadır. Kohlberg, Piaget ve Gilligan'ın itirazlarına da dikkat edilmelidir. Freud'un ego, id, suoerego tartışmasına da dikkat.

Aşkın Egoyu ileride daha fazla açmaya değerlendirmeye, ona giden yolun gerekçelerini, yolaçtığı komplikasyonları sunmaya çalışacağız. Efendim. Bu yazdıklarımız sadece hatırlama notlarıdır. Ömrümüz kifayet etmezse, hakikate yüzünü dönmekten korkmayanlara geliştirmeleri için bırakılmış bir mirastır, vasiyettir. Yükümüz, yükümlülüğümüzün bir kısmıı budur, sözümüzü adresine ulaştır ey hakikatli okuyucu, bizi de eleştirmeyi ihmal etme. Kendin düşün.

Mesneviyi Okumak: Başlarken

Düşünce Tarihimizin olmadığı iddia ediliyorken, Mevlânâ'nın düşünce geleneğimizi kırdığı düşünülüyorken, Mevlânanın ve Şemsin projesinin de damgasını vurduğu bir bin yılı yaşadığımızı iddia etmekle başlamayacağız. Doğu Mevlânasız da yok. Batı, bir dünya kültürü oluşturamamakta.

Doğuyla batının kesişme alanlarında iki yönden de, insanı, hayatı, hakikati kavrama çabaları filizleniyor. Bizim üzerimize düşen, en önemli eserlerimizden birisi olan Mesnevi üzerine eğilerek, hayat dünyamızın şekillenişi üzerine düşünmeye çalışmak. Mesnevi tek eserimiz değildir. Ancak, dini, tasavvufi, felsefî özelliklerinin yanısıra bir kültür projesi olarak en temellendirici eserlerimizden birisidir. katılalım katılmayalım, iyi okumamız gerekmektedir.

Mevlânânın doğru dürüst okunmadığını rahatlıklıkla iddia edebiliriz. Onun eleştirel tasavvufu, diyalektik düşüncesi, dinamik toplum anlayışı, emekten yana tavrı, iyi temellendirilmiş insan ve toplum anlayışı o kadar şaşırtıcı da gelmeyecektir. Bilineni dile getireceğiz. Ezbercilerin ezberini bozabilir miyiz? Bilemiyorum.

Günümüz mesnevî yorumculuğunda iki ekol söz konusudur. Birincisi İbn Arabî'den yola çıkan, Mevlânâyı İbn Arabi'ye tabi kılma eğilimi gösteren, kendi içinde yeni tasniflere tabi tutulması gereken bir ekol.

Diğer yorum ekolü ise Mevlanaî ekoldür. Mevlanaî tavır tasavvufa Mevlana ve Şemsin eleştirisinden geçirirek bakar. Tasavvufla din arasında bir uçurum oluşturulmamaya gayret edilir, tasavvufun anlaşılma çerçevesi yeniden oluşturulur. Tasavvuf ve tasavvufi kavram ve sembolikle leştiriden geçirilmiş bir tasavvuf, eleştirel bir tasavvuf anlaşılır.

Esad Dede'nin öğrencilerini ilk ekolün son temsilcilerinden sayıyorum: Tahir Olgun, Ahmet Avni Konuk, Şefik Can.

Abdülbakî Gölpınarlı ise Mevlanaî ekolün son temsilcisidir.

Bu ayrım Mevlevîyye ile Mevlanaîlik arasında bir ayrımı gerekiriyor görünse de, Mevleviyyede tarikate öncelik vermeyen, Mevlanaya, Mevlananın söylediğindeki hakikate öncelik veren bir tavır baskın olmasa da her daim temsil edilmiştir. Bu tavrı, daha az eserle, daha az sözle tanısak da, daha entellektüel bir duruş olarak düşünebiliriz. Başka bir deyişle, Mevleviyye, Mevlananın Projesinden vazgeçme, düşünceyi küçümseyen Mevlânâ takipçileri olmaktan çok, öncelikleri farklı olan, tarikata öncelik veren bir neşe olarak düşünebiliriz. Mevlanaî tavır, Mevleviliğin içinde de dışında da devam etmiştir.

Biz, tasavvufun eleştirisini yapmış, değerlendirmiş bir Mevlâna ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyor, İbn Arabi düşüncesiyle temelden farklı yol izlenildiği kanaatini taşıyoruz.

Abdülbaki Gölpınarlının tasavvufa Mevlananın projesiyle baktığını düşünüyor, Diğer ekolünse genel bir tasavvuf tarihi içine Mevlanayı yerleştirdiğini gözlemliyoruz. Gölpınarlı bir tasavvuf eleştirisi, tasavvufi düşüncesi, tasavvufun hakikatinin peşindeyken, Esad Dede ve Öğrencilerinin tasavvuf tarihi içinde bir tasavvuf pratiği, öğretisi aradıklarını ya da sunduklarını düşünüyorum.

Abdülbaki Dede iddia edildiği gibi Bahariye Kolu, ya da Bektaşi Kol'dan değil, Melamî hattâ Kalenderî bir ilgisi var, ancak ezbere bir tavrı yok, yanlışlarına yanlış diyor, eleştiriyor, gözden geçiriyor. Tavrında Mevlânâ ve Şemsden ayrı değil.

Mevlananın hanefiliğini vurgulaması (ki sünniliğini Mevlâna açıkça Mesnevide vurguluyor) ve Mevlananın mezhepçilik gütmediğini göstermesinden çok Şems'in kendisine yazılan aidiyetlerden bağımsız tavır ve kişiliğini göstermesi dikkate değer. Şemsin Kalenderi olabilecek kökenini gösterir, Kalenderilere de yönelen bağımsız, eleştirel tavrını sunarak. Gölpınarlının kendisi de Bektaşi menkıbelerini diğer menkıbeler gibi çekinmeden eleştirir, ideolojik değil, eleştirel bir tavır almaya özen gösterir.

Bu çalışmayı kaleme alma, yazarak düşünme, önyargılarımı eleştiriye açma, düşünmeye açma aşamasında Mevlana için en ılımlı ve en merkezi eseri Abdülbaki Gölpınarlının yazdığını düşünüyorum. Zamanla Gölpınarlı ile farklı düşündüğümüz noktaları da açıklamaya çalışacağım. Onu anlaşılır kılmam da, fikirlerimi gözden geçirmem de mümkündür ve eleştiri işidir.

Vahiy konusunda farklı açıklamalarımız olabilir, ancak Gölpınarlı Mevlânayı anlama çabasındadır, asla bir karartma, perdeleme yapmamaktadır.

Yine semayı raks olarak görmesi Mevlânanın zikir için düşündükleriyle alakalı olmalıdır. İsim sıfat örtüşmesine itirazdan değil, mânayı öne çıkarmak istemeden kaynaklanan bir tavırdır. Dans yasağı konusunda çıkabilecek tartışmaya rağmen raks demesi, zikir konusunda Mevlananın kaygılarını öne çıkarmaktandır. Biz ise kefenle raks diyoruz, şimdilik.

Akıl konusunu yerleştirişimiz, ele alışımız da farklı olabilir.

Emek, çalışma, alınteri, çalışarak geçinme, insan olmak için çırpınmamız gerektiği konusunda farklı düşünmüyoruz. Seçtiği mezarlık, halkın yanıbaşını seçiştir. Bir tavırdır, çırpınışında tutarlılıktır. Radikalize edilmemelidir.

Esad Dede ve öğrencilerini eleştirmem, her yazmayı gözden geçirebilmem mümkün görünmüyor. Yorumlarıdaki ana hatları, ortak yanlarını, ayrışma noktalarını sunmak mümkün olabilir sanıyorum. Zaten eleştirilerimin merkezinde olmayacaklar. Katıldığım, yararlandığım düşünceleri olursa, eleştirerek sunmaya çalışacağım.

Bursevînin şerhini de İbn Arabi ekolünden görüyorum. Ankaravî, İbn Arabi- Mevlana sentezinin Esad Dedelerden çok öncelerde olduğunun da ifadesi. Orta nokta olarak görülse de olmadığını düşünüyorum. Dikkatle okumak zorundayız. Ancak İbn Arabi ekolünü temsil etmektedir.

Abidin Paşa ve Firuzanfer? Zamanla üzerlerine düşüneceğiz, önyargılarımızı "teşhir" edip değerlendirmeye açacağız. Firuzanfere Chittickten baktığımızda bazı sorunlarla karşılaştık. Farklı çevirilerden okumaya, çok dilli panellerde değerlendirmeye çalışacağız. Firuzanfer dikkatli okumaya değecek bir isim. Dikkatli, ölçülü yazdığından yola çıkıyorum. Abidin Paşa? Yeterince elden geçiremedim. Yol açan bir yorum değil gibi ilk elde. En azından kendisiyle tanışmak, Abidin Dinonun yetişme ortamını anlamaya çalışmak için büyük bir imkân.

Surûş'u sevenlerle çok tartıştık. Hep ayrı durduğumuz noktalardan. İbn Arabi ekolüne dair düşüncelerimizdeki ortaklık beni şaşırtmadı diyemem. Zaten o kadar açık bir nokta ki, nedir bunca kafa karışıklığı anlaması çok zor. Anlaşılmak istenen Mevlânâ mıdır, Mevlânâda insanlar kendilerini mi konuşma derdindedir, neden mevlanasızlık mevlanasız yapılamamaktadır öncelik verdiğimiz konular değildir. Biz spekülasyon yapmayacağız, Mevlanayı okumaya başlayacağız.

İlk elde ikincil literatür taramasından, karşılaştırmalı çalışmalardan uzak duracağız. Bazı kavramlar, tezler, iddialar, düşünceler üzerinde yoğunlaşacağız.

Çalışmam eleştirel düşünce ve yorumbilgisinin alanındadır. Doğrudan metin üzerine düşünmedir. Teorisiz, ezbersiz, önyargısız değildir elbette.

Burada baştan sona bir eserin kaleme alınmasını değil de, yazılma hazırlıklarının yapılmasına tanık olacaksınız.

Bibliografik eleştiriler merkezî olmayacaktır. Mevlânanın projesi ve mevlanayı okumanın ana hatlarıın altı çizilecektir.

Çalışmada İbn Arabi değerlendirmesi yapılmayacaktır. Ne İbn Arabi Mevlana sentezinin eleştirisini ne de doğrudan İbn Arabi eleştirisini düşünüyorum. Tasavvuf tarihçisi ya da tasavvuf uzmanı değilim. Benim alanım düşünce. Mevlananın kendi düşüncesinin arkeolojisini yapabilmeyi ise elbette isterdim.

Konu üzerine hazırlık yazılarım fragmentler, notlar, tezler, çalışma tezleri, eleştirel notlar, hatırlatıcı sorulardan oluşacaktır.

Zamanla bu konuda yazılanlar blogdan kopacaktır.

Daha önce yazılmış metinler, bloga koyma sırasını karıştırabilecektir. Bu yüzden arada bir kaç yazıyı tek bir başlık altına toplayabilirim.

Kronoljik ve diğer karışıklıkları hoş göreceğinizi ümid ediyorum.

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Eleştirel Tasavvuf

Mevlânanın tasavvuf anlayışı eleştirel. Buna Eleştirel Tasavvuf demekte bir sakınca görmüyorum.
Gazalide de bu var. Ancak şimdilik Gazali tartışmayacağım.

Burada, Mevlânânın Duruşu ile, Mevlânanın Projesi arasında geçici bir ayrım yapalım. Mevlanânın Duruşunu, Mevlânaî Tavrı anlamadan Mesnevinin anlaşılabileceğini sanmıyorum.

Mevlevilik zorunlu olarak Mevlânayı anlamak, Mevlâna Düşüncesini devam ettirmeyi zorunlu kılmıyor. Mevlanaî Tavır, Mevlevî Tavra rakip değil, onun yola çıktığının temelinde olan bir duruş.

Mevlanaî Tavır, bir hakikate yönelme tavrı. Kendini hakikate açmaya öncelik veriş. Mevlânâyı düşünen bir Mevlevilik, düşünen bir Mevlevilik Mevlânâî bir tavrı gerektirmekte.

Neden Duruşa önem verdim? Hakikat karşısındaki bir tavır, fanilik ve bilgi karşısındaki bir tavır, incelediğimiz baktığımız, kurcaladığımız şeylerin hakikatine dair bir tavır olmadan nasıl söyleyebilir, eyleyebiliriz? Mesele buradadır. Herşeyi okuma, bilme, anlama iddiasını taşımadan nasıl söylenebilir, konuşulabilir, kavranabilir? Herşeyi okuyamadan bilemeden, olası her yorumu görmeden nasıl yorumlayabiliriz? Anlamanın, bakmanın, görmenin de bir duruşu, sınanmışlığı, sınanmaya açıklığı var.

Anlayan, anlatan, dert anlayan, dert anlatan bir Mevlevilik, Mevlanaî Tavra sahip olma zorunda. Ezberi, Böyle gelmiş böyle gideri terketmek, işi teşrifattan çıkarabilmek için.

Yeni şeyler söylemek, geçmişi silip atmaların, geçmişin ağırlığında ezilmemelerin, ya da metodolojik unutkanlıkların işi değil. Bir zorunluluk Mevlânâda. Akıp giden nehirde, akıp gitmişi söylüyorsun. Şu anı konuşmamaktasın. Şu anı, bugünü konuşmak, akan nehirle beraber akış. Benlikten kurtulmak, değişende değişirken, aynı kalanı bulabilmekte. Yeni şey söylemek, hakikatin hep bir buradalıktan, bir yerleşiklikten konuşulması. Bir yerinden yakalanması. Hakikatin elimizde kalmaması, bize esir olmaması, anlama çabasının, söyleme çabasının sürekli devam etmesini gerekli kılıyor. Biz zamanın çocuğuyuz. Zamanlı mekânlıyız, hakikatin tersine. Arifin çabası, (adetâ) zamanın babası olmaya yönelik bir çaba. Yani, sınırlılığımızı, faniliğimizi, yanılırlığımızı kavrayışta hakikate açılmak, tarihselliğimize esaretten kurtarmak düşünceyi, anlayışı. Bu kutsal olana açılmanın da fay hattı. İnsanda bulabileceğimiz hakikatin sahibi oluşunda değil, hakikat sahibi olabilmesinde. Tanrısallaşması ya da tanrılaşması sözkonusu değil, sonsuzluğun karşısında fanilikte açık durabilmesi. Yanılırlıktan vazgeçmeden anlamanın emeğine açık olabilmesi.

Mevlânanın Tavrı dedik, genel bir tavırdan bahsetmedik. Bunun genel hali nedir? Duruşta tavırdaki önem başkalarında yok mıudur? Vardır elbette. Ancak Mevlânâyı varolan tüm bilgileri yutarak, kavrayarak okumak anlamak mümkün olmadığına göre ya keyfi anlayacağız, ya da her şeyi bilerek kavrayarak. İkisi de mümkün görünmüyor.

Mevlânânın tavrı bir sistem, yöntem, arşimedci başlangıç noktası mıi? Hayır. sadece anlamaya açıklık. hakikate açıklık. anlamanın ahlakıyla giyinme. Bunun yolu nedir? Var mıdır? İlerde üzerinde çalışacak kurcalayacağız.

Mevlânânın projesiyse o dönemin çoğu çıkışıyla ortak. Bir dünya bütünleştirme. Doğuları batıları bir araya getirme. Dinle tasavvufun arasındaki rekabeti terketme, tasavvufu insanın gelişiminin içinde düşünme, hakikatine kavuşturma. Bu çabaya ömür veren insan az değil. Başarı Mevlânânın tekelinde değil.

Mevlânânın takipçisi olmasalarda bu neşenin takipçisi olanlar Mevlânâyı anlamaya açıklar.

Bir dünya bütünleştirme, ufuk bütünleştirme, hakikatle kendini, anlayışını düzeltme, yorumda, kavramada çileli yolu seçme, kitabı, sözü, hakikati tek tek insanların anlayışına esir etmeme Mevlânânın tekelinde değil.

Mevlânânın tasavvufu eleştirel bir tasavvuf dedim. Tasavvufu ve dini aynı düzlemde ele almayış, tasavvufları, yorumları, anlayışları gözden geçiriş Mevlânâ dışında da yapılıyor. Kaınmca en başarılı örnek, ya da örneklerden birisi Mevlânâ ve Şemsde söz konusu.

Duruş, projeden doğrudan çıkmıyor. Bu duruş, projeyi de başarıya kavuşturan.

Bu farkındalık, tevazu, faniliğini kavramış, ama fani oluşu kutsamayan bir eleştirel duruş, biteviye cabayı göze alış olmadan Mevlevîliği Mevlânânın sözcü yapmaz. Yani mevlevî oluş, bir estetiği, yaşantıyı biteviye anlama çabasına bağladığında, dondırmadığında eleştirel tasavvufi bir tavrı, duruşu, anlama ahlâkını zorunlu kılar, arar, sorar.

Mevlânâyı anlamak için mevlevi olmak gerekmez. Mevlevî olmak da kimseyi Mevlânâ karşısında bile daha kavrayışlı kılmaz.

Mevlânâ meşrepli olmak, yani onun neşesiyle giyinmiş olmak şekilde, tennurede, semada değildir, onun bakışıyla bakmak, onu dinlemeyi bilmek, yani dinlemeye açık olmaktır.

Mevlânâyı sevmek, ama projesine sırt dönmek, Mevlânâyı yorumlamak, okumak, ama onun bakışını donuk, ezberci, statik bir bakışla değiştirmek, onunla kendini konuşmakla olur mu? Mevlânâ kendini konuşmayı bırakmakta kendisini konuşurken dahi. Her kurcaladığı hakikat, hakikatin akıp giden bir yönü, bir yanı.

(Aceleye yazıldı, epeyce yanlış olabilir, ikinci kere okunamadı. Dağınıklığımı, her zorunlu alana birden girmemeye çalışmamı mazur görmeniz dileğiyle.)

İşi Gücü Olmayan İnsan Olamaz

Olgunlaşma, insan oluş hayata açık durarak olur. Hayatlanarak. Hayatla sınanarak, hayatta sınanarak.

Hayatı sınama, kendini sınama değilse bir oburluktan ibarettir.

Hayatsız yolcu, hayatsızlığın yolcusudur.

Hayatta en hakiki yol gösterici yine hayattır, hayatı reddetmemiş biliştir, kendini biliştir.

Kendini biliş hem kendini kurmaktır, hem de vazgeçilecekten vazgeçmektir.

Hem inşadır, hem de sadeleşerek incelme.

Hem dayanıklılık kazanmadır, hem de nefesten bile ürperen bir derisizliktir.

Çalışma, iş güç sahibi olma yaptığını doğru dürüst yapmayı, karşındakini görmeden hesaba katabilmeyi, ürettiğini kullanacak olanı düşünebilmeyi işin kendisine aktarmaktır. Ahlakı reflekse çavirmek, düşünceliliği, en düşüncesiz haline dahi yedirebilmektir.

İş güç sahibi olmak işsiz olmama değildir. Yaptığını düzgün yapanlardan olma, yaptığının hakkını verenlerden olmadır. Bir olma halidir. Annelik, çocukluk, insanlık hatta kedilik, serçelik bile bir iştir.

Aylakların dervişiliği, aylaklığa dervişlik olur.

Hayatı inziva ile kapatan, hapseden, inzivayı da doğru kullanamaz. Bu bir kullanmadır. İnzivadan öğrenme, inzivada öğrenme değil. İnziva hayat hapsetme değildir. Kuyuya iniş de değildir. Kuyu yu da değerlendirme, yoğunlaşmadır.

Hayattan kaçan, hayatı göğüslemeyen insanlara ne söyleyebiliriz ki, anlayış göstermeden başka? Yaptıklarının bir hakikati vardır. Sözümüz, itirazımız hakikatsizliğin, kaçışın sözcülüğünedir.

Olgunlaşma çilededir, çileyledir. Dert edinmekledir. Bu eziyeti seçmek değil, meselesi olmaktır, dibine iniilecek meseleleri bulmaktır. İnsan olanın meselesiz, sorusuz, sessiz olması insanlığı sindirme, kainata yayılma işidir. Sömürgeci bir sırt dönüş değildir. Bir ölü genişliğinde olmaktır. Daha geniş ve derin bir nefesi, neşeyi seçmektir.

Her derdi olanın, meselesi olanın, etrafına şahit olanın işi gücü vardır.

İşi gücü olmak, çalışarak, alınteriyle geçinmektir. Bu, işsizleri kapsamadığından daha dar anlamlıdır.

İşi gücü olmanın en geniş hali emeğinin dönüştürücülüğünü bilmek, emeği karşılayabilecek hiç bir ücretin olmadığını bilmektir.

Bu paha biçilmezlik, bu kıymet, karşılığında ne alırsak alalım, her daim, bir armağandır.

Vereceği olmayan, emek veremeyen, neyle insanlık alır, hangi yolla hazinelere ulaşır?

Çalışmayan insan, çaılşmayı sevmeyen, alınteri dökerek yaşamayan insan neye olgunlaşır?

Çalışan, işinin hakkını veren cömerttir. Ödeyen değil.

İşle kendini terbiye edemeyenin, terbiyesi ezbere terbiyedir, ezberde terbiyedir.

Söylediği, düşündüğü, andığı, hissettiği ne bir düşüncedir, ne de hakikati olan bir kelâmdır. Ezber, hakikatsizlik, hayatsızlık, hayatla sınanmaya kapalılık, kendini düzeltmeye kapalı olarak insanlığını ilerletme ideolojidir, yanılsamadır, hülyadır.

Rüyada incelen, riyada inceliyor değildir. Sınanmaları hissedemeyecek bir kalın derilinin, içeriden incelmesidir.