26 Haziran 2011 Pazar

Birbaşınalık

Her kuyu bir Yusuf büyütmez! Her kuyuda Yusuf arama!

Her Yusuf’unsa başına gelecek var!

Kuyuya düşmek için başkalarına ihtiyacın yok. Kendin atlamadıysan, itilişin bir hikâyesi olur. Kendin atladıysan, kuyunu belki bulan bile olmaz.

Kaybolanın hikayesi de olmaz.

Kuyudan çeken el itmiş el ise pişman bir eldir. Çektiği el pişman da olabilir, pişmanlıktan pişman da. Kendisi de, kendisini unutmuş birisi de.

”İnci çıkaracaksan derine dalacaksın”: Derinlerde düşünce de kendisini unutur. Zamanı unutmuş bir zamandalık kuyudan çıktığında yerle yeksan olmaz.

Yalnızlığı tadacaksan, sana bir elin uzanmasını beklemeyeceksin. Beklemeden dalacaksın kendine.

Sana ihtiyacı olan, seni kuyundan alır çıkarır. Adını çağırmalarına iltifat etme.

Çığlıklarını duyacakları duymaya niyetin yokken nefesini tüketme.

Beklemeyi unut. Beklenmediğini unut.

Beklenen kendi başına kalamaz.

Beklentisiz kal ki, zamanla işin kalmasın.

Kuyudan çıktığında sadece gelecekleri insanların, göreceğin.



Dinler gibi yaptıklarında, hikâyeni anlatır gibi yaparsın.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

ÖLÜM CANI BİR CAMDAN TADACAK










Zamanla oynayan çocuk
Dizinde oynayacak kedi zaman

Can pencerendi o zaman
Zamanla penceren cam

Kadehi fırlat yolun harap
Şarap ol harap ol  şarap

Ölümü bir kez tadacak olsa da can
Ölüm camı bir candan tadacak

18 Mayıs 2011, 02:39

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Röntgencilik ve Şantaj için Zarurî Haller Yoktur !

Tecessüs, meraklılık, dikizcilik yanlıştır.

Yanlış yapana kendisini düzeltme şansı vermek esastır. Başkasının kusurunu deşmek, dile dolamak, kendisini (kavmini, çevresini, soyunu, boyunu) hataya kapalı görmek kabul edebileceğimiz bir şey değildir.

Yanlışa istemeden tanık olduğumuzda, bir yanlışa tanık olan bize açıldığında izlenecek yollar tek tek durumlarda farklıdır. Bazan görmemezlikten gelmek, bazan hatayı yapanın kendisiyle konuşmak, bazan da onun yakın çevresiyle bunu paylaşmak gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Her olay farklıdır, benzer olaylar karşısında alabileceğimiz tavırlar da uzun, bitmeyecek bir liste oluşturur. Ahlakta zaten, ne yapılmayacağı tartışılır, ne yapılacağı, tecrübe, aklıbaşındalık, insanı tanıma, hali bilme ve şartlar vb. ile alakalıdır. Garantili hiç bir yol yoktur.

Temel kural bazan şudur: Kötüye kullanmayacaksın! Kısacası, kulllanmayacaksın. Suskun kalınması gereken durumda suskun kalacak, buna çağıracaksın. Konuşulması gerekiyorsa, konuşulması gereken yerde, gerektiği kadar, kiminle konuşulması gerekiyorsa sadece onunla konuşacaksın ki bunun ölçülerini tutturmanın el kitabı yoktur! Çoğu felaketin yolu iyi niyetin taşlarıyla döşenir.

Çokbilmişlik, işgüzarlık, ukalalık, malümatfüruşluk etmeyeceksin. Ketum olacaksın. Sır saklayacaksın. Dostunun da, düşmanının da sırrını!

”Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi karanlık olmak” kayıtsızlık, lakaytlık, nemelâzımcılık değildir: Duyarlı olmak, insanlığı insanlığın hallerine kayıtsız kalmadan değiştirmek, değişmektir.

Bütün bunları söyledikten sonra herhangi birimiz ”zarurî durumlarda, insanlığın yararına” tecessüsün, röntgenciliğin, dikizciliğin, şantajın meşru olabileceğine dair bir kapıyı açık bırakırsa, yukarıdakileri, fazlasını, azını, daha çok ya da az doğrusunu söylememiş, söylediğini de geri almış olur!

Bazılarına hukuk, ahlâk, insanlık tanımama hakkı verme hakkımız yoktur! Hakikati konuşmak, kayırıcıların, tuzak atanların işi değildir!

Yatak odası izlemek mahkeme kararıyla dahi meşrulaştırılamaz! Bunu iddia edebilenin hukuk anlayışı hikmetten yoksundur.

İstisna yoktur! Adalet sağlama adına dahi röntgencilik yapılamaz. Bunu gerektiriyor görünen sınır durumlarında, sorulan soruyu ve hükmün çerçevesini, perspektifi değiştirerek ahlâkla ve hukukla karşılık verirsin! İlk soruyu cebren yok ederek değil, daha doğru, daha hikmetli, daha  insani, daha ahlaklı, daha adil bir perspektifte çözerek!

Adalet yönünde her eylem, her karar, her hüküm bir yorumdur. Yorum, son noktayı koymayanların, ezbere eylemeyenlerin, ”yeni bir şey söylemenin” anlamını kavramışların işidir. Hâl, hâle benzemez; durum duruma, anlam anlama, hareket harekete benzemez: Öylesine eyleyeceksin ki, kasdettiğini söylemiş, söylediğini kasdetmişlik kendisini konuşmuş olacak!

Son noktayı koymuş olanlar, insan dinlemez, halden anlamaz, birisine serbest bıraktığı özgürlüğü bir başkasına zalimce yasak görür. Yasaklanmış hürriyet, elbette hatadan alıkonmanın terimleriyle değil, insanlıktan alıkoymanın terimleriyle kendisini konuşur.

”İnsan yanlış yapar yanlıştan döner” demek, adaletin bile yanılabilirliğini, yakabilirliğini öngörme, hataya sarılmama işidir.

Tüzüklerin, yönetmeliklerin şablonlarıyla adaletin hikmetten, yorumdan, tevazudan, tecrübeden, bilgiden, ilgiden dağıtılabilirliğini birbirine karıştırmamak gerek.

Bir partinin disiplin kurulunu çalıştırması, bir mesleğin rutin bir kuralla kazayı belayı engellemesi başka, adaletin uygulanması hayata geçirilmesi başkadır.

Adalet çıkar, kâr, cemaat, siyaset, emir, demir, hatır gönül işleri ”paranteze alınmadan”, ”unutulmadan” söz konusu bile edilemez! Bu insanın kendisini unutması, insanlıktan soyutlanması ile değil eleştiri, eleştiriye açıklık, tevazu, saygı, farkındalık işidir. Varsın ”çıkar”ı olsun: Eyvah bu benim çıkarıma diyebilsin. Kendi çıkarsızlığı, mazlumu satmışlık olmasın.

Adil insan, en sonunda kendisini bulur, hükümleri, kararları hep tartışılır olsa bile.

Tartışmadan tartışmaya da fark var, kimi tartışma ”adalet budur!” üzerine, kimisi ”haksızlık, ufuksuzluk, zulüm budur!” üzerine, kimi tartışma ise hallerin ve hükümlerin benzemezliği üzerine.

Hepsi öğretir. Herşey öğretir. Kılıcın iki tarafı varsa adalet de öğrenmenin adaleti, öğrenen adalet, yani adalet olur!

16 Şubat 2011 Çarşamba

HAKİKAT MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HER ŞEY TEFERRUATTAN İBARETTİR!

Korkmaya hakkınız olduğunda korkun.
Çekinmeye hakkınız olduğunda çekinin.
Konuşmaya zorlandığınızda becerebiliyorsanız susun.
Ama ağzınızı açarsanız bir kez, hakikatten başka ses çıkmasın sizden.

Korkmak, çekinmek insanîdir.
Ateşle oynadığının farkında olmak, avamı ürkütür, ip cambazını ipten düşürür.
İp cambazı, ateş yutan, çember yırtan aslan bilir ve unutur.

Bilmek sarsar, bilmek ürkütür, bilmek sorumlu kılar. Bildiğini eliyle, gözüyle, nefesiyle bilen bildiğinde ustadır.
Usta okçu nişan almayı unutur. Attan ata atlayan hesap yapmaz, gözünü dört açar

Hesap yapacaksan attan ata atlarken yapman gereken hesabı yap. Yapılmamışı yaparken, ne yapılırsa yapılsın işlemeyeceğini bilenin ve yere çakılana kadar çare arayanın hesabını yap. Yere çakılmaman atın seni misafir etmeye gönüllü olmasından ve hesaplılığı öncelememenden. Düşe kalka büyüdün. Başka çaren kalmadığında, yere çakılırken, aslan ağzını açtığında, havaya fırladığında düşündüğün yapılabilecek bir şey aramaktan ibaret. Dişin de tırnağın da bunu aramakta. Ya düşüşe razı ol, aslanın ağzına kafanı sok, bazan en doğrusu budur, ya da tecrübe altındaki tecrübeden ol.

Gördüğün yapacağın,. Gördüğün düşündüğün. Gördüğün imkanın.

Sen susanlardan değil konuşanlardan olduğunda sana geveze diyecekler belki, ”konuşmam göz gezdirmekten ibaret ”de. Sustuğunda ”susturduk” da diyecekler, ”pısırık” da, ”tenezzül etmiyor” da. Aynı kişiden, aynı kişilerden hepsini birden duyduğunda de ki, biz gördüğümüzde karar vermiş oluruz. Söylediğimizde yapıyor oluruz.

Kaçınamayacağın bir şey var Ey Talip:

Haklıyı haksız, mazlumu zalim, yalanı doğru yapamazsın. Bunlar zıddına da dönüşür, ama, buna sen karar veremezsin. Bir söylediğin bir söyleyeceğini tutmayacak olduğunda dahi olanı söyleyeceksin. Önce kendine, önce talibi olana.

Önce başkalarına söyleyen ya gevezedir gerçekten, ya da kendinden geçmiş bir kişi. Kendisinde saklayacağı bir şey kalmamıştır, söyler.  Dağdan, taştan ayırd edemez de söyler. Düşündüğünü herkesin bildiğini göstermek ister de söyler.

Söyleyeceğin şey zaten herkesin bildiği bir şey. Suskunluğu, konuşmuşluğu abartma!

Kapını çalan hakikat ise, kalacak bir yer arıyorsa, bu kalbin kendi yuvası olduğunu bilir de kapını vurur.

Hakikate sırt döndüğünde, hakikatinin hakikatine sırt döneceksin, bundan büyük yitirilecek hiç bir şey yok!

Kapıyı açamaman son şansı kaçırman da değil. Sana uğrayacak olan, çaresiz olsa bacadan girerdi. Sen kararını vere dur, ben kapıma bekçiler koymaktayım. Kapılarımı sökmekteyim. Kapının önünde yatmaktayım. Sen yolundan çıkmışlarla kendini aynı taşa vurma.

Hakikat mevzubahis olduğunda, başka her şey teferruattan ibarettir.

İster sus, ister konuş, ister ustalarını hatırla: Gördüğün ve işittiğin her şey sana emanet.

Üstünü örtmek ya da aydınlığa kavuşturmak hakikatlilik işi.

Gece gibi karanlık ve şefkatli ol örttüğünde.

Pırıl pırıl güneşli bir gün gibi aydınlat karanlıkta kalanı, herkese ait olanı, söylemen için senin kapını çalanı.

Sırrı olan konuşur. Susan konuşur.





(Çarşamba, 01:43)

23 Aralık 2010 Perşembe

MAHCUP AŞIK KİME SORAR Kİ?











Aşık mahçupsa aracı koyar yar ile arasına. Aşık mecnunsa derdini kapı kadar sağır bir kulağa söyler. Ali’nin kuyuya haykırdığını.

O kör, paslı kapıyı aşıklar divanının kapısı eyler söyleyen.

Aşığın doğrudan söyleyemezliğinde kabahat arayan, sen de haklısın, o da.

Yarin gözünün içine bakamayan, araya koyduğunun gözüne bakar mecnun değilse. Mecnun ise ne görür, ne de bakar. Boynunu eğdiren yarin düşüncesi. Konuşan, susan aşkın ta kendisi.

Mecnun yare hitap mı etmiyor? Yar zaten onda, ama kendisine değil aşkı, yare. Yarin kendisinde oluşu, tek yare boyun eğişi, yarsiz kendisini bulamayacağını bilişi. Yar, hakikati. Gerisi yalan, ama yalanı değil.

Ey Sevgilinin karşısına çıkmaya utanan Aşık, Ey aşıklar divanında yeri boş kalan! Sevgili seni çağırdığında ”yüzüne nasıl bakacağım, nasıl halden şikayet edeceğim bu çiğlikle” diye çöle kaçan dost! Bilmezler ki sen nereye gitsen, ona gidersin. Onunla gidersin.

Ey yarini kalbinde taşıyan kişi! Araya aracılar soktun diye lanetlenen aşık! Ey yarden bir şey isteyemeyenlerin padişahı! Ey karşısında mahcup olabileceği tek bir varlık olan kişi, ey aşk sahibi, ey kendisiyle kendini ölçemeyeceğin bir aşkı kalbine sığdırmamazlıkla sığdırabilen!

Aşığın dediğinde kabahat aranmaz! Aşığın yanlışı yanlış, doğrusu doğrudur. Ama aşıktır eğrisine de, tek tük doğrusuna da yapışmayan. Sürekli yolda olan. Sürekli mahçup kalan.

Bütün dünya hakikatle yüzleşiyor da bir o mu hakikatinden kaçmakta? Yüz yüze gelmeye cesaret edemediğini sevmeye cesaret edebilenin cesaretini kaç Kelile ve Dimne anlatabilir?

O boyun eğişin, selam verişin aslanını kim anlatabilir?

Anlatmanın aslanları anlatabildikleri kadar anlatır, susmanın aslanları susabildikleri kadar susar.

O çığlık Yusuf’un zındanınaydı ki, ney’e su verdi.

Konuşan kim, yare koşan kim, bu ses kimin sesi bilmezmişim.

Derdi anlatman mı gerek anlamam için? Aşkla bakamasak da aşıklara bakıyoruz. Aşk okumak çileyi çekmek değil ey dost, çileyi görmek. Çile gören çileyi görmez bazan, bu aşkı görenin aşığı görmemesi gibi bir şey de.

Dediklerimizde bir hakikat var, ama, onun da ötesi var, berisi var.

Herkesin haklılık payı ne hakkı tüketir ne de hukuku.

Aşık ise hukuksuzdur, ama itip kaksan da itilip kakılamaz.

Ham aşık sevilmeyi bekler. Aşkla pişen, aşkta pişen bir şey beklemez, bekleyemez, kendini bulmayı bile.


23 Aralık 2010, 08:05
(düzeltilmedi, taslak)