5 Mart 2010 Cuma

Olduğumuz Gibi Görünmediğimizde

Olduğumuz gibi görünmediğimizde anlaşma imkânımız kalır mı?

Olduğumuz gibi görünmediğimizde dünya dünyalığından olmaz ama bunu önerdiğimiz ve savunduğumuz oluş tarzının şiarı haline getirdiğimizde toplumsallaşmanın, konuşmanın, anlama ve anlaşmanın önünü kapatmış olmaz mıyız? Kaygı duymamıza temel oluşturabilecek epeyce gerekçe var kanısındayım.

Oluşumu olmayan bir oluş nasıl olabilir? Belki kağıt üzerinde aşkın (transendental) ben’e başvurarak bilgi öznesini kurgulayabiliriz. Peki ya eyleşen, etkileşen, anlaşan konuşan koklaşan insanların toplumsal bilgisini nasıl temellendireceğiz? Nasıl bir sosyalpsikoloji öngöreceğiz?

Mesnevîden çıkarabileceğimiz kişilik, kimlik, bireysellik oluşumu sosyal interaksiyoncu yaklaşıma yakın, eğer peşinen sosyal interaksiyoncu demeyeceksek. Çocukların oyun oynayarak akıl geliştirmesi, aşkın insanın kendisine saygıyla sonuçlanan hareketi transendental ego anlayışı ile kavranabilecek bir süreç değil.

İbn Arabî – Mevlânâ sentezlerinde transendental egoyu gerektiren bir temellendirmeye şahit olabiliyoruz., eğer felsefî sonuçları, uzanımları olan yorumlarsa.

İbn Arabi’nin düşüncesinin transendental egoyu gerektirmesi söz konusu mudur? Kesinlik kazandırarak söyleyebileceğim bir şey yok. Sadece yorumcuların bazılarında aşkın egoyu şart koşacak bir temellendiriş ve gerekçelendiriş söz konusu olabiliyor.

Mevlânânın düşüncesinin aşkın ego ile uyumlu olmadığı ise, son dönem yorumcuların gayretlerine rağmen aşikar. Zaman buldukça Mesnevîde implicit veya içkin olarak söyleneni toparlayıp sunmamız lâzım.

Önyargım ya da üzerinde çalışacağım fikirlerden birisi şu: İbn Arabi ve Mevlânânın tasavvufî iddiaları ve düşüncelerinin temellendiriliş stratejileri, epistemolojik, linguistik, bilimsel ve tasavvufi örgüleri farklı. Sentez çabaları iki ayrı planda söyleneni aralarında geçişliliğin mümkün olduğu düzeylerde sürmemekte.

Mevlânânın düşüncesi diyalektik. Toplum anlayışı dinamik. Toplumsallaşma hakikat kazanma, oluşma, pişme süreci. Dilin anlaşmanın evi oluşu, insanın anlamasının diskursivitesini hakikatin formu olarak görmemesi. Şemsin Makaalat’ta öbür dünyayı linguize eder biçimde konuşmaması.
Akış içinde bir nehirde yüzen insanın akışında aynı kalması. Oyun gibi kavramlara işaret edişi. Aşkın hareketinin maşuktan insanın kendisine doğru yönelen hareketi. Aşkın olgunlaştırıcılığı kadar olgunlaşmanın eseri de oluşu.

Burada ayırt edici nokta, toplumsallaşma süreçlerini farkedip etmeme değil. Ayırt edici olan felsefenin epistemik temellerinin toplumsallaşmanın alanına çekilmesinin öngörülüyor olması.

Habermas’ın felsefî dilbilim’in (lingvistik) normatif temellerinden yola çıkarak iletişimin mümkün olması için karşı tarafın söylediğini kastedip kastettiğini söylediğini kabul edişimizi (ideal iletişim toplumu için) metodolojik bir ütopya olarak kabul etmesiyle şekillendirmeye çalıştığını farketmemiş, katılmayacaksak da eleştirememiş oluruz olduğun gibi görün’ü tersine çevirirsek.

Olduğu gibi görünmek sırrını ellere vermek değil, sözünün arkasında oluşun, kişilikliliğin, hayatın akışı içindeki akışımızda tutarlılık ifademiz. Kim aklından geçeni, sırrını döküp saçabilir ki? Başkalarınının sırlarından, aklından geçenden, bildiklerinin tümünden bize ne ki?

Hakikati ifşa meselesindeyse sorun: Hakikat kimsenin elinde esir değil. Hakikati başkalarının çizmelerinin altına atma şansımız hiç bir zaman için yok. Onların da hakikatleri değilse, çiğnedikleri (meyletseler dahi) hakikat(in kendisi) değil: Bizim hakikatimiz, hakikatin bize açılımı. Bir yerleşiklikten, daseinden, tarihsellikten, zaman ve mekanda yerleşiklikten kavradığımız, en fazlasıyla, gerçekliğimizin hakikati. Bu durumda dahi neyi düşündüğümüzü, neye inandığımızı noktası virgülüne kimselere anlatma durumunda değiliz. Anlatamadığımızda ifşa ettiğimiz bir şey yok da değil: Sonradan anlaşılabilecek şeyler, gelecek nesillerce anlaşılacak şeyler söylemiş de olabiliyoruz, bu ayrıntıları ihmal edelim şimdilik. Önemli olan bir iletişim olmadan anlamanın olmaması, anlamanın temelinin anlaşma(da) olması, hatta anlamanın kendisinin anlaşma olduğunu söyleyebilmemiz.

Burada da ayırt edici nokta iki yüzlü olmamamızdır. Retoriğin bize öğrettiği lafazanlık değil, ne düşündüğümüzü karşı tarafın referanslarına dünyasına açmamız. İtirafta veya didaktik bir bildirimde bulunmuyoruz, tersine ufuk kaynaştırması, konuşma, köprü kurma halindeyiz. Gerektiği kadarını değil, konuşulabilmesi mümkün olanı konuşuyoruz deklarasyonun en ideal anlatabiliciliğinde dahi.

Konuşmadaki hakikat iddiası, işkencecimize itiraf edebileceğimiz şeylerin durumu, bilgi dışavurumundan farklı, başka yazılarda üzerinde duralım.

Derimizi başkalarının ayaklarının altına atsak, hatta köpeklerin önüne atsak, derisiz kalsak, hakikatimizin bundan kaybı nedir ki?

İnsanların kendilerine özel yanlarının üzerinde dolaşmak, entegritelerini çiğnemek bilgi merakının, hayretin, hakikat susamasının da düzeni koruma işgüzarlığının, güvenlik düşüncesinin, velayetçiliğin de işi değil. Bu iş asla ve asla meşru olmadığı gibi insanî, hoş, doğru da olmadı.

Olduğu gibi görün Varlık ve Hiçlik’teki olduğun değilsin’e ters düşmüyor: ‘Olduğu gibi görünmek’ bir tutarlılık, beklenirlik, sözünün arkasında dururluk sorunu. Değişen insan, akan hayat ama sorumluluğunu ve verilmiş sözünü unutmayışta omurgasını bulan bir bütünlük bulma. ‘Olduğun değilsin’ henüz olmaya çalıştığın, yöneldiğin, uğruna emek verdiğin, tasarımın, tasarladığın, olmak istediğin, olacağın, hedeflediğin, kendini kendisiyle tanımladığın (gibi) değilsin demek.

Göründüğün gibi ol ‘bir tasarımın olmasın!’ anlamına gelmiyor. Tersine, olgunlaşma, pişme, yanma bir tasarım, yönelme, terbiyeden, ateşten geçerek oluşma işi. Oluşma, daha önce olmamayı taşımıyor, içermiyor. ‘Göründüğü gibi olmak’ olacağının, olabileceğinin arkasına saklanmamayı buyuruyor. ‘Göründüğü gibi olmak’ eleştiriye açık durma işi, ki bu Varlık ve Hiçlik’teki sömürgeleştiren bakışa açıklıktan, ona nesne olabilirlikten kaçındırıcı bir buyruk (imperatif, motto) değil.

Mevlânâ’da bir korunmuşlukta terbiyeden geçme önerisi yok. Çileye açıklık bir eziyete açıklık, mazoşizm gibi bir psikolojik bozukluk değil. Hayata, hayatın getirdiklerine açıklık. Tüm insanlığa çöle, yola çık dendiğini iddia edemeyiz. Hakikat derdi olanların hayattan kaçmayı, hayatlarınından kaçmayı, yani hayatının sorumluluğundan kaçmamayı düstur edinmemesi de anlaşılır birşey olmaz.

Göründüğü gibi olmak, iki yüzlü olmamak da demek. Kendini başka bir şey gibi gösterenin, gösterileni de olmaya çalışması lazım. Mevlana’nın sözünde bir örtüşme işaret edildiğine göre ‘tasarladığın gibiymişcesine görünüyorsan öyle olmaya da çalış’ önerisi değil de ‘içi dışı bir ol’ vurgusu söz konusu.

Bu içi dışı bir oluş, akan, akışkan bir nehirde yüzerken, değişen bir dünyaya aynı dünya diyen, değişen kendisine aynı kişi diyen insanın içi dışı bir oluşu. Statik bir ‘olduğu gibi’si, statik bir ‘göründüğü gibi’si yok örtüşme sorunları hep yaşanacak, sanırım.

İmajdan ibaret bir dünyada, hakiki ve hakikatli olma vurgusuna kendini aşikar et, öne çık, göster, bildiğini dök, sırrını saklama diyen yok. Talibi yoksa, meşru talibi yoksa ortaya dökülen teşhire kadar gitmez mi?

Kendini ortaya dökmek, kendi üzerinden insan oluşu tartışmak ise başka yolu olamayan bir iş, edebiyatın da işini yapıp bitirdiği bir noktada. Sır ise yine ortaya dökülen bir şey değil. Başkalarının ayıplarını örtmede, kendi yanlışlarımızdan öğrenip düzeltmede samimiyet kazanıyoruz. Utandırmayan, utandırılmaz. Nihaî hesaplaşmada, tarihin sonunda dahi insanlar her kusuru, kabahati, yanlışı yaftalanmışlığıyla görmek durumunda mı?

Hakikatle yüzyüze olma halinde dahi hakikat bizim hakikatimiz mi olurdu?

Hakikati saklamamak hakikatlililik olduğunda bir erdem. Her şeyi merak etmemek de, bilimin ve bilgeliğin merakından.

Susanlar örbas edenler olmadı her daim. Konuşanlar hakikatliler değil çoğu kez. Öyle de olsa böyle de konuşma bir ihtiyaç, gerekirlik. Herşey ortaya dökülmeden herşey konuşulabiliyor. Konuşma susma olabildiği gibi, susmalar da konuşabiliyor.

Olduğumuz gibi görünerek, göründüğümüz gibi olarak mı yaşıyoruz bu komşusuzlukta da tersine çevirelim?

Görüntüden ve görünüşten ibaret oluşa ve kendi oluşuna yabancılaşmışlığına isyan olmalı insanın insan üzerine düşünüşü ve iddiası diyerek sözü dinlendirelim.

23 Şubat 2010 Salı

Kuyudan Güneş Çıkarmak

Her kim Mevlânânın Şemsin kuyuda olduğundan haberi yok derse, onun o hikaye edilişten, Yusuf'tan haberi yok.

Şimdi bana yusufluktan haber ver de, Şems'i kuyuda unuttuk de.

Güneşe hançer mi saplanabilir a canım? Sırtımızda hançerle dolaşmaktayız sadece.

Yusufu kardeşleri kuyudan çekmediler ki, gecelerini gündüz etmediler ki, gün ışıklarına kavuştular, ay ışıklarına kavuştular, suyun evini mühürlemeden kurtuldular, suya kavuştular.

Yusuf o kuyuda mıydı? Kuyudan Yusufu çıkaranlar kuyuya atanlar mıydı? Yusuf'un kuyuya yusufluktan başka yol alma kapısı var mıydı?

Güneş kuyuya hapsolsa, aksi bile çukurda kalmaz. Güneş kuyudaysa hapseden kim, hapsolan ne sual olmaz.

Şems dedi ki: Taşı yuvarladığınızda da ben Güneşimi kuyuda gördüm. Dışarısı ne karanlıktı, karanlığı görmediniz.

Hikmet güneşine yüzümü döndüm, gölgeyi dahi seçemez oldum. Ne karanlığı görebildim, karanlıkta görebildim ne de aydınlıkta.

A kuyunun ağzını balçıkla sıvayan kardeş, gördüğün ne, görmediğin ne? Ne karanlığı seçebilmektesin ne de aydınlığı.

Sırtında gecenin hırkası yok, gündüzün yeşerten nefesi. Hançeren kimin sırtının hançeri?

Kuyuya inen kendisini bulur, kuyudan kovayla güneş çıkartan da hiç değilse rahmeti. Sana az gelen bana ne kadar çok.

Güneşi gören sırtıyla da görür, sırt dönmez sırtını veren. Yüzünü döndüğün, baktığın herşey gördüğün değil.

Yusuf'u kuyuya yazan, Şems için kuyular kurutmaz. Kuyuya atılmayan dahi Yusuf m'olur diyelim de kenardan geçelim.

21 Ekim 2009 Çarşamba

"İlim Kendin Bilmektir" de Ne mi Var?

"Bunda ne var diyor" birisi. "Şairdir, hissidir, fazla birşeyler arama!"ya getiriyor öteki, yarım ağız savunmasında. "Şairdir!" diye kimlerin aşağılanmaya çalışıldığını unutmuş görünerek.

Bunda ne mi var? Söylenebilecek herşeyin özeti var. Felsefenin, tasavvufun, yorumbilgisinin kovaladığı herşeyin. Ve Mesnevinin.

Yunanistanda tapınak kapısında şiar "Kendini Bil!". Bizde "yeni zamanlara" kadar şiirde, hayat tarzında, insan duruşunda şart koşulan şey, kendini bilmek. Bir duruşun, birbirinden kopyalanmamış iki ayrı kolu. İki ayrı bahçecilik.

Tasavvuf, insan olma, kendini bilme çabasının dillerinden birisi. Dinin kendisi değil. Felsefe de değil. Oluşun, oluşmanın praksisteki düşüncesi.

Ne bizimle başlayan, ne bizde biten, insan olmanın yükümlülüklerinden, derdinden ve imkanlarından yola çıkan insanın sesi. Çarpılabileceği zemini unutmadan doruklarda gezinebilenin işi. Neşeyi, sevinci, aşkı "görmeme, farketmeme ve unutkanlık" üzerine kurmama.

"Kendini bilme"yi küçümseyenin ilmi nedir, ilim bilmek ise?

Yunusun, ilim bilmeyi kendini bilmeye, praksis'e, fronesis'e bağladığı şiir okunarak bunda ne derinlik var şimdi diye alay ediliyor. Savunulan da sanırım felsefe, düşünce, kelam olmalı. Onları "bildikten" sonra söylenmiş bir şiir olduğunu okuyamadıktan sonra?

...

Yunus tek bir kişi mi değil mi bunların burada pek önemi yok. Bir Yunustan yirmi Yunus çıkarsak ne değişecek? Derin, çetrefilli bir sorunun hazmedilmiş, kavranmış, farkedilmiş şiiri. Ne güzel şeyler söylenmiş insan dilinde!

...

Yunus, Rabia Hatun "cahil" olsalardı, ümmi anlamında ne önemi olurdu? Hayata hakkaniyetle, hakikatlilikle, riyasız, yalansız, kibirsiz bakan insanın kendisini diğerlerinin tecrübesine ve tecrübesini de diğerlerinin tecrübelenmesine açması sıradan bir iş mi? Hayat sahibi insan, tecrübenin yetersizliğini, bilginin körleştiriciliğini görecek kadar tecrübe ve bilgi sahibi olmuş insana kim cahil diyeblir?

Birilerinin dediklerini, halk nezdindeki yerlerini savunur gibi yapmak için şairliklerinden dem vurmak pek hoş değil. Şairdir, hamdır. Molladır, hamdır. İnsandır, hamdır.

Pişkindir, hamdır. Pişmekte oluş, pişkin olmak değildir, ateşte, tavda, yolda, gayrette, ter dökmede oluştadır. Pişmek devam eden bir iştir, beşikten mezara. İnsan oluş, terbiye ömür boyu devam eder.

Halk bunu seçmişse, bu halka avam diyen avamdır.

Olgunlaşmak soyluluktur. Soyluluk miras edinilmez. Geleneğin sorumluluğu üstenilirse, içi doldurulur.

Aşk, düşüncenin düşmanı, rakibi değildir. Aşksızlık, sorumsuzluk da bilmeyeni bilir yapmaz.

Sen bilmiyorsan, anlamıyorsan, senin bilmediğin, anlamadığın söz konusu ettiğin. Meselenin aslı değil.

Eleştiri, anlama, kavrama çabasının içindedir. Aşk işidir, hakikat işidir, ezber tanımaz. Sen istersen yine de anlamaya çalışmadığını yaftala dur.



(İleride "Yorumbilgisi"nde "kendini bilmek, had bilmek" gibi kavramları ele almaya çalışacağız)

15 Ekim 2009 Perşembe

"Olduğun Gibi Görün" İle İlgili Olarak

"Olduğun gibi görün göründüğün gibi ol"u bugüne kadar daha çok sanırım felsefi/dilbilimsel anlamıyla ele alma durumunda oldum. Nedeni iletişimi "garantileyen" karşımızdakinin söylediğini kastettiği ve kastettiğini söylediği önkabulüne (Habermas'ın metodolojik anlamda ütopyası!) temel hazırlayışı.

Mevlâna metodolojik bir önkabulle uğraşmıyor. Riyadan, ikiyüzlülükten, takiyyeden, şişinmeden (Kurbağa ile Öküz Hikayesindeki gibi), inanmadığımız şeylerin sözcüsü olmamızdan (çok kimliliğin ahlaki anlamda savunulamayacak hallerinden) kaçınmamız gerekliliğinden dem vuruyor.

Bir başka deyişle: Tevazu içinde, belki bazan öfkemiz içinde, belki bilgimizle ya da cehaletimizle kuşanmış olarak ama değişmeye, dokunulmaya, hitap edilmeye, itiraza kendimizi açık tutarak.

İnsan hep bir proje. Olmaya çalıştığı bir şeyler var, olacağı bir şeyler var ve biz insanı ne olduğu ile değil, ne olacağı ile bir bütünlükte ele alıyoruz.

İnsanın kendini ele alışı ile algılanışı farklı. İnsan insana itirazla kişiliğini oturtuyor. Olduğu gibi görünen insana olduğu gibi görünen (buna gayret eden) insanın bakışı Sartre'nin "garson" örneğinden ya da "parkta oturan adamdan" farklı. Şahit olma ile tartışmaya çalıştığım ancak onu aşan bir başka kategori işin içine giriyor: Bizi/beni/onu anlamaya çalışan bakış'ın arkasındaki insan. (Buradaki bakış elbetteki Sartre'deki gibi algısal/perseptüel değil.)

İnsanın yarım oluşu, tamamlanmamış kalışı, sanırım, bir tasarım oluşundan başka anlamlar da taşıyor. Hem zamanı yetersiz, hem de son'u bir tamamlanmışlık değil. İnsanın hayat tasarımını ihmal eden bir bakıştan da bu kabul edilebilir.

İnsanı ezen, abluka altına alan sömürgeci bakış, tepeden bakış, tahakküm ve zulümden bakış unutularak "olduğu gibi görünmeme", riya, büyüklenme, kibir yeterince algılanamaz.

İnsanın kendisine yaptığı değil de (iki yüzlülük v.b. ile) insana insanlığa, insani diskura, dile, gerekçelendirmelerimize yaptığı ettiği ile değerlendirirsek olduğu gibi olma sorununun "kurucu" önemini daha yerinde tartışabiliriz sanırım.

"Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol!", bir tamamlanmışlık, aynı noktada inat içermiyor. Akışı doğal gören, akanı ve değişeni de zaten bir ve aynı oluşun akışı olarak görür.

Tanpınarın bahsettiği ve Bergsonda aranan "akan derede yüzen", hep değişen ve aynı kalan insan Mesnevîde tekrarlanır durur.

"Olma", "özdeşlik" bizim geleneğimizde bir sabitlik, durağanlık, kesitte dondurmuşluk sorunu değildir.

Evet, Mevlananın ele aldıkları derin felsefi ve disiplinlerarası sorunlardır, hayatı şekillendirmemize, praksise bağlı olarak ele alınırlar, bilgi çıkarım yapmaktan çok genişletilmek, yeniden düşünülmek için vardır.

(düzeltilmesi gerekiyor)

5 Ekim 2009 Pazartesi

Suya Sabuna Dokunmayan Gelenek?

Saçmalıyorlar.
Ne uzak ne de yakın tarihin farkındalar.
Ne düşüncenin duruşun, eylemenin izini sürebiliyorlar, ne de insan oluşun sancısını.
İnsan oluşun, olgunlaşmanın alanı, hayata açıklıktır.
Karar vermenin alanı soğukkanlılığın ve çok katlı eyleyişe açıklığın alanıdır.
Karar veren hızlı tavır alabilecek kadar akışın içinde ve gaza gelmeyebilecek kadar dışındadır.
Her halin bir meşruiyet kazanma noktası vardır.
Meşruiyetini kaybetmiş görünen sabun köpüğünden payandayla ne kadar ayaklandırlabilir ki?

Bir yanımız asla ürpermezken, öbür yanımız dağlarda, çöllerde, bataklıklarda gezdi.
Bir yanımızın zamanı başkaydı, öte yanımızın zamanı başka. Ama aynı esir kamplarında, aynı hendekte, tabyada, emekte.
Aynı anda hem o hem bu olmayan nasıl dinler, direnir, savaşır, barışır, bağışlar, yanılır, farkeder, yollarda kalır, yol açar?

Yakın (ya da uzak tarih) yazıldı mı sanıyorsunuz siz?
Gerçek düşünce tarihimiz hakikatiyle, hakikat iddasıyla ele alınabildi mi henüz?

Ne kesişme noktalarının farkındasınız, ne gerçek iddianın, ayrışmanın, yeniden şekillendirmenin.
İstediğiniz şey, kendi bakışınızı da eleştirebildiğinizde farkedilebilecek bir şey.
Yanıbaşınızda. Başucunuzda.
Çiğneyip geçtiğiniz halde ezemediğiniz ruhunuz.

Suya sabuna dokunmayan dediğiniz kadar suyla sabunla uğraşan görmedi dünya.
Demek bilmediğiniz, farketmediğiniz yok, olmamış, boş?
Tanrısal bir göz taşıyorsunuz yani, bilmediğiniz, göremediğiniz yok?

Hakikat indirgenemez. En basit halinde anlaşılır kılınsa da.

Zamanı gelir. Konuşması gerekenler konuşur. Susmasını zamanlarda öğrenmiş olanlar.