Korkmaya hakkınız olduğunda korkun.
Çekinmeye hakkınız olduğunda çekinin.
Konuşmaya zorlandığınızda becerebiliyorsanız susun.
Ama ağzınızı açarsanız bir kez, hakikatten başka ses çıkmasın sizden.
Korkmak, çekinmek insanîdir.
Ateşle oynadığının farkında olmak, avamı ürkütür, ip cambazını ipten düşürür.
İp cambazı, ateş yutan, çember yırtan aslan bilir ve unutur.
Bilmek sarsar, bilmek ürkütür, bilmek sorumlu kılar. Bildiğini eliyle, gözüyle, nefesiyle bilen bildiğinde ustadır.
Usta okçu nişan almayı unutur. Attan ata atlayan hesap yapmaz, gözünü dört açar
Hesap yapacaksan attan ata atlarken yapman gereken hesabı yap. Yapılmamışı yaparken, ne yapılırsa yapılsın işlemeyeceğini bilenin ve yere çakılana kadar çare arayanın hesabını yap. Yere çakılmaman atın seni misafir etmeye gönüllü olmasından ve hesaplılığı öncelememenden. Düşe kalka büyüdün. Başka çaren kalmadığında, yere çakılırken, aslan ağzını açtığında, havaya fırladığında düşündüğün yapılabilecek bir şey aramaktan ibaret. Dişin de tırnağın da bunu aramakta. Ya düşüşe razı ol, aslanın ağzına kafanı sok, bazan en doğrusu budur, ya da tecrübe altındaki tecrübeden ol.
Gördüğün yapacağın,. Gördüğün düşündüğün. Gördüğün imkanın.
Sen susanlardan değil konuşanlardan olduğunda sana geveze diyecekler belki, ”konuşmam göz gezdirmekten ibaret ”de. Sustuğunda ”susturduk” da diyecekler, ”pısırık” da, ”tenezzül etmiyor” da. Aynı kişiden, aynı kişilerden hepsini birden duyduğunda de ki, biz gördüğümüzde karar vermiş oluruz. Söylediğimizde yapıyor oluruz.
Kaçınamayacağın bir şey var Ey Talip:
Haklıyı haksız, mazlumu zalim, yalanı doğru yapamazsın. Bunlar zıddına da dönüşür, ama, buna sen karar veremezsin. Bir söylediğin bir söyleyeceğini tutmayacak olduğunda dahi olanı söyleyeceksin. Önce kendine, önce talibi olana.
Önce başkalarına söyleyen ya gevezedir gerçekten, ya da kendinden geçmiş bir kişi. Kendisinde saklayacağı bir şey kalmamıştır, söyler. Dağdan, taştan ayırd edemez de söyler. Düşündüğünü herkesin bildiğini göstermek ister de söyler.
Söyleyeceğin şey zaten herkesin bildiği bir şey. Suskunluğu, konuşmuşluğu abartma!
Kapını çalan hakikat ise, kalacak bir yer arıyorsa, bu kalbin kendi yuvası olduğunu bilir de kapını vurur.
Hakikate sırt döndüğünde, hakikatinin hakikatine sırt döneceksin, bundan büyük yitirilecek hiç bir şey yok!
Kapıyı açamaman son şansı kaçırman da değil. Sana uğrayacak olan, çaresiz olsa bacadan girerdi. Sen kararını vere dur, ben kapıma bekçiler koymaktayım. Kapılarımı sökmekteyim. Kapının önünde yatmaktayım. Sen yolundan çıkmışlarla kendini aynı taşa vurma.
Hakikat mevzubahis olduğunda, başka her şey teferruattan ibarettir.
İster sus, ister konuş, ister ustalarını hatırla: Gördüğün ve işittiğin her şey sana emanet.
Üstünü örtmek ya da aydınlığa kavuşturmak hakikatlilik işi.
Gece gibi karanlık ve şefkatli ol örttüğünde.
Pırıl pırıl güneşli bir gün gibi aydınlat karanlıkta kalanı, herkese ait olanı, söylemen için senin kapını çalanı.
Sırrı olan konuşur. Susan konuşur.
(Çarşamba, 01:43)
16 Şubat 2011 Çarşamba
HAKİKAT MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HER ŞEY TEFERRUATTAN İBARETTİR!
Etiketler:
Deneme,
Haddimize Düşmeden,
Hatırlama Notu,
İtiraz Notu,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Sessiz Kalınacak Yer,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
23 Aralık 2010 Perşembe
MAHCUP AŞIK KİME SORAR Kİ?
Aşık mahçupsa aracı koyar yar ile arasına. Aşık mecnunsa derdini kapı kadar sağır bir kulağa söyler. Ali’nin kuyuya haykırdığını.
O kör, paslı kapıyı aşıklar divanının kapısı eyler söyleyen.
Aşığın doğrudan söyleyemezliğinde kabahat arayan, sen de haklısın, o da.
Yarin gözünün içine bakamayan, araya koyduğunun gözüne bakar mecnun değilse. Mecnun ise ne görür, ne de bakar. Boynunu eğdiren yarin düşüncesi. Konuşan, susan aşkın ta kendisi.
Mecnun yare hitap mı etmiyor? Yar zaten onda, ama kendisine değil aşkı, yare. Yarin kendisinde oluşu, tek yare boyun eğişi, yarsiz kendisini bulamayacağını bilişi. Yar, hakikati. Gerisi yalan, ama yalanı değil.
Ey Sevgilinin karşısına çıkmaya utanan Aşık, Ey aşıklar divanında yeri boş kalan! Sevgili seni çağırdığında ”yüzüne nasıl bakacağım, nasıl halden şikayet edeceğim bu çiğlikle” diye çöle kaçan dost! Bilmezler ki sen nereye gitsen, ona gidersin. Onunla gidersin.
Ey yarini kalbinde taşıyan kişi! Araya aracılar soktun diye lanetlenen aşık! Ey yarden bir şey isteyemeyenlerin padişahı! Ey karşısında mahcup olabileceği tek bir varlık olan kişi, ey aşk sahibi, ey kendisiyle kendini ölçemeyeceğin bir aşkı kalbine sığdırmamazlıkla sığdırabilen!
Aşığın dediğinde kabahat aranmaz! Aşığın yanlışı yanlış, doğrusu doğrudur. Ama aşıktır eğrisine de, tek tük doğrusuna da yapışmayan. Sürekli yolda olan. Sürekli mahçup kalan.
Bütün dünya hakikatle yüzleşiyor da bir o mu hakikatinden kaçmakta? Yüz yüze gelmeye cesaret edemediğini sevmeye cesaret edebilenin cesaretini kaç Kelile ve Dimne anlatabilir?
O boyun eğişin, selam verişin aslanını kim anlatabilir?
Anlatmanın aslanları anlatabildikleri kadar anlatır, susmanın aslanları susabildikleri kadar susar.
O çığlık Yusuf’un zındanınaydı ki, ney’e su verdi.
Konuşan kim, yare koşan kim, bu ses kimin sesi bilmezmişim.
Derdi anlatman mı gerek anlamam için? Aşkla bakamasak da aşıklara bakıyoruz. Aşk okumak çileyi çekmek değil ey dost, çileyi görmek. Çile gören çileyi görmez bazan, bu aşkı görenin aşığı görmemesi gibi bir şey de.
Dediklerimizde bir hakikat var, ama, onun da ötesi var, berisi var.
Herkesin haklılık payı ne hakkı tüketir ne de hukuku.
Aşık ise hukuksuzdur, ama itip kaksan da itilip kakılamaz.
Ham aşık sevilmeyi bekler. Aşkla pişen, aşkta pişen bir şey beklemez, bekleyemez, kendini bulmayı bile.
23 Aralık 2010, 08:05
(düzeltilmedi, taslak)
Etiketler:
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
İtiraz Notu,
Kuyudan Hikmet Çıkarmak,
Mesneviyi Okumak,
Sessiz Kalınacak Yer,
Zevrâk-ı Derun'umuzdan
10 Aralık 2010 Cuma
Meryemin Karnı Tekmelendiğinde Ölenin Adı da İsa Olur !
Meryemin karnı tekmelendiğinde ölen İsa olur.
İsa’sız bir Musa düşünüp de ”evlilik dışı bir çocuğu olduğu doğruysa bu genç kadının, tekmelenmesi fevkalade yanlıştır” derse birimiz, ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranır.
”İsa’ya denmemesi gerekeni bir başkasına deme hakkımız yoktur!”, İsa’ya borcumuz.
Adalet dağıtırken dedikodu dağıtmamak da Musa’ya borcumuz.
O bebek der ki: ”Günahsız olan ilk taşı atsın!”
Musa da diyebilir ki: ”İşi adalet olan taşı elinden bıraksın!”
Tepeden bakan adalet de zulüm kadar incitir.
Hakim, dilindeki taşı kendi başına atandır.
22 Mayıs 2010 Cumartesi
Tebrizli Şems: "Tanrı Mazlumları Sever!"
58. Tanrı mazlumları sever:
İki kişi güreş tutuyorsa onlardan kim yenilirse Tanrı ona sahip çıkar zira "Ben gönlü kırık olanlarlayım" denilmiştir (Mak. M. 205, Chittick 127).
TÜRKMEN Erkan, Şems-i Tebrizî'nin Öğretileri, Konya 2005, Anadolu Manşet Gazetesi Kültür Serisi No:11.
İki kişi güreş tutuyorsa onlardan kim yenilirse Tanrı ona sahip çıkar zira "Ben gönlü kırık olanlarlayım" denilmiştir (Mak. M. 205, Chittick 127).
TÜRKMEN Erkan, Şems-i Tebrizî'nin Öğretileri, Konya 2005, Anadolu Manşet Gazetesi Kültür Serisi No:11.
Etiketler:
Sessiz Kalınacak Yer,
Şems-i Tebrizî,
Ustaların Ağzından
17 Nisan 2010 Cumartesi
Mesnevî ve Felsefe
Sevgi "bilgi işidir". Bilgi, olmuş bitmişin malûmatlılığı değil de oluşmanın, olgunlaşmanın, kulak vermenin, tevazunun ve hayatın açıktalığının ifadesi ise.
Olmuş bitmiş bir teoriye, ezbere, hazır anlayışa geleceği okutarak, geleceği bilerek, kestirerek değil de eyleyerek, yanılarak,çile çekerek, çırpınarak, çaresiz kalarak burnumuz sürtülerek anladığımız kavradığımız genişlettiğimiz bir teoriden, hukuktan bahsettiğimizde, tecrübeyi gelecek için yeterlilik olarak görmediğimizde bir başka düşünce geleneğine de atıfta bulunuyoruz.
Praksis, fronesis gibi kavramlar teorisizliğin ifadesinden çok, uygulamanın, hayatın, eylemenin genişlettiği geçmişin bilgisi, anlayışlılığı ve tecrübesine gönderme yapıyorlar. Hikmet geleneği bu bakışla akraba.
Teori dışlanmıyor, tersine ezberden ve tüm zamanlar için anlamışlıktan konuşmayan katkı, çaba, emek öne çıkıyor. Sınırlı sonlu insanın, insanlar içinde, dünyada, bir tarihsellikte ve yerleşiklikte olgunlaşma, oluşma sergüzeştinde.
Bilgi geleceğe dayatılabilcek bir şey değil. Bilimler bir toplumun nerede olacağının, nasıl yaşatılacağının "yol haritası" değil. Bilgi, insanlığın ve insanın tecrübesi ışık tutsa da hep yeni sorunlar, sorun çözümleri ile karşı karşıyayız. Hayat ezber değil tevazu, uyanıklık, sorun çözmeye yatkınlık ve dayanışma istiyor.
Bilgi bir praksiste, sınanmada genişlettiğimiz ve tasnif ettiğimiz tecrübe.
Akıl yürütmeyle; mükemmel sistem kurarak "tanrısal düzen" adına konuşabilirlikle; geçmişin tecrübesi ile gelecek okumakla; doğa bilimlerinin aslında çok da sorunsuz olmayan geleceğe uygulanabilirliğini insan ve toplum bilimlerine aktarmakla doğru, hakikî ve olması gerekeni açığa çıkarabileceğimizi düşünmedikçe akılda, bilimsellikte, düşüncelilikte ne sorun olabilir ki?
Öngörüsüz, önyargısız olmamız ne mümkün ne de gerekli. Fikirlerimiz, çıkış noktalarımız, beklentilerimiz elbette olacak, ama hakikatle düzelteceğiz. Hakikatle düzeleceğiz.
Gazalînin felsefe eleştirisi Mevlânâ ve Şemsin tasavvuf eleştirisi ile tamamlandı. Buna bir itirazım yok.
Gazalî'nin batıda antinomilerin eleştirisinin önünü açtığı örtbas edilirken doğuda felsefesizliğin temellendiricisi olarak gösterilmesi pek tutarlı değil.
Doğuda Gazaliyi izleyenler ne düşünce fukarası idiler, ne de antientellektüel. Gazaliyi bahane edenler içinse bir şey diyemem.
Mevlana ve Şemsin tasavvuf eleştirisi hem Gazalinin felsefe eleştirisinden besleniyor, hem de dönemlerinin önlerine yığdığı sorunlardan kaynaklanıyor.
Kavramlar, semboller ve şahıslar hululiliği eleştirmiş, bilgi geliştirmede arşimedci çıkış noktalarını imkânsız kılmış, olgunlaşmayı ve yol açmayı insanın faniliği ve sınırlılığı içindeki hakikatliliği ile kavramış bir duruştan anlamlanmaya başlıyor.
Bilgi öznesi (transendentalizme açılan anlamıyla) yok, bu anlamda alışıldık bir felsefe de yok. Hiç bir kolaycılık yok. Cehalet korkusu ve umutsuz bir çaresizlik olmadığı gibi. Bilginin öznesi, klasik bilgi öznesi, hakikatin sahibi ya da metodolojik kurucu değil de hakikatle sınanan, akıl yürütmeyle varabileceği yer sınırlanan, tüm zamanlar için konuşması mümkün olmayan, yanılmazlıktan hareket edemeyen bir özne, çaba, hayatlılık.
Akan nehir içinde akan bir insanın düşüncesi de dünden yola çıkıp anına ve anından sonrasına akan bir hareketlilikte resmediliyor Mesnevide. Gazaliden çok farklı etkiler de söz konusu diyip geçelim şimdilik.
Şemsin Makaalattaki öbür dünyada dil zaman ve mekan üzerine düşünceleri Gazali zamanından Kanta gidebilecek bir felsefi gelenekle geçişliliklere de işaret ediyor.
Mesnevide akıl, felsefe, bilim eleştirilir. Ancak akılsızlık, hurafe, cehalet bilgisizlik savunulmaz.
İnsan hakikatin sahibi değildir. Cehalet ile Bilgiye açıklık aynı insanın bilgiye dönen yüzünün iki yanıdır.
Akıl kötü bir şey olduğundan değil, insan insan olduğundan, faniliğinden sınırlıdır.
Mesnevinin felsefi temelleri sağlamdır, meslekten felsefecilerin şaşkınlıkla ve hayranlıkla okuyabilceği bir hakikatlilik içerisindedir. Toplumsallaşma ile akıl bağlantısı; akan zamanda değişerek aynı kalışımız; yorum , anlam ve anlama üzerine söylenenler; doğa bilimlerinin mantığı ile insan bilimlerinin mantığı arasındaki farklılığın ifade bulmuşluğu; aşk kavramının öznelerarasılıktan gelebilecek sorulara açıklığı vb. harikuladedir. Retorik'i kavrayışı; sohbetin yapılanışı, karakteri üzerne düşünceleri; hakikat anlayışı taptazedir.
Evet, Mesnevi felsefe kitabı değildir. Ama meslekten bir felsefeciye felsefe kitaplarından daha fazlasını da söyler: Zamanında bilineni, kavrananı, kendilerinin kavradıklarını, bildiklerini, anladıklarını.
Karşılaştığınız ufuk rengahenk bir ufuk. Bugüne öğretebileceğini henüz öğretememiş bir ufuk.
Mesnevide felsefe de tartışıldığını (meslekten felsefeci olmayanlara) kanıtlamaya, Cebriyye üzerine argumanlar dahi yeterlidir.
Abdülbaki Gölpınarlının üzerinden "Mesnevide felsefe yapılmaz!" diyenlere de bizzat Abdülbaki Gölpınarlının Mevlana Celaleddin, Hayatı, Eserleri, Felsefesini hatırlatalım. Kitabın başlığındaki "felsefe"yi bir yana bırakırsak:
"Eflatun'un İde nazariyesini hatırlatan sözlerden örnekler:
Sonsuz hareketler, hünerler, sanatlar, hep düşüncelerde doğan sûretlerin gölgeleridir... ([Mesnevî] VI, s. 257-259, b. 2728 - 2731) "
Gölpınarlı, Mevlana, hayatı, Eserleri, Felsefesi. İnkılap, İstanbul 1999, s. 277.
"Her yurdun duvarını, tavanını ve sair suretlerini mimarın düşüncesinin gölgesi bil. Düşünce zamanında taş da meydanda değildir, tahta da, kerpiç de... (VI. s. 297, b 3740-3742)"
Gölpınarlı, İstanbul 1999, s. 277.
Kitap başlığındaki "felsefe", elbette, bir meslek olarak "felsefe"ye gönderme yapmamaktadır. "100 Soruda" dizisinde Abdülbaki Gölpınarlının felsefe üzerine söylediklerini Mesneviye nakletmek ise yanlıştır. Hakikatlilik değildir. Bunu bizzat Gölpınarlı yapsa idi eleştirirdik. Yapmamıştır, yapmaz, hakikat kaygısı vardır. 100 soruda dizisindeki yazdıklarından yola çıkarak felsefenin gereksizliğini ilan etmenin bir eleştiriyi anlayamamanın ötesinde vebali vardır.
Gazali, Nietzsche, Marx, Wittgenstein ve diğerleri felsefenin türlü türlü sonlarını ilan ettiler. "Felsefenin sonu"nu getirip zihni kurtarmak çoğu felsefecinin hayat tasarımı. Habermas da epistemolojiyi bilgi sosyolojisine taşıdı. Ne onların eleştirilerini yok saymaktayız, ne de eleştiriden geçerek çiçeklenen felsefeyi.
Aslolan ise hakikattir.
Olmuş bitmiş bir teoriye, ezbere, hazır anlayışa geleceği okutarak, geleceği bilerek, kestirerek değil de eyleyerek, yanılarak,çile çekerek, çırpınarak, çaresiz kalarak burnumuz sürtülerek anladığımız kavradığımız genişlettiğimiz bir teoriden, hukuktan bahsettiğimizde, tecrübeyi gelecek için yeterlilik olarak görmediğimizde bir başka düşünce geleneğine de atıfta bulunuyoruz.
Praksis, fronesis gibi kavramlar teorisizliğin ifadesinden çok, uygulamanın, hayatın, eylemenin genişlettiği geçmişin bilgisi, anlayışlılığı ve tecrübesine gönderme yapıyorlar. Hikmet geleneği bu bakışla akraba.
Teori dışlanmıyor, tersine ezberden ve tüm zamanlar için anlamışlıktan konuşmayan katkı, çaba, emek öne çıkıyor. Sınırlı sonlu insanın, insanlar içinde, dünyada, bir tarihsellikte ve yerleşiklikte olgunlaşma, oluşma sergüzeştinde.
Bilgi geleceğe dayatılabilcek bir şey değil. Bilimler bir toplumun nerede olacağının, nasıl yaşatılacağının "yol haritası" değil. Bilgi, insanlığın ve insanın tecrübesi ışık tutsa da hep yeni sorunlar, sorun çözümleri ile karşı karşıyayız. Hayat ezber değil tevazu, uyanıklık, sorun çözmeye yatkınlık ve dayanışma istiyor.
Bilgi bir praksiste, sınanmada genişlettiğimiz ve tasnif ettiğimiz tecrübe.
Akıl yürütmeyle; mükemmel sistem kurarak "tanrısal düzen" adına konuşabilirlikle; geçmişin tecrübesi ile gelecek okumakla; doğa bilimlerinin aslında çok da sorunsuz olmayan geleceğe uygulanabilirliğini insan ve toplum bilimlerine aktarmakla doğru, hakikî ve olması gerekeni açığa çıkarabileceğimizi düşünmedikçe akılda, bilimsellikte, düşüncelilikte ne sorun olabilir ki?
Öngörüsüz, önyargısız olmamız ne mümkün ne de gerekli. Fikirlerimiz, çıkış noktalarımız, beklentilerimiz elbette olacak, ama hakikatle düzelteceğiz. Hakikatle düzeleceğiz.
Gazalînin felsefe eleştirisi Mevlânâ ve Şemsin tasavvuf eleştirisi ile tamamlandı. Buna bir itirazım yok.
Gazalî'nin batıda antinomilerin eleştirisinin önünü açtığı örtbas edilirken doğuda felsefesizliğin temellendiricisi olarak gösterilmesi pek tutarlı değil.
Doğuda Gazaliyi izleyenler ne düşünce fukarası idiler, ne de antientellektüel. Gazaliyi bahane edenler içinse bir şey diyemem.
Mevlana ve Şemsin tasavvuf eleştirisi hem Gazalinin felsefe eleştirisinden besleniyor, hem de dönemlerinin önlerine yığdığı sorunlardan kaynaklanıyor.
Kavramlar, semboller ve şahıslar hululiliği eleştirmiş, bilgi geliştirmede arşimedci çıkış noktalarını imkânsız kılmış, olgunlaşmayı ve yol açmayı insanın faniliği ve sınırlılığı içindeki hakikatliliği ile kavramış bir duruştan anlamlanmaya başlıyor.
Bilgi öznesi (transendentalizme açılan anlamıyla) yok, bu anlamda alışıldık bir felsefe de yok. Hiç bir kolaycılık yok. Cehalet korkusu ve umutsuz bir çaresizlik olmadığı gibi. Bilginin öznesi, klasik bilgi öznesi, hakikatin sahibi ya da metodolojik kurucu değil de hakikatle sınanan, akıl yürütmeyle varabileceği yer sınırlanan, tüm zamanlar için konuşması mümkün olmayan, yanılmazlıktan hareket edemeyen bir özne, çaba, hayatlılık.
Akan nehir içinde akan bir insanın düşüncesi de dünden yola çıkıp anına ve anından sonrasına akan bir hareketlilikte resmediliyor Mesnevide. Gazaliden çok farklı etkiler de söz konusu diyip geçelim şimdilik.
Şemsin Makaalattaki öbür dünyada dil zaman ve mekan üzerine düşünceleri Gazali zamanından Kanta gidebilecek bir felsefi gelenekle geçişliliklere de işaret ediyor.
Mesnevide akıl, felsefe, bilim eleştirilir. Ancak akılsızlık, hurafe, cehalet bilgisizlik savunulmaz.
İnsan hakikatin sahibi değildir. Cehalet ile Bilgiye açıklık aynı insanın bilgiye dönen yüzünün iki yanıdır.
Akıl kötü bir şey olduğundan değil, insan insan olduğundan, faniliğinden sınırlıdır.
Mesnevinin felsefi temelleri sağlamdır, meslekten felsefecilerin şaşkınlıkla ve hayranlıkla okuyabilceği bir hakikatlilik içerisindedir. Toplumsallaşma ile akıl bağlantısı; akan zamanda değişerek aynı kalışımız; yorum , anlam ve anlama üzerine söylenenler; doğa bilimlerinin mantığı ile insan bilimlerinin mantığı arasındaki farklılığın ifade bulmuşluğu; aşk kavramının öznelerarasılıktan gelebilecek sorulara açıklığı vb. harikuladedir. Retorik'i kavrayışı; sohbetin yapılanışı, karakteri üzerne düşünceleri; hakikat anlayışı taptazedir.
Evet, Mesnevi felsefe kitabı değildir. Ama meslekten bir felsefeciye felsefe kitaplarından daha fazlasını da söyler: Zamanında bilineni, kavrananı, kendilerinin kavradıklarını, bildiklerini, anladıklarını.
Karşılaştığınız ufuk rengahenk bir ufuk. Bugüne öğretebileceğini henüz öğretememiş bir ufuk.
Mesnevide felsefe de tartışıldığını (meslekten felsefeci olmayanlara) kanıtlamaya, Cebriyye üzerine argumanlar dahi yeterlidir.
Abdülbaki Gölpınarlının üzerinden "Mesnevide felsefe yapılmaz!" diyenlere de bizzat Abdülbaki Gölpınarlının Mevlana Celaleddin, Hayatı, Eserleri, Felsefesini hatırlatalım. Kitabın başlığındaki "felsefe"yi bir yana bırakırsak:
"Eflatun'un İde nazariyesini hatırlatan sözlerden örnekler:
Sonsuz hareketler, hünerler, sanatlar, hep düşüncelerde doğan sûretlerin gölgeleridir... ([Mesnevî] VI, s. 257-259, b. 2728 - 2731) "
Gölpınarlı, Mevlana, hayatı, Eserleri, Felsefesi. İnkılap, İstanbul 1999, s. 277.
"Her yurdun duvarını, tavanını ve sair suretlerini mimarın düşüncesinin gölgesi bil. Düşünce zamanında taş da meydanda değildir, tahta da, kerpiç de... (VI. s. 297, b 3740-3742)"
Gölpınarlı, İstanbul 1999, s. 277.
Kitap başlığındaki "felsefe", elbette, bir meslek olarak "felsefe"ye gönderme yapmamaktadır. "100 Soruda" dizisinde Abdülbaki Gölpınarlının felsefe üzerine söylediklerini Mesneviye nakletmek ise yanlıştır. Hakikatlilik değildir. Bunu bizzat Gölpınarlı yapsa idi eleştirirdik. Yapmamıştır, yapmaz, hakikat kaygısı vardır. 100 soruda dizisindeki yazdıklarından yola çıkarak felsefenin gereksizliğini ilan etmenin bir eleştiriyi anlayamamanın ötesinde vebali vardır.
Gazali, Nietzsche, Marx, Wittgenstein ve diğerleri felsefenin türlü türlü sonlarını ilan ettiler. "Felsefenin sonu"nu getirip zihni kurtarmak çoğu felsefecinin hayat tasarımı. Habermas da epistemolojiyi bilgi sosyolojisine taşıdı. Ne onların eleştirilerini yok saymaktayız, ne de eleştiriden geçerek çiçeklenen felsefeyi.
Aslolan ise hakikattir.
Etiketler:
Deneme,
Ezberin Bozulacağı Yer,
Haddimize Düşmeden,
İtiraz Notu,
Mesneviyi Okumak,
Mevlânâya Yönelik Eleştirilere Dair
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

