Düşünce Tarihimizin olmadığı iddia ediliyorken, Mevlânâ'nın düşünce geleneğimizi kırdığı düşünülüyorken, Mevlânanın ve Şemsin projesinin de damgasını vurduğu bir bin yılı yaşadığımızı iddia etmekle başlamayacağız. Doğu Mevlânasız da yok. Batı, bir dünya kültürü oluşturamamakta.
Doğuyla batının kesişme alanlarında iki yönden de, insanı, hayatı, hakikati kavrama çabaları filizleniyor. Bizim üzerimize düşen, en önemli eserlerimizden birisi olan Mesnevi üzerine eğilerek, hayat dünyamızın şekillenişi üzerine düşünmeye çalışmak. Mesnevi tek eserimiz değildir. Ancak, dini, tasavvufi, felsefî özelliklerinin yanısıra bir kültür projesi olarak en temellendirici eserlerimizden birisidir. katılalım katılmayalım, iyi okumamız gerekmektedir.
Mevlânânın doğru dürüst okunmadığını rahatlıklıkla iddia edebiliriz. Onun eleştirel tasavvufu, diyalektik düşüncesi, dinamik toplum anlayışı, emekten yana tavrı, iyi temellendirilmiş insan ve toplum anlayışı o kadar şaşırtıcı da gelmeyecektir. Bilineni dile getireceğiz. Ezbercilerin ezberini bozabilir miyiz? Bilemiyorum.
Günümüz mesnevî yorumculuğunda iki ekol söz konusudur. Birincisi İbn Arabî'den yola çıkan, Mevlânâyı İbn Arabi'ye tabi kılma eğilimi gösteren, kendi içinde yeni tasniflere tabi tutulması gereken bir ekol.
Diğer yorum ekolü ise Mevlanaî ekoldür. Mevlanaî tavır tasavvufa Mevlana ve Şemsin eleştirisinden geçirirek bakar. Tasavvufla din arasında bir uçurum oluşturulmamaya gayret edilir, tasavvufun anlaşılma çerçevesi yeniden oluşturulur. Tasavvuf ve tasavvufi kavram ve sembolikle leştiriden geçirilmiş bir tasavvuf, eleştirel bir tasavvuf anlaşılır.
Esad Dede'nin öğrencilerini ilk ekolün son temsilcilerinden sayıyorum: Tahir Olgun, Ahmet Avni Konuk, Şefik Can.
Abdülbakî Gölpınarlı ise Mevlanaî ekolün son temsilcisidir.
Bu ayrım Mevlevîyye ile Mevlanaîlik arasında bir ayrımı gerekiriyor görünse de, Mevleviyyede tarikate öncelik vermeyen, Mevlanaya, Mevlananın söylediğindeki hakikate öncelik veren bir tavır baskın olmasa da her daim temsil edilmiştir. Bu tavrı, daha az eserle, daha az sözle tanısak da, daha entellektüel bir duruş olarak düşünebiliriz. Başka bir deyişle, Mevleviyye, Mevlananın Projesinden vazgeçme, düşünceyi küçümseyen Mevlânâ takipçileri olmaktan çok, öncelikleri farklı olan, tarikata öncelik veren bir neşe olarak düşünebiliriz. Mevlanaî tavır, Mevleviliğin içinde de dışında da devam etmiştir.
Biz, tasavvufun eleştirisini yapmış, değerlendirmiş bir Mevlâna ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyor, İbn Arabi düşüncesiyle temelden farklı yol izlenildiği kanaatini taşıyoruz.
Abdülbaki Gölpınarlının tasavvufa Mevlananın projesiyle baktığını düşünüyor, Diğer ekolünse genel bir tasavvuf tarihi içine Mevlanayı yerleştirdiğini gözlemliyoruz. Gölpınarlı bir tasavvuf eleştirisi, tasavvufi düşüncesi, tasavvufun hakikatinin peşindeyken, Esad Dede ve Öğrencilerinin tasavvuf tarihi içinde bir tasavvuf pratiği, öğretisi aradıklarını ya da sunduklarını düşünüyorum.
Abdülbaki Dede iddia edildiği gibi Bahariye Kolu, ya da Bektaşi Kol'dan değil, Melamî hattâ Kalenderî bir ilgisi var, ancak ezbere bir tavrı yok, yanlışlarına yanlış diyor, eleştiriyor, gözden geçiriyor. Tavrında Mevlânâ ve Şemsden ayrı değil.
Mevlananın hanefiliğini vurgulaması (ki sünniliğini Mevlâna açıkça Mesnevide vurguluyor) ve Mevlananın mezhepçilik gütmediğini göstermesinden çok Şems'in kendisine yazılan aidiyetlerden bağımsız tavır ve kişiliğini göstermesi dikkate değer. Şemsin Kalenderi olabilecek kökenini gösterir, Kalenderilere de yönelen bağımsız, eleştirel tavrını sunarak. Gölpınarlının kendisi de Bektaşi menkıbelerini diğer menkıbeler gibi çekinmeden eleştirir, ideolojik değil, eleştirel bir tavır almaya özen gösterir.
Bu çalışmayı kaleme alma, yazarak düşünme, önyargılarımı eleştiriye açma, düşünmeye açma aşamasında Mevlana için en ılımlı ve en merkezi eseri Abdülbaki Gölpınarlının yazdığını düşünüyorum. Zamanla Gölpınarlı ile farklı düşündüğümüz noktaları da açıklamaya çalışacağım. Onu anlaşılır kılmam da, fikirlerimi gözden geçirmem de mümkündür ve eleştiri işidir.
Vahiy konusunda farklı açıklamalarımız olabilir, ancak Gölpınarlı Mevlânayı anlama çabasındadır, asla bir karartma, perdeleme yapmamaktadır.
Yine semayı raks olarak görmesi Mevlânanın zikir için düşündükleriyle alakalı olmalıdır. İsim sıfat örtüşmesine itirazdan değil, mânayı öne çıkarmak istemeden kaynaklanan bir tavırdır. Dans yasağı konusunda çıkabilecek tartışmaya rağmen raks demesi, zikir konusunda Mevlananın kaygılarını öne çıkarmaktandır. Biz ise kefenle raks diyoruz, şimdilik.
Akıl konusunu yerleştirişimiz, ele alışımız da farklı olabilir.
Emek, çalışma, alınteri, çalışarak geçinme, insan olmak için çırpınmamız gerektiği konusunda farklı düşünmüyoruz. Seçtiği mezarlık, halkın yanıbaşını seçiştir. Bir tavırdır, çırpınışında tutarlılıktır. Radikalize edilmemelidir.
Esad Dede ve öğrencilerini eleştirmem, her yazmayı gözden geçirebilmem mümkün görünmüyor. Yorumlarıdaki ana hatları, ortak yanlarını, ayrışma noktalarını sunmak mümkün olabilir sanıyorum. Zaten eleştirilerimin merkezinde olmayacaklar. Katıldığım, yararlandığım düşünceleri olursa, eleştirerek sunmaya çalışacağım.
Bursevînin şerhini de İbn Arabi ekolünden görüyorum. Ankaravî, İbn Arabi- Mevlana sentezinin Esad Dedelerden çok öncelerde olduğunun da ifadesi. Orta nokta olarak görülse de olmadığını düşünüyorum. Dikkatle okumak zorundayız. Ancak İbn Arabi ekolünü temsil etmektedir.
Abidin Paşa ve Firuzanfer? Zamanla üzerlerine düşüneceğiz, önyargılarımızı "teşhir" edip değerlendirmeye açacağız. Firuzanfere Chittickten baktığımızda bazı sorunlarla karşılaştık. Farklı çevirilerden okumaya, çok dilli panellerde değerlendirmeye çalışacağız. Firuzanfer dikkatli okumaya değecek bir isim. Dikkatli, ölçülü yazdığından yola çıkıyorum. Abidin Paşa? Yeterince elden geçiremedim. Yol açan bir yorum değil gibi ilk elde. En azından kendisiyle tanışmak, Abidin Dinonun yetişme ortamını anlamaya çalışmak için büyük bir imkân.
Surûş'u sevenlerle çok tartıştık. Hep ayrı durduğumuz noktalardan. İbn Arabi ekolüne dair düşüncelerimizdeki ortaklık beni şaşırtmadı diyemem. Zaten o kadar açık bir nokta ki, nedir bunca kafa karışıklığı anlaması çok zor. Anlaşılmak istenen Mevlânâ mıdır, Mevlânâda insanlar kendilerini mi konuşma derdindedir, neden mevlanasızlık mevlanasız yapılamamaktadır öncelik verdiğimiz konular değildir. Biz spekülasyon yapmayacağız, Mevlanayı okumaya başlayacağız.
İlk elde ikincil literatür taramasından, karşılaştırmalı çalışmalardan uzak duracağız. Bazı kavramlar, tezler, iddialar, düşünceler üzerinde yoğunlaşacağız.
Çalışmam eleştirel düşünce ve yorumbilgisinin alanındadır. Doğrudan metin üzerine düşünmedir. Teorisiz, ezbersiz, önyargısız değildir elbette.
Burada baştan sona bir eserin kaleme alınmasını değil de, yazılma hazırlıklarının yapılmasına tanık olacaksınız.
Bibliografik eleştiriler merkezî olmayacaktır. Mevlânanın projesi ve mevlanayı okumanın ana hatlarıın altı çizilecektir.
Çalışmada İbn Arabi değerlendirmesi yapılmayacaktır. Ne İbn Arabi Mevlana sentezinin eleştirisini ne de doğrudan İbn Arabi eleştirisini düşünüyorum. Tasavvuf tarihçisi ya da tasavvuf uzmanı değilim. Benim alanım düşünce. Mevlananın kendi düşüncesinin arkeolojisini yapabilmeyi ise elbette isterdim.
Konu üzerine hazırlık yazılarım fragmentler, notlar, tezler, çalışma tezleri, eleştirel notlar, hatırlatıcı sorulardan oluşacaktır.
Zamanla bu konuda yazılanlar blogdan kopacaktır.
Daha önce yazılmış metinler, bloga koyma sırasını karıştırabilecektir. Bu yüzden arada bir kaç yazıyı tek bir başlık altına toplayabilirim.
Kronoljik ve diğer karışıklıkları hoş göreceğinizi ümid ediyorum.
15 Mayıs 2008 Perşembe
7 Mayıs 2008 Çarşamba
Eleştirel Tasavvuf
Mevlânanın tasavvuf anlayışı eleştirel. Buna Eleştirel Tasavvuf demekte bir sakınca görmüyorum.
Gazalide de bu var. Ancak şimdilik Gazali tartışmayacağım.
Burada, Mevlânânın Duruşu ile, Mevlânanın Projesi arasında geçici bir ayrım yapalım. Mevlanânın Duruşunu, Mevlânaî Tavrı anlamadan Mesnevinin anlaşılabileceğini sanmıyorum.
Mevlevilik zorunlu olarak Mevlânayı anlamak, Mevlâna Düşüncesini devam ettirmeyi zorunlu kılmıyor. Mevlanaî Tavır, Mevlevî Tavra rakip değil, onun yola çıktığının temelinde olan bir duruş.
Mevlanaî Tavır, bir hakikate yönelme tavrı. Kendini hakikate açmaya öncelik veriş. Mevlânâyı düşünen bir Mevlevilik, düşünen bir Mevlevilik Mevlânâî bir tavrı gerektirmekte.
Neden Duruşa önem verdim? Hakikat karşısındaki bir tavır, fanilik ve bilgi karşısındaki bir tavır, incelediğimiz baktığımız, kurcaladığımız şeylerin hakikatine dair bir tavır olmadan nasıl söyleyebilir, eyleyebiliriz? Mesele buradadır. Herşeyi okuma, bilme, anlama iddiasını taşımadan nasıl söylenebilir, konuşulabilir, kavranabilir? Herşeyi okuyamadan bilemeden, olası her yorumu görmeden nasıl yorumlayabiliriz? Anlamanın, bakmanın, görmenin de bir duruşu, sınanmışlığı, sınanmaya açıklığı var.
Anlayan, anlatan, dert anlayan, dert anlatan bir Mevlevilik, Mevlanaî Tavra sahip olma zorunda. Ezberi, Böyle gelmiş böyle gideri terketmek, işi teşrifattan çıkarabilmek için.
Yeni şeyler söylemek, geçmişi silip atmaların, geçmişin ağırlığında ezilmemelerin, ya da metodolojik unutkanlıkların işi değil. Bir zorunluluk Mevlânâda. Akıp giden nehirde, akıp gitmişi söylüyorsun. Şu anı konuşmamaktasın. Şu anı, bugünü konuşmak, akan nehirle beraber akış. Benlikten kurtulmak, değişende değişirken, aynı kalanı bulabilmekte. Yeni şey söylemek, hakikatin hep bir buradalıktan, bir yerleşiklikten konuşulması. Bir yerinden yakalanması. Hakikatin elimizde kalmaması, bize esir olmaması, anlama çabasının, söyleme çabasının sürekli devam etmesini gerekli kılıyor. Biz zamanın çocuğuyuz. Zamanlı mekânlıyız, hakikatin tersine. Arifin çabası, (adetâ) zamanın babası olmaya yönelik bir çaba. Yani, sınırlılığımızı, faniliğimizi, yanılırlığımızı kavrayışta hakikate açılmak, tarihselliğimize esaretten kurtarmak düşünceyi, anlayışı. Bu kutsal olana açılmanın da fay hattı. İnsanda bulabileceğimiz hakikatin sahibi oluşunda değil, hakikat sahibi olabilmesinde. Tanrısallaşması ya da tanrılaşması sözkonusu değil, sonsuzluğun karşısında fanilikte açık durabilmesi. Yanılırlıktan vazgeçmeden anlamanın emeğine açık olabilmesi.
Mevlânanın Tavrı dedik, genel bir tavırdan bahsetmedik. Bunun genel hali nedir? Duruşta tavırdaki önem başkalarında yok mıudur? Vardır elbette. Ancak Mevlânâyı varolan tüm bilgileri yutarak, kavrayarak okumak anlamak mümkün olmadığına göre ya keyfi anlayacağız, ya da her şeyi bilerek kavrayarak. İkisi de mümkün görünmüyor.
Mevlânânın tavrı bir sistem, yöntem, arşimedci başlangıç noktası mıi? Hayır. sadece anlamaya açıklık. hakikate açıklık. anlamanın ahlakıyla giyinme. Bunun yolu nedir? Var mıdır? İlerde üzerinde çalışacak kurcalayacağız.
Mevlânânın projesiyse o dönemin çoğu çıkışıyla ortak. Bir dünya bütünleştirme. Doğuları batıları bir araya getirme. Dinle tasavvufun arasındaki rekabeti terketme, tasavvufu insanın gelişiminin içinde düşünme, hakikatine kavuşturma. Bu çabaya ömür veren insan az değil. Başarı Mevlânânın tekelinde değil.
Mevlânânın takipçisi olmasalarda bu neşenin takipçisi olanlar Mevlânâyı anlamaya açıklar.
Bir dünya bütünleştirme, ufuk bütünleştirme, hakikatle kendini, anlayışını düzeltme, yorumda, kavramada çileli yolu seçme, kitabı, sözü, hakikati tek tek insanların anlayışına esir etmeme Mevlânânın tekelinde değil.
Mevlânânın tasavvufu eleştirel bir tasavvuf dedim. Tasavvufu ve dini aynı düzlemde ele almayış, tasavvufları, yorumları, anlayışları gözden geçiriş Mevlânâ dışında da yapılıyor. Kaınmca en başarılı örnek, ya da örneklerden birisi Mevlânâ ve Şemsde söz konusu.
Duruş, projeden doğrudan çıkmıyor. Bu duruş, projeyi de başarıya kavuşturan.
Bu farkındalık, tevazu, faniliğini kavramış, ama fani oluşu kutsamayan bir eleştirel duruş, biteviye cabayı göze alış olmadan Mevlevîliği Mevlânânın sözcü yapmaz. Yani mevlevî oluş, bir estetiği, yaşantıyı biteviye anlama çabasına bağladığında, dondırmadığında eleştirel tasavvufi bir tavrı, duruşu, anlama ahlâkını zorunlu kılar, arar, sorar.
Mevlânâyı anlamak için mevlevi olmak gerekmez. Mevlevî olmak da kimseyi Mevlânâ karşısında bile daha kavrayışlı kılmaz.
Mevlânâ meşrepli olmak, yani onun neşesiyle giyinmiş olmak şekilde, tennurede, semada değildir, onun bakışıyla bakmak, onu dinlemeyi bilmek, yani dinlemeye açık olmaktır.
Mevlânâyı sevmek, ama projesine sırt dönmek, Mevlânâyı yorumlamak, okumak, ama onun bakışını donuk, ezberci, statik bir bakışla değiştirmek, onunla kendini konuşmakla olur mu? Mevlânâ kendini konuşmayı bırakmakta kendisini konuşurken dahi. Her kurcaladığı hakikat, hakikatin akıp giden bir yönü, bir yanı.
(Aceleye yazıldı, epeyce yanlış olabilir, ikinci kere okunamadı. Dağınıklığımı, her zorunlu alana birden girmemeye çalışmamı mazur görmeniz dileğiyle.)
Gazalide de bu var. Ancak şimdilik Gazali tartışmayacağım.
Burada, Mevlânânın Duruşu ile, Mevlânanın Projesi arasında geçici bir ayrım yapalım. Mevlanânın Duruşunu, Mevlânaî Tavrı anlamadan Mesnevinin anlaşılabileceğini sanmıyorum.
Mevlevilik zorunlu olarak Mevlânayı anlamak, Mevlâna Düşüncesini devam ettirmeyi zorunlu kılmıyor. Mevlanaî Tavır, Mevlevî Tavra rakip değil, onun yola çıktığının temelinde olan bir duruş.
Mevlanaî Tavır, bir hakikate yönelme tavrı. Kendini hakikate açmaya öncelik veriş. Mevlânâyı düşünen bir Mevlevilik, düşünen bir Mevlevilik Mevlânâî bir tavrı gerektirmekte.
Neden Duruşa önem verdim? Hakikat karşısındaki bir tavır, fanilik ve bilgi karşısındaki bir tavır, incelediğimiz baktığımız, kurcaladığımız şeylerin hakikatine dair bir tavır olmadan nasıl söyleyebilir, eyleyebiliriz? Mesele buradadır. Herşeyi okuma, bilme, anlama iddiasını taşımadan nasıl söylenebilir, konuşulabilir, kavranabilir? Herşeyi okuyamadan bilemeden, olası her yorumu görmeden nasıl yorumlayabiliriz? Anlamanın, bakmanın, görmenin de bir duruşu, sınanmışlığı, sınanmaya açıklığı var.
Anlayan, anlatan, dert anlayan, dert anlatan bir Mevlevilik, Mevlanaî Tavra sahip olma zorunda. Ezberi, Böyle gelmiş böyle gideri terketmek, işi teşrifattan çıkarabilmek için.
Yeni şeyler söylemek, geçmişi silip atmaların, geçmişin ağırlığında ezilmemelerin, ya da metodolojik unutkanlıkların işi değil. Bir zorunluluk Mevlânâda. Akıp giden nehirde, akıp gitmişi söylüyorsun. Şu anı konuşmamaktasın. Şu anı, bugünü konuşmak, akan nehirle beraber akış. Benlikten kurtulmak, değişende değişirken, aynı kalanı bulabilmekte. Yeni şey söylemek, hakikatin hep bir buradalıktan, bir yerleşiklikten konuşulması. Bir yerinden yakalanması. Hakikatin elimizde kalmaması, bize esir olmaması, anlama çabasının, söyleme çabasının sürekli devam etmesini gerekli kılıyor. Biz zamanın çocuğuyuz. Zamanlı mekânlıyız, hakikatin tersine. Arifin çabası, (adetâ) zamanın babası olmaya yönelik bir çaba. Yani, sınırlılığımızı, faniliğimizi, yanılırlığımızı kavrayışta hakikate açılmak, tarihselliğimize esaretten kurtarmak düşünceyi, anlayışı. Bu kutsal olana açılmanın da fay hattı. İnsanda bulabileceğimiz hakikatin sahibi oluşunda değil, hakikat sahibi olabilmesinde. Tanrısallaşması ya da tanrılaşması sözkonusu değil, sonsuzluğun karşısında fanilikte açık durabilmesi. Yanılırlıktan vazgeçmeden anlamanın emeğine açık olabilmesi.
Mevlânanın Tavrı dedik, genel bir tavırdan bahsetmedik. Bunun genel hali nedir? Duruşta tavırdaki önem başkalarında yok mıudur? Vardır elbette. Ancak Mevlânâyı varolan tüm bilgileri yutarak, kavrayarak okumak anlamak mümkün olmadığına göre ya keyfi anlayacağız, ya da her şeyi bilerek kavrayarak. İkisi de mümkün görünmüyor.
Mevlânânın tavrı bir sistem, yöntem, arşimedci başlangıç noktası mıi? Hayır. sadece anlamaya açıklık. hakikate açıklık. anlamanın ahlakıyla giyinme. Bunun yolu nedir? Var mıdır? İlerde üzerinde çalışacak kurcalayacağız.
Mevlânânın projesiyse o dönemin çoğu çıkışıyla ortak. Bir dünya bütünleştirme. Doğuları batıları bir araya getirme. Dinle tasavvufun arasındaki rekabeti terketme, tasavvufu insanın gelişiminin içinde düşünme, hakikatine kavuşturma. Bu çabaya ömür veren insan az değil. Başarı Mevlânânın tekelinde değil.
Mevlânânın takipçisi olmasalarda bu neşenin takipçisi olanlar Mevlânâyı anlamaya açıklar.
Bir dünya bütünleştirme, ufuk bütünleştirme, hakikatle kendini, anlayışını düzeltme, yorumda, kavramada çileli yolu seçme, kitabı, sözü, hakikati tek tek insanların anlayışına esir etmeme Mevlânânın tekelinde değil.
Mevlânânın tasavvufu eleştirel bir tasavvuf dedim. Tasavvufu ve dini aynı düzlemde ele almayış, tasavvufları, yorumları, anlayışları gözden geçiriş Mevlânâ dışında da yapılıyor. Kaınmca en başarılı örnek, ya da örneklerden birisi Mevlânâ ve Şemsde söz konusu.
Duruş, projeden doğrudan çıkmıyor. Bu duruş, projeyi de başarıya kavuşturan.
Bu farkındalık, tevazu, faniliğini kavramış, ama fani oluşu kutsamayan bir eleştirel duruş, biteviye cabayı göze alış olmadan Mevlevîliği Mevlânânın sözcü yapmaz. Yani mevlevî oluş, bir estetiği, yaşantıyı biteviye anlama çabasına bağladığında, dondırmadığında eleştirel tasavvufi bir tavrı, duruşu, anlama ahlâkını zorunlu kılar, arar, sorar.
Mevlânâyı anlamak için mevlevi olmak gerekmez. Mevlevî olmak da kimseyi Mevlânâ karşısında bile daha kavrayışlı kılmaz.
Mevlânâ meşrepli olmak, yani onun neşesiyle giyinmiş olmak şekilde, tennurede, semada değildir, onun bakışıyla bakmak, onu dinlemeyi bilmek, yani dinlemeye açık olmaktır.
Mevlânâyı sevmek, ama projesine sırt dönmek, Mevlânâyı yorumlamak, okumak, ama onun bakışını donuk, ezberci, statik bir bakışla değiştirmek, onunla kendini konuşmakla olur mu? Mevlânâ kendini konuşmayı bırakmakta kendisini konuşurken dahi. Her kurcaladığı hakikat, hakikatin akıp giden bir yönü, bir yanı.
(Aceleye yazıldı, epeyce yanlış olabilir, ikinci kere okunamadı. Dağınıklığımı, her zorunlu alana birden girmemeye çalışmamı mazur görmeniz dileğiyle.)
İşi Gücü Olmayan İnsan Olamaz
Olgunlaşma, insan oluş hayata açık durarak olur. Hayatlanarak. Hayatla sınanarak, hayatta sınanarak.
Hayatı sınama, kendini sınama değilse bir oburluktan ibarettir.
Hayatsız yolcu, hayatsızlığın yolcusudur.
Hayatta en hakiki yol gösterici yine hayattır, hayatı reddetmemiş biliştir, kendini biliştir.
Kendini biliş hem kendini kurmaktır, hem de vazgeçilecekten vazgeçmektir.
Hem inşadır, hem de sadeleşerek incelme.
Hem dayanıklılık kazanmadır, hem de nefesten bile ürperen bir derisizliktir.
Çalışma, iş güç sahibi olma yaptığını doğru dürüst yapmayı, karşındakini görmeden hesaba katabilmeyi, ürettiğini kullanacak olanı düşünebilmeyi işin kendisine aktarmaktır. Ahlakı reflekse çavirmek, düşünceliliği, en düşüncesiz haline dahi yedirebilmektir.
İş güç sahibi olmak işsiz olmama değildir. Yaptığını düzgün yapanlardan olma, yaptığının hakkını verenlerden olmadır. Bir olma halidir. Annelik, çocukluk, insanlık hatta kedilik, serçelik bile bir iştir.
Aylakların dervişiliği, aylaklığa dervişlik olur.
Hayatı inziva ile kapatan, hapseden, inzivayı da doğru kullanamaz. Bu bir kullanmadır. İnzivadan öğrenme, inzivada öğrenme değil. İnziva hayat hapsetme değildir. Kuyuya iniş de değildir. Kuyu yu da değerlendirme, yoğunlaşmadır.
Hayattan kaçan, hayatı göğüslemeyen insanlara ne söyleyebiliriz ki, anlayış göstermeden başka? Yaptıklarının bir hakikati vardır. Sözümüz, itirazımız hakikatsizliğin, kaçışın sözcülüğünedir.
Olgunlaşma çilededir, çileyledir. Dert edinmekledir. Bu eziyeti seçmek değil, meselesi olmaktır, dibine iniilecek meseleleri bulmaktır. İnsan olanın meselesiz, sorusuz, sessiz olması insanlığı sindirme, kainata yayılma işidir. Sömürgeci bir sırt dönüş değildir. Bir ölü genişliğinde olmaktır. Daha geniş ve derin bir nefesi, neşeyi seçmektir.
Her derdi olanın, meselesi olanın, etrafına şahit olanın işi gücü vardır.
İşi gücü olmak, çalışarak, alınteriyle geçinmektir. Bu, işsizleri kapsamadığından daha dar anlamlıdır.
İşi gücü olmanın en geniş hali emeğinin dönüştürücülüğünü bilmek, emeği karşılayabilecek hiç bir ücretin olmadığını bilmektir.
Bu paha biçilmezlik, bu kıymet, karşılığında ne alırsak alalım, her daim, bir armağandır.
Vereceği olmayan, emek veremeyen, neyle insanlık alır, hangi yolla hazinelere ulaşır?
Çalışmayan insan, çaılşmayı sevmeyen, alınteri dökerek yaşamayan insan neye olgunlaşır?
Çalışan, işinin hakkını veren cömerttir. Ödeyen değil.
İşle kendini terbiye edemeyenin, terbiyesi ezbere terbiyedir, ezberde terbiyedir.
Söylediği, düşündüğü, andığı, hissettiği ne bir düşüncedir, ne de hakikati olan bir kelâmdır. Ezber, hakikatsizlik, hayatsızlık, hayatla sınanmaya kapalılık, kendini düzeltmeye kapalı olarak insanlığını ilerletme ideolojidir, yanılsamadır, hülyadır.
Rüyada incelen, riyada inceliyor değildir. Sınanmaları hissedemeyecek bir kalın derilinin, içeriden incelmesidir.
Hayatı sınama, kendini sınama değilse bir oburluktan ibarettir.
Hayatsız yolcu, hayatsızlığın yolcusudur.
Hayatta en hakiki yol gösterici yine hayattır, hayatı reddetmemiş biliştir, kendini biliştir.
Kendini biliş hem kendini kurmaktır, hem de vazgeçilecekten vazgeçmektir.
Hem inşadır, hem de sadeleşerek incelme.
Hem dayanıklılık kazanmadır, hem de nefesten bile ürperen bir derisizliktir.
Çalışma, iş güç sahibi olma yaptığını doğru dürüst yapmayı, karşındakini görmeden hesaba katabilmeyi, ürettiğini kullanacak olanı düşünebilmeyi işin kendisine aktarmaktır. Ahlakı reflekse çavirmek, düşünceliliği, en düşüncesiz haline dahi yedirebilmektir.
İş güç sahibi olmak işsiz olmama değildir. Yaptığını düzgün yapanlardan olma, yaptığının hakkını verenlerden olmadır. Bir olma halidir. Annelik, çocukluk, insanlık hatta kedilik, serçelik bile bir iştir.
Aylakların dervişiliği, aylaklığa dervişlik olur.
Hayatı inziva ile kapatan, hapseden, inzivayı da doğru kullanamaz. Bu bir kullanmadır. İnzivadan öğrenme, inzivada öğrenme değil. İnziva hayat hapsetme değildir. Kuyuya iniş de değildir. Kuyu yu da değerlendirme, yoğunlaşmadır.
Hayattan kaçan, hayatı göğüslemeyen insanlara ne söyleyebiliriz ki, anlayış göstermeden başka? Yaptıklarının bir hakikati vardır. Sözümüz, itirazımız hakikatsizliğin, kaçışın sözcülüğünedir.
Olgunlaşma çilededir, çileyledir. Dert edinmekledir. Bu eziyeti seçmek değil, meselesi olmaktır, dibine iniilecek meseleleri bulmaktır. İnsan olanın meselesiz, sorusuz, sessiz olması insanlığı sindirme, kainata yayılma işidir. Sömürgeci bir sırt dönüş değildir. Bir ölü genişliğinde olmaktır. Daha geniş ve derin bir nefesi, neşeyi seçmektir.
Her derdi olanın, meselesi olanın, etrafına şahit olanın işi gücü vardır.
İşi gücü olmak, çalışarak, alınteriyle geçinmektir. Bu, işsizleri kapsamadığından daha dar anlamlıdır.
İşi gücü olmanın en geniş hali emeğinin dönüştürücülüğünü bilmek, emeği karşılayabilecek hiç bir ücretin olmadığını bilmektir.
Bu paha biçilmezlik, bu kıymet, karşılığında ne alırsak alalım, her daim, bir armağandır.
Vereceği olmayan, emek veremeyen, neyle insanlık alır, hangi yolla hazinelere ulaşır?
Çalışmayan insan, çaılşmayı sevmeyen, alınteri dökerek yaşamayan insan neye olgunlaşır?
Çalışan, işinin hakkını veren cömerttir. Ödeyen değil.
İşle kendini terbiye edemeyenin, terbiyesi ezbere terbiyedir, ezberde terbiyedir.
Söylediği, düşündüğü, andığı, hissettiği ne bir düşüncedir, ne de hakikati olan bir kelâmdır. Ezber, hakikatsizlik, hayatsızlık, hayatla sınanmaya kapalılık, kendini düzeltmeye kapalı olarak insanlığını ilerletme ideolojidir, yanılsamadır, hülyadır.
Rüyada incelen, riyada inceliyor değildir. Sınanmaları hissedemeyecek bir kalın derilinin, içeriden incelmesidir.
Mevlânâyı Eleştirenler Üzerine
Kim daha güçlü bir gerekçeyle geliyorsa, o hakikate daha yakın duruyordur. Diyeceğin bir şey yoksa, yergiye öfkeleniyorsan, hiddetleniyorsan kendi duruşuna yönelteceksin tepkini. Diyeceğin bir şey yoksa, haksızsın. Cahilsin. Ezbercisin. Gösteriştesin.
Hakikate daha yakın durmak, söylediğinde haklılık payı olması ne söylediğinin doğru olması anlamına gelir ne de haklı olmaya ölçüttür.
Yanlış, zıtlaşma, hattâ çarpıtma hakikati karartma değildir, hakikatin açığa çıkmasına davettir. Bu daveti kabulleneceğiz.
Hakikat bizi nereye götürürse, oralara savrulmadan çekinmeyeceğiz. Anlama isteği, sadakat bir biri ile çelişmez. İkisi de Hakikatten başka bir Hakikatimizin olmamasıyladır.
Mevlânâyı eleştirenlere, hatta Mevlânâya küfredenlere şiddetle, hiddetle yaklaşmak Mevlanaî bir tavır değildir. Musa ve Firavun, Ali ile Muaviye, Cahil ile Arif içimizdedir. Muaviyeyle kapışacak olan, kendi içindeki Muaviyeyle kapışır.
Mevlânâda Şeytan bile işini yapar. Olgun insana ne kötülüğü dokunabilir ki? Olgunluk kazanılmış bir şey görülmemekteyse, başı ve sonu olmayan bir çaba, kapışma, didinme, emeklemeyse. Yanılmak, yanıltılmak daha doğrusu yanılabilirlik, yanıltılabilirlik insana mahsustur. İnsanîdir. İnsan olma çabasının bir parçasıdır.
Kaldı ki eleştiri, itiraz şer değildir, kötülük değildir. Kötü olan övgüde de yergide de ezberden yola çıkmamızdır. Risk alamamamızdır, yola düşemememizdir. Eleştiriyi, menkıbeyi kendimizi teşhire, kendimize yer açmaya dönüştürmemizdir. Hakikatliliği bir kenara atmaktandır bu.
Yergi, eleştiri haksızlık boyutuna dahi varsa yanlış ve tehlikeli değildir. Yanlış ve tehlikeli olan övgüde bile iki yüzlü olmak, bilmeden konuşmak, söylediğini tartışmaya açmamak, sınamamak, sınamaya açmamak, hatadan vazgeçmemek, fikrini ve kendini düzeltmemektir.
Kâmil varsa, tekâmül de vardır. Olgunlaşma beşikten mezara kadar gider. Ölüm de. Hayat da. Hep bildiğini tekrarlayan neyi bilir ki? Kendini bilmeyen sadece kişiliklilikten vazgeçer.
Seni eleştirene şiddet düşüneceğine, kendini eleştiriye aç, tartıişmaya aç. Her itiraz daha büyük açıklıklar, daha geniş ufuklara kulaç atmanla sonuçlanmıyorsa, bildiğini at, terket, çöle vur kendini. Bildiğini atmak, sadece bir paranteze almaktır, varsayımda mümkündür. Her insan ezberini de beraberinde taşır. Ezberden bilmeye geçiş ise malumatfüruşluk değildir. Sınanmaya açıklık, açık duruş, derisiz duruştur.
Bunu bilmemekteysek neden "Hallaç, Hallaç!" demekteyiz halâ?
Hakikate daha yakın durmak, söylediğinde haklılık payı olması ne söylediğinin doğru olması anlamına gelir ne de haklı olmaya ölçüttür.
Yanlış, zıtlaşma, hattâ çarpıtma hakikati karartma değildir, hakikatin açığa çıkmasına davettir. Bu daveti kabulleneceğiz.
Hakikat bizi nereye götürürse, oralara savrulmadan çekinmeyeceğiz. Anlama isteği, sadakat bir biri ile çelişmez. İkisi de Hakikatten başka bir Hakikatimizin olmamasıyladır.
Mevlânâyı eleştirenlere, hatta Mevlânâya küfredenlere şiddetle, hiddetle yaklaşmak Mevlanaî bir tavır değildir. Musa ve Firavun, Ali ile Muaviye, Cahil ile Arif içimizdedir. Muaviyeyle kapışacak olan, kendi içindeki Muaviyeyle kapışır.
Mevlânâda Şeytan bile işini yapar. Olgun insana ne kötülüğü dokunabilir ki? Olgunluk kazanılmış bir şey görülmemekteyse, başı ve sonu olmayan bir çaba, kapışma, didinme, emeklemeyse. Yanılmak, yanıltılmak daha doğrusu yanılabilirlik, yanıltılabilirlik insana mahsustur. İnsanîdir. İnsan olma çabasının bir parçasıdır.
Kaldı ki eleştiri, itiraz şer değildir, kötülük değildir. Kötü olan övgüde de yergide de ezberden yola çıkmamızdır. Risk alamamamızdır, yola düşemememizdir. Eleştiriyi, menkıbeyi kendimizi teşhire, kendimize yer açmaya dönüştürmemizdir. Hakikatliliği bir kenara atmaktandır bu.
Yergi, eleştiri haksızlık boyutuna dahi varsa yanlış ve tehlikeli değildir. Yanlış ve tehlikeli olan övgüde bile iki yüzlü olmak, bilmeden konuşmak, söylediğini tartışmaya açmamak, sınamamak, sınamaya açmamak, hatadan vazgeçmemek, fikrini ve kendini düzeltmemektir.
Kâmil varsa, tekâmül de vardır. Olgunlaşma beşikten mezara kadar gider. Ölüm de. Hayat da. Hep bildiğini tekrarlayan neyi bilir ki? Kendini bilmeyen sadece kişiliklilikten vazgeçer.
Seni eleştirene şiddet düşüneceğine, kendini eleştiriye aç, tartıişmaya aç. Her itiraz daha büyük açıklıklar, daha geniş ufuklara kulaç atmanla sonuçlanmıyorsa, bildiğini at, terket, çöle vur kendini. Bildiğini atmak, sadece bir paranteze almaktır, varsayımda mümkündür. Her insan ezberini de beraberinde taşır. Ezberden bilmeye geçiş ise malumatfüruşluk değildir. Sınanmaya açıklık, açık duruş, derisiz duruştur.
Bunu bilmemekteysek neden "Hallaç, Hallaç!" demekteyiz halâ?
Etiketler:
Mesneviyi Okumak,
Mevlânâya Yönelik Eleştirilere Dair
20 Nisan 2008 Pazar
Yok'un Yokluğu, Var'ın Varlığı
Mevlâna yok demeyi, var demenin zıddı olarak ele alır ve yok demenin de bir var demeye açıldığını, açılacağını ve önermenin bir varlık vurgulaması içerdiğini zıtları, zıtlıkları ele alırken ifade eder.
Yok ifadesini olumsuzlamak, yok'u yok'lamak, var oluşunun ifadesidir. Yokluk varlığa da açılan bir kapıdır. Yokluktan yola çıkan, varlığa da ulaşabilir, yokta da karar kılabilir.
Yok diyen, var demeyen, kendi iddiasını, duruşunu tartışmaya açtıkça, yanlışlanmayı, düzeltilmeyi, şaşırtılmayı da göze alır.
Ezberden yok diyen, ya da var diyen ezberi bırakıp ruhunu hakikate açmakta mıdır? Biz buna bakalım. Var diyen, her daim var olanın şahidi midir? İnsanı tanrılaştırmak, faniliğini unutturmak kimin işidir ki?
Bizim, dürüstçe savunduğunun arkasında olan, tartışmaya açan, yanlışını düzeltebilen, olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan
insanla bir alıp veremediğimiz yok.
İnanır ya da inanmaz, dürüstçe bir insan kardeşinin hatasını düzeltir, hakkını savunur. Kardeşin duymazken çığlığını, o imdada gelir.
Bize insan lazımdır. Dürüst insan. Eleştiriye açık insan. Sözüne itiraz edlimesine açık insan. Olduğu gibi görünen insan. Söylediğini kasteden insan, hatasını düzeltmeye açık insan.
Yalpalayan, sendeleyen, kendince doğru ama bizce yanlış şeye inanan, inanamayan ama kendini de eleştiriye açan insan bir belâ değil. Belâdan gelen, belâ getiren değil.
Kimi nerede bulacağımızı, kimin nerde olacağını ancak hakikate şahitlik etmeye ömür adamış insanların sezmesini bekleyebiliriz, o da gözden kaçırmazlarsa, iddialarını sezmeden ötelere taşımazlarsa, yanılmamazlık hırkasını giymezlerse.
Bir insanın, bir cümlenin işi insan öldükten sonra da bitmez. Okurunu ölümünden sonra bulan bir ömür gibidir söz, ifade, eylenen. Attığın ok sen toprağa düştükten sonra hedefini bulabiliyor. Gönderdiğin mektup bin yıl sonra alıcısına ulaşıyor. Bir fikrin, buluşun yüzyıllar sonra hayat kurtarabiliyor ya da dünyayı zından edebiliyor onca insana. Ömrünü tamamlamış bir insan için dahi konuşurken dikkatli olacağız, bu meşrep bizim.
İnsanlar için konuşmak, insanların insan duruşunu okumak psikolojik, teorik şu bu kategorilerle mümkün olacaksa neden iki yüzlülüğü, alçaklığı, namussuzluğu, riyâyı, sadakatsizliği saymıyoruz da insaların inananamamalarıyla uğraşıyoruz? Ki, riyâkar da vazgeçebilir, alçak dediğimiz de büyük insan olarak tamamlayabilir ömrünü. Bize iyi, dürüst, ahlâklı, hakkanî bir son garanti eden mi var? Gayreti bırakmaya, didinmeyi bırakmaya gelir mi?
Kimin kapıdan gireceğini tayin edebileceğini iddia eden birisi varsa önce o konuşsun, buyursun hiç durmasın.
İnsanları ve insanlığı yargılarken ne yaptıklarına bakacağız. Kendi sonumuzu bilemezken, başkalarınınkini tayin etmeye kalkışmayacağız.
Karşı çıkacağımız, inananın, inanmayanın, ikisinin arasında olanın, hattâ aklı başında olmayanın riyâsı, yalanı, dolanı, talanı, acımasızlığı, zalimliği, saldırganlığı, büyüklük taslayışı, sömürgeciliği, hırsızlığı olacak. Kendimizi onca iyi vasıflarımızla başkalarından daha az belâlı, daha az sorunlu, daha az kötüye meyilli görmedikçe, bir şeyler de söylemeyi vazife bileceğiz.
Konuşacağız. Yanlışımız varsa, düzeltmek üzere. Haktan, hakikatten başka bir patronaj yazmadan söze. Efendim.
Yok ifadesini olumsuzlamak, yok'u yok'lamak, var oluşunun ifadesidir. Yokluk varlığa da açılan bir kapıdır. Yokluktan yola çıkan, varlığa da ulaşabilir, yokta da karar kılabilir.
Yok diyen, var demeyen, kendi iddiasını, duruşunu tartışmaya açtıkça, yanlışlanmayı, düzeltilmeyi, şaşırtılmayı da göze alır.
Ezberden yok diyen, ya da var diyen ezberi bırakıp ruhunu hakikate açmakta mıdır? Biz buna bakalım. Var diyen, her daim var olanın şahidi midir? İnsanı tanrılaştırmak, faniliğini unutturmak kimin işidir ki?
Bizim, dürüstçe savunduğunun arkasında olan, tartışmaya açan, yanlışını düzeltebilen, olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan
insanla bir alıp veremediğimiz yok.
İnanır ya da inanmaz, dürüstçe bir insan kardeşinin hatasını düzeltir, hakkını savunur. Kardeşin duymazken çığlığını, o imdada gelir.
Bize insan lazımdır. Dürüst insan. Eleştiriye açık insan. Sözüne itiraz edlimesine açık insan. Olduğu gibi görünen insan. Söylediğini kasteden insan, hatasını düzeltmeye açık insan.
Yalpalayan, sendeleyen, kendince doğru ama bizce yanlış şeye inanan, inanamayan ama kendini de eleştiriye açan insan bir belâ değil. Belâdan gelen, belâ getiren değil.
Kimi nerede bulacağımızı, kimin nerde olacağını ancak hakikate şahitlik etmeye ömür adamış insanların sezmesini bekleyebiliriz, o da gözden kaçırmazlarsa, iddialarını sezmeden ötelere taşımazlarsa, yanılmamazlık hırkasını giymezlerse.
Bir insanın, bir cümlenin işi insan öldükten sonra da bitmez. Okurunu ölümünden sonra bulan bir ömür gibidir söz, ifade, eylenen. Attığın ok sen toprağa düştükten sonra hedefini bulabiliyor. Gönderdiğin mektup bin yıl sonra alıcısına ulaşıyor. Bir fikrin, buluşun yüzyıllar sonra hayat kurtarabiliyor ya da dünyayı zından edebiliyor onca insana. Ömrünü tamamlamış bir insan için dahi konuşurken dikkatli olacağız, bu meşrep bizim.
İnsanlar için konuşmak, insanların insan duruşunu okumak psikolojik, teorik şu bu kategorilerle mümkün olacaksa neden iki yüzlülüğü, alçaklığı, namussuzluğu, riyâyı, sadakatsizliği saymıyoruz da insaların inananamamalarıyla uğraşıyoruz? Ki, riyâkar da vazgeçebilir, alçak dediğimiz de büyük insan olarak tamamlayabilir ömrünü. Bize iyi, dürüst, ahlâklı, hakkanî bir son garanti eden mi var? Gayreti bırakmaya, didinmeyi bırakmaya gelir mi?
Kimin kapıdan gireceğini tayin edebileceğini iddia eden birisi varsa önce o konuşsun, buyursun hiç durmasın.
İnsanları ve insanlığı yargılarken ne yaptıklarına bakacağız. Kendi sonumuzu bilemezken, başkalarınınkini tayin etmeye kalkışmayacağız.
Karşı çıkacağımız, inananın, inanmayanın, ikisinin arasında olanın, hattâ aklı başında olmayanın riyâsı, yalanı, dolanı, talanı, acımasızlığı, zalimliği, saldırganlığı, büyüklük taslayışı, sömürgeciliği, hırsızlığı olacak. Kendimizi onca iyi vasıflarımızla başkalarından daha az belâlı, daha az sorunlu, daha az kötüye meyilli görmedikçe, bir şeyler de söylemeyi vazife bileceğiz.
Konuşacağız. Yanlışımız varsa, düzeltmek üzere. Haktan, hakikatten başka bir patronaj yazmadan söze. Efendim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)